Ahlakın niteliği ve değişimi

Ahlakın niteliği ve değişimi

Tarihimiz boyunca ahlakı betimleyen en güçlü gerekçelerimizden biri şu olmuştur: İnsan kendi haline bırakıldığında, çok zaman normal olmayan eğilimler sergiler. Birlik bütünlük bozulur, toplumsal düzen, ortak yaşam düzensizliğe sürüklenir ve bu da peşinden bir yığın sapkın davranışın doğmasına neden olur. Dolayısıyla insanı dizginleyecek tedbirler manzumesine ihtiyaç vardır…

Bu saptama aslında dikkat çekicidir ve başlangıçta insan türünü, onun yaşam biçimini korumak üzere geliştirildiği için doğru özellikler barındırır.

AHLAK NEYLE İLGİLENİR?

-Ahlak, neyin doğru neyin yanlış olmasıyla ilgilenir. Bir hayat tarzı seçimidir; zihin yapısını, bakış açısını şekillendirir ve iyiye kötüye cevaplar arar. Ancak her coğrafyada, her toplumda aynılık göstermez. Oluşumunu inanç, üretim, tüketim, pazarlama ve çıkar üzerinden yapılandırır. Kısacası ahlaki sistemlerin, ilke ve kuralların oluşumunda ekonomik ilişkiler belirleyicidir. Besin kaynakları bu süreçte etkilidir… Ve daha önemlisi eğer besin kaynakları bol ise, ahlaki ilke ve kurallar daha esnek, daha anlaşılır olur; değilse saldırganlık, vahşet, açgözlülük daha da artar.

AHLAKIN NİTELİĞİ

-Ahlakın niteliği üzerinde de özgün bir tanım ve tasarım geliştiremiyoruz, çünkü herkesin sahip olacağı, benimseyeceği genel bir yapı yok. Sözgelimi köle ahlakı, efendi ahlakı, işçi-işveren, devlet-yurttaş, aile ahlakı ve uzayıp giden kural ve ilkeler bütünü… Her biri ayrı bir anlam, ayrı oluşum içerebiliyor. Bir yerde inanmanın merkezinde tanrı yer alırken, başka yerde inançsızlık esas alınır. Zayıf olanla güçlü olanın ahlaki oluşumu da farklıdır. Zayıf biri itaat etmeyi, saygılı davranmayı ahlaki ilke edinirken, güçlü olan ezmeyi, çalıştırmayı, karşı taraf üzerinden yaşamını devam ettirmeyi hak olarak görür.

-Söz konusu ayrışmalar yukarıda belirttiğim gibi çıkarın gerektirdiği sonuçlar olarak ortaya çıkmıştır ve zaman içinde evcilleşmiştir.  Bu terimi kullanmak –evcil ya da evcilleştiren ahlak- sanırım yanlış olmaz… Aşağıda vereceğim örnek belki uç noktada olacaktır ama yine de söyleyeyim: Nasıl ki bir kısım hayvan, et, süt, yün ve hizmet için insan tarafından evcilleştirildiyse, bir kısım insan da, büyük insanlığı oluşturdukları sistem, değer ve kurallar üzerinden yönetmeye, kullanmaya başlamıştır. Her ne kadar örnek kulağa hoş gelmezse de gerçek budur ve insanın evcilleştirilmesi anlamını taşır. Olaya başka bir açıdan bakarsak, buna zincire vurulma da diyebiliriz. Ve bu gerçeğin dikkat çeken yönü, güçlünün yarattığı normlar her yerde sorgulanmadan benimsendi. Art arda gelen yaptırımlarla insan, özgür yargı ve düşüncesinden uzaklaştırılarak, özgün biçimden yapay biçime dönüştürüldü.  Güçlü bireyler ya da gruplar  -gözü kara açgözlüler ile et oburlar- iktidarı kullananlar, sultanlar, çöllerin efendileri, kısacası konumları gereği kandırma ve aldatma becerileri gelişmiş olanlar, büyük çoğunluğu evcilleştirmekten yana pek zorlanmadılar. Hızla yayılan sürüyü bir şekilde dizginlediler. Gerektiğinde bir kısmını saf dışı, bir kısmına bilinmezlik ve çaresizlik içinde devam ettirdiler. İşin feci yanı bu yöntem günümüzde de aynı şekilde devam ediyor. Çünkü düzen böyle işliyor… İster ahlaki, ister yasalara dayalı, ister dini, siyasi, ideolojik, ekonomik, hangisi olursa olsun her zaman böyledir bu.  Güç belirleyicidir ve bu gerçeğin trajik yanı, eğer bir gruba ya da iktidara yakınsanız, düzenli şekilde yürürlükteki ahlak kurallarıyla akraba, eş dost ilişkisi içindeyseniz, buradan besin kaynağı elde ediyorsanız, korunuyorsanız, mevcut ahlaki yapılanma içinde ayrıcalıklı ve güvenli konuma sahipseniz, siz de gücün parçası haline gelir ve sistemin devamına piyade olursunuz.   

EVCİL AHLAK

Şimdilik dikkatimizi dağıtmamak için düzenin piyade unsurlarını bir yana bırakıp,  yeniden evcil ahlaka dönelim ve buradan ortaya çıkan kurallardan nasıl etkilendiğimizi araştıralım.

-Evcil ve evcil olmayan ahlak arasındaki fark şudur: Evcil ahlak kurucu efendisinin bütünüyle duygularımıza, aklımıza tam olarak hükmetmesiyle oluşur. İlke ve kurallar, yasalar, yönergeler, gelenek ve görenekler, inançlar, dinler ve tanrılar, peygamberler ve kitaplar neyi emrederlerse buna uyulur… Yargılama ve sorgulama yetimiz güçlendirilmez… Binbir Gece masallarındaki Zübeyde’nin her adım başı tekrarladığı, “İşittim, itaat ettim” sözleri yaşamın genel kuralı olur. Oysa yabanıl –yabanıl sözcüğünü özgür olmak anlamında kullanıyorum- ahlak sisteminde bunlar yoktur. Önce görülür, duyulur, sonra sorgulanır ve yargılanır… Gören, duyan, sorgulayan biri de, barınağını, yiyeceğini, içeceğini kendi gücü ve çabası ile karşılar ve varlığının farkında olur. En azından zihinsel becerilerini sürdürme çabasına sahiptir. Peki bunun tersi?...

-Tersi durumda şunu görüyoruz.

Doğada var olmayan, rastlanmayan ve asla rastlanmayacak çeşitlilikte uydurma varyantlarla şekillenen insan, anormal, yapay biri olup çıkıyor.  Yaşam bütünüyle egemen olanın ilgi ve iznine bağlı hale geliyor. Kendi başına olanak yaratmak, yetilerini doğru oranda kullanmak zorlaşıyor. Çünkü alışkanlıklar ve yargılar değiştirilmiştir. Bir şahin ile ihtiyaçları karşılanan, yemi, suyu, kümesi hazır getirilen tavuk aynı değildir… Bağımlı bir hayat kusur doludur ve hiçbir zaman uçmayı öğrenemez. Teslim olmak ya da teslim edilmek daha başlangıçta tutsaklığın yolunu açar. Bu da şu demektir: İnsan kafes hayatına zorunlu kılınır…

-İlke ve kurallar doğuştan gelmez. Bunlar sonradan öğrenilir ya da öğretilir. Karşılıklı ilişkiler, psikolojik sosyolojik davranışlarla iyi ve kötü, doğru ve yanlış aranarak sistem oluşturulur ve her adımda esas belirleyici etken ekonomik ilişkilerdir. Ekonominin etkinliği o kadar büyük ölçeklidir ki çıkarlar söz konusu olunca Tanrılar bile tahtından edilebilir, algısı değiştirilebilir hatta birdenbire yeni tanrılar, yeni siyasi sistemler dahi yaratılabilir. Farkındaysanız son yüzyılda kaynağını sanal dünyadan, verilerden, internet veya robotik ilişkilerden alan yeni kültürler, yeni yaşam biçimleri oluşmuş durumda ve bu ağ yeni tapınma biçimi olarak albeni kazandırıyor hayatımıza.

AHLAKIN KAYNAĞI

-Ancak hangi ağ, hangi sistem, ilişki karşımıza çıkarsa çıksın, ahlakın kaynağı insanın kendisi olmalıdır. Bu da daha önce ahlak üzerine yazdığım bir makalede dile getirdiğim, Konfüçyüs’ün  “Sana yapılmasını istemediğin şeyi, sen de başkasına yapma,”  sözünde en yalın, en güçlü, en dürüst ifadesini bulmuştur. Orada burada, yasalarda, dinlerde, ideolojilerde, uydurma kural ve değerlerde aranmaya gerek yoktur. Ahlakın herkes için genel yarar gözeten kurallar silsilesi haline gelmesi, birbirimizi anlayarak geçerlilik kazanabilir.

Haydar Uzunyayla
Gerçekedebiyat.com