‘50 yaş üzeri aşklar’ın kitabı: Elveda Venedik

Venedik, Hikmet Temel Akarsu

Elli yaş üzeri aşk üzerine roman mı olur demeyin. Hikmet Temel Akarsu’nun son romanı Elveda Venedik’in kadın kahramanı Rosetta’ya göre, “Aşk ellisinde de derman tanımıyor. Aşk, yıllar geçse de yeniden küllerinden dirilebiliyor!..”

Yaşayan en iyi ve en verimli yazarlarımızdan Hikmet Temel Akarsu, ‘Duygusal Yolculuklar’ dizisi altında 3 “novella” yayınladı: Symi’de Aşk (2017), Sozopol’de Son Yaz (2018), Elveda Venedik (2022). (Serinin 4. kitabı Barselona’da Bir Gece ise yayına hazırlanıyor; sevenleri merakla bekliyor.)

Akarsu’nun oldukça cömert olduğu hayranlık ve övgü dolu sözlerle betimlediği Bologna ve Venedik’in adeta ciğerine kadar inen anlatım, kitabın temel konusu aşkı, dolaysıyla insan hayatını saran o kutsal tülü sanki arka palana atmış gibi görünüyor. Uzun paragraflarla örülü İtalya kentleri ve sokaklarındaki özellikle muhteşem mimari yapıların betimlemeleri arasında kahramanlarımız neredeyse kayboluyor.

elveda venedik
Claudia Cardinale

Ve Bologna’da en İtalyan kalmış yer ise işte o güzelim tarihi dekorlar arasında yer alan öğrenci muhitindeki o gamsız, kaygısız, karnavalesk hayatın sürdüğü Via Zamboni dolaylarıydı. Belki o nedenle her akşam olduğunda ayaklarımız bizi Via Zamboni’ye doğru çekerdi. Kentin anıtsal yapıları ve tarihi kuleleri, kiliseleri ve bazilikaları ile çevrili, görkemli ve her daim turist istilası altındaki Piazza Maggiori’de başlayan serencamımız ister istemez Asinelli ve Garisenda ikiz kulelerin bulunduğu Piazza Ravegnana’ya uzanırdı. Oradaki harikulade kiliseleri ve devasa Orta Çağ gözetleme kulelerini yan gözle süzerek Via Rizzoli’deki şık şıkıdım havalı kadınların ve beylerin yemek yediği koket mekanları pas geçer, Via Zamboni üzerinden Piazza Guissepe Verdi’ye ulaşırdık.” (s.13-14)

“(…) Venedik’te Santa Lucia tren garından çıktığınız anda karşılaştığınız o görüntülerin bin kat çarpıcı olanı, attığınız her adımda, her köşe başında, her kanalda, her meydanda karşınıza çıkacaktır. Nitekim kısa sürede bunu algılar ve nihai hedefin San Marco Meydanı olduğu, kıvrımlı sokaklara kendinizi kalabalıkla beraber salarsınız. Hemen yakındaki Rio Tera Lista di Spagna’ya revan olur ve siz de kanallı köprülü kesintilere uğraya uğraya uzanan dar sokaklarda ilerlemeye başlarsınız. (…) Müstesna bir kentte, müstesna bir yaşamdasınızdır o anda. Bu anlatılması zor bir ayrıcalıklık duygusudur…” (s.57)

ELVEDA VENEDİK’İN KONUSU

Fakat adeta “(…) gürültücü İtalyan kalabalığı”nı (s.29) yara yara romanın sayfalarında bir arya dalgalanmasıyla ilerlemeye başladığınızda, bunun doğru olmadığını anlayıp oldukça ciddi, insan hayatının büyük trajedilerinin öykülerine ulaşırsınız:

İstanbul’da yaşayan ellisini geçkin mimarımız, Cesena Mimarlık Fakültesi’nde ders vermek üzere İtalya’da yaşayan “eski” sevgilisi Profesör Whimsical’dan gelen telefonla alt üst olur: 30 yıl önce büyük bir aşk yaşadığı ve ayrıldığı “daha eski sevgilisi” (s.21) de aynı üniversitededir ve telefondaki ses üçlü bir buluşmayı teklif etmektedir! (Üstelik mimar kahramanımız, eski sevgilisi Profesör Whimsical’dan daha eski sevgilisi Rosetta’yı unutamadığı için ayrılmıştır!)

Kitap boyunca yaşananlar ve bu tuhaf üçlü arasındaki ilişki, okuru marjinal ama bir o kadar marazi, esrarengiz bir bilinmeze sürükler: “Yaşanıp tüketilmiş bir gençlik aşkının yeniden diriltilmesi için sahnelenen” bu oyunun kime yararı olacaktır? “Nasıl bir duyguydu bu yitip gitmiş aşkın peşi sıra yeniden ve otuz yıl sonra bir kez daha gitmek?!” (s.8)

Elveda Venidik
Venedik (Foto: Hikmet Temel Akarsu)

Bu acı veren serüvene sürüklenen kahramanımız elbette yaşayacaklarının (“başıma öreceği çoraplar”) ayırdında değildir; davete uyar.

“İşin daha da kötüsü ikisini bir arada, bir üniversitede, bir şehirde ve birlikte görmek, eski defterleri açmak, Profesör Whimsical’in tabiriyle söyleyecek olursak ‘retrospektif yapmak’ inanılmaz derecede cazip, ilginç, baştan çıkarıcı geliyordu bana.” (s.23)

Ancak, “…bu muammanın yanıtı kalbimi birazcık yokladığımda hemen ortaya çıkıyordu. Hayatımda tanıdığım en esaslı iki kadın bunlardı ve asla yerlerine daha iyisini koyamamıştım. Gençlikte olabilecek basit ve anlamsız inatlaşmalar sonucunda yitirdiğim bu kadınları aslında geri istiyordum.” (s.28)

Kahramanımız “entelektüel” mimar, Profesör Whimsical’la Bologna’dan hızlı trene binip Po Ovası’nı geçerek “Sanki hayatın son noktası” (s.56) Venedik’e gelirler. Venedik’te Canal Grande’nin üzerinde Paris’teki Pont Neuf Köprüsü’nden daha şöhretli “Aşıkların vazgeçilmez köprüsü Rialto Köprüsü”nden (s.60) geçerek daha eski aşkı Rosetta’nın Rio de Santa Marina kanalına bakan apartmanına gelirler.

Kahramanımız mimar, eski sevgilisi ve daha eski sevgilisi, üçlü ve belki de lanetli bir aşk üçgeninde, yaşanmış mutlulukları değil -farkında değiller ama- yaşanmış acıları yeniden yaşamak üzeredirler.

Hiç biri (Rosetta’nın daha sonra yazacağı mektupta sanki kitabın ana fikrini belirtir gibi) “İlişkilerde kırılan kalpler, kırılan vazolar gibidirler. Bir kez yere düşüp kırıldılarsa bir daha eski hallerine dönmeleri mümkün değildir.” (s.109)

Fakat heyhat, Rosetta’nın odasından bir Fransız kadın daha çıkıyor: Rosetta bu 30 yılı bir lezbiyen olarak yaşamıştır!

elveda venedik
Foto: Hikmet Temel Akarsu

Gece iki sevgilinin de izniyle (eski sevgili Profesör Whimsical ve lezbiyen Fransız) kahramanımız mimar ve Rosetta bir “veda partisi” adı verilen bu buluşmada aynı yatağa girerler 30 yıl sonra.

Sabah trajedi başlar. Ünlü İtalyan aktris Claudia Cardinale'ye benzediği anlaşılan Rosetta, yatakta hıçkırıklarla ağlamaktadır. Rosetta geceki sevişmede tekrar kadınlığını anımsamış ve bir erkeğin tadına yeniden varmıştır!

Kahramanımız mimar, kanepede uyuyan Profesör Whimsical’i uyandırarak hızla evden ve Venedik’ten kaçarlar!

“Nereye gidiyoruz, diye soruyor tatlı Wimsy sızlanarak, uykulu.

“Gidiyoruz bu şehirden. Hatta İtalya’dan. Mümkünse Avrupa’dan, diyorum.” (s.79)

Çünkü Rosetta tekrar eski günlerini, gerçek kadın günlerini anımsamıştır. Peşinen “içine girme” uyarılarına rağmen içine giren erkeğin etkisinde kalarak kadınlığını anımsamış, eski aşkı alevlenmiştir. 

Elveda Venedik’in diğer bölümleri Rosetta’nın değişik mekanlarda ve değişik tarihlerde (2014-2018 arası) mimar kahramanımıza yazdığı “Aziz sevgili” diye başlayan 17 mektubundan oluşuyor.

Mektuplar olaylara karşı taraftan bakışın ve değerlendirişin hüzünlü dökümleri. Bir psikiyatr inceliğinde yorumlar ve yaşayarak, bedelini ödeyerek kazanılmış ama gerçekler karşısında tuzla buz olmuş deneyimlerin çırılçıplak saçıldığı sözcükler, tümceler oldukça etkileyici.

Hikmet Temel Akarsu, mektuplar bölümünde, mimar erkek kahramanımızı anlattığı bölümdeki bohem, hovarda anlatımın yerine, saz kadın kahraman Rosetta’ya geçince, her biri yıllarca anlatılıp tekrarlanacak özdeyişler niteliğinde adeta “döktürüyor.”

“Aziz sevgili! (…) İnan kaybedilmiş bir erkek, kaybedilmiş bir dünyadan beter! Bir kadın için bu gerçeği pembe dizilerin süslü, sümüklü tümceleri arasında değil gerçek bir erkeğin fallusunda bulduğunu itiraf etmek; tüm bu soylu değerler sayılıp dökülürken nasıl bir düşüştür?” (s.93)

“İşte gerçek aşk bu nevi olgunlaşmayla kabilmiş meğer…” (s.94)

“Geldin çünkü görülmemiş bir hesabı kapatmak istiyordun; geldin çünkü beni bir aşk oyuncağı eyleyerek bedel ödetmek istiyordun. (…) Geldin, kim bilir belki beni bir zamanlar gerçekten de sevmiştin… Belki ben gerçekten de senin içinde yaşam boyu bir ukte olarak kalabilmiştim…” (s.110)

Burada kendimi tutup hiç birine kıyamadığım paragraflardaki alıntıları yayıncıya ayıp olmasın diye kesmek istiyorum; gerisini kitabı alınca okursunuz.

‘KAYIP AŞKIN O UNUTULMAZ ŞARKISI’

Elveda Venedik’in Freudyen bir roman olduğunu ima etmiştim yukarda. Sigmund Freud, öznenin, asla mükemmel, sağlıklı, güçlü bir egoya sahip olmadığını, hele de bu kapitalizm çağında her an kırılan, kırılgan, parçalanabilen, parçalanan oldukça hastalıklı bir yapıdan oluştuğunu iddia ederek psikanalizin mükemmel ego yalanlarını yıkmıştı.

Tam bu satırları yazarken facebook’uma Psikiyatrinin Karanlık Yüzü adlı kitabın yazarı değerli dostum Psikiyatr Dr. Mutluhan İzmir’in bir notu düştü; belki de bütün bu haltları niçin yiyorum sorusuna yanıt arayan roman kahramanımız mimarı anlamaya yardımcı olacak bilgiler içeriyor:

“Temelinin mükemmellik değil de histerik bir karmaşa olduğunu anlamak insanın gururunu kırıyor. Psikanalizden kaçışın en önemli nedeni, temelsiz bir gururun korunması çabası. Erkeklerde gurur çok daha fazla, mükemmel bir egoya sahip biçimde yaşamlarını sürdürmek istiyorlar. Tedavi insanı mükemmel biri olarak hissettirmeyecekse neye yarar diye düşünüyor insanlar, oysa psikolojik sorunların altında yatan en başta gelen sorun bu mükemmellik isteği. Kuralsızlığa duyulan arzu, kurallara aşkın bir kişilik olarak yaşamak arzusu her öznenin gerçek arzusudur ancak arzu tam da bu nedenle bir kişilik sahibi olmamıza izin vermez. Histeri, bizi kısıtlayan dış dünyaya karşı duyulan isyan hissidir ve her öznenin dış dünyayla ilişkisindeki ilk adımdır. İster kendinize yakıştırın ister yakıştırmayın bu böyle. İlk adımı mükemmel bir kişilik özünün devreye girişiyle attığına inanan herkes kendisini ciddi biçimde kandırmakta. Gurur her zaman insanı kandıran en önemli etken olmuş.” (Dr. Mutluhan İzmir)

Entelektüel yaşamın kapısından adım atmış nice kişinin hayatında böyle parçalı hayatlar, nice yarım kalmış aşklar, heba olmuş saatler, aylar, yıllar velhasıl hüzünlü ömürler vardır. (Eğitimlerini tamamlayamamış ya da kötü eğitim almış kişilerin yaşamı çok daha -Azerbaycan Türkçesi deyimiyle- “tehlükesiz”dir!)

Hikmet Temel Akarsu
Hikmet Temel Akarsu

Böyle yaşamların yarasına ancak bir “entelektüel” yazar neşter vurabilir; o da ancak itirafa cesaret edemeden.

Türkiye’nin yaşayan en iyi, en yetenekli ve en verimli yazarlarından Hikmet Temel Akarsu, Stefan Zweig’i aratmayacak cinsten Freudyen sorularla oturduğu masasından kan revan içinde bir roman çıkarmış. Cahil cühela yazar/okur tayfasının olur olmaz kullandığı deyimle ‘keyifle” okumayacaksınız, (sanat yapıtından keyif almak -sanat keyif içindir!- 150 yıl öncesinde kaldı; gerçek sanat yapıtları rahatsız edenlerdir!) bu kitap sizi eğlendirmeyecek; hepten perişan edecek!

ELVEDA VENEDİK’İN ANA FİKRİ

Hadi lise edebiyat hocalığımı anımsayayım: Elveda Venedik’in ana fikri nedir? Yazar bu romanda ne anlatmak istemiştir?

Bizce yanlış tercihler sonucu ömür boyu sevdiğinden uzak yaşamak zorunda kalan elli yaşını geçmiş bir kadının (Rosetta’nın) destanını yazmak istemiştir!

“İffet ve kurallar, gençlik hesapları ve hırslar, dünyevilik ve cehalet, hepsinden önemlisi seksüalitenin ve romantizmin özünü, anlamını ve koordinatlarını bilememek ve sefil toplumsal değerlere teslim olmak… Yaradılıştan bu yana benimki gibi kaç genç kızın hayatını söndürmüştür acaba bütün bunlar?!” (s.93)

 

elveda venedik

Elveda Venedik
Hikmet Temel Akarsu
1984 yayınevi
İstanbul 2022

Ahmet Yıldız
Gerçekedebiyat.com

NOVELLA NEDİR?

Novella, Avrupa’da öykü ve romanın gelişimini etkileyen, gerçekçi ve yergili bir anlatımla yazılmış sağlam yapılı kısa anlatı.

Novella terimi bazen, öyküden uzun ama romandan kısa bir anlatı türü olan “kısa roman” ya da novelette’yi belirtmek için de kullanılır.

Ortaçağda İtalya’da ortaya çıkan novella, siyasal ya da aşkla ilgili, gülünç yöresel olaylara dayanıyordu ve tek tek öyküler genellikle anekdotlar, efsaneler ve aşk öyküleriyle birlikte bir kitapta toplanıyordu. Daha sonra Boccaccio, Franco Sacchetti ve Matteo Bandello gibi yazarlar bu öyküleri çoğu zaman ortak bir tema etrafında birleştirerek novella’yı sağlam yapısı ve psikolojik derinliği olan bir tür haline getirdiler.

Novella’yı İngiltere’ye tanıtan, The Canterbury Tales (Canterbury Öyküleri) adlı yapıtıyla Chaucer oldu. Elizabeth döneminde de Shakespeare ve başka yazarlar oyunlarının olay örgülerini kurarken İtalyan novella’larından yararlandılar. Bu anlatıların gerçekçi içeriği ve biçimi 18. yüzyılda İngiltere’de romanın, 19. yüzyılda da öykünün gelişmesini etkiledi.

Bu tür, Novelle olarak bilindiği Almanya’da 18. ve 19. yüzyıllarla 20. yüzyılın başında Heinrich von Kleist, Gerhart Hauptmaun, J.W. von Goethe, Thomas Mann ve Franz Kafka gibi yazarların yapıtlarıyla gelişti. Boccaccio’nun türün ilk örneği olan Decamerone’si gibi Alman Novelle’leri de genellikle veba salgım, savaş, sel gibi gerçek ya da düşsel olabilecek çarpıcı bir olaya dayanan bir öykü etrafında kuruluydu. Tek tek öyküler çeşitli anlatıcılar tarafından dinleyenlerin dikkatini yaşanan talihsiz olaydan uzaklaştırmak amacıyla anlatılıyordu.

Duygulara pek yer vermeyen edebi ama kolay bir üslupla yazılmış, öznel değil nesnel bir anlatım taşıyan ve çoğu zaman bir ironiyle sonuçlanan bağımsız olay örgülerine sahip bu öyküler, Almanya’da çağdaş öykünün gelişmesinde önemli bir rol oynadı. Novelle özgün bir tür olarak günümüze değin geldi, ama zamanla olay birliğinin yerini üslup birliği aldı, ana öykünün önemi azaldı, ayrıca üslupta nesnellik ilkesi eski kesinliğini yitirdi. Kaynak: AnaBritannica – Turkedebiyati.org