Herkesin bildiği bir sır!: Edebiyatta nepotizm

Nepotizm kavram olarak bize yabancı olsa da hayatımızdaki yeri itibarıyla nesnel bir gerçekliği karşılıyor. Sokaktaki insana “Nepotizm nedir?” diye sorulduğunda muayyen bir yanıt alınamayacağı malumdur. Ancak kavramın argo karşılığı olan “Torpili olmak”, “Ankara’da dayısı olmak” deyimlerini ya da tek başına “dayısı olmak” deyimini kullandığımızda insanların kavrama hiç de yabancı olmadıkları, sadece literatürdeki adını bilmedikleri ortaya çıkacaktır. 

Kelime anlamı itibarıyla kayırmacılığın özel bir türü olan, yani akraba kayırmacılığı anlamında kullanılan nepotizm sözcüğü bugün itibarıyla bir anlam kaymasına uğramış ve kayırmacılık çeperi gelişmiştir. Akrabalık ilişkileri bulunmayan insanlar için de bir kayırma alanının mevcut olduğu günümüzde nepotizm kavramının dar çeperini aşmak için “kayırmacılık” ifadesini kullanmak daha doğru olacaktır.      

Kayırmacılığı genelden özele doğru ilerleyen bir bakış açısı ile irdelemek gerekirse kapitalizmin yarattığı tüketim ilişkilerinin kayırmacılığı meşrulaştırdığı sonucuna varabiliriz. Elbette kapitalizmin bu meşrulaştırıcılığı gizli bir şekilde hayat pratiklerimizin içine "monte" ettiğini görebiliriz.

Örneğin bir bankaya gidip gişe işlemleri için sıra almak isteyen fakir bir emekli, yapacağı basit bir işlem için, TC kimlik numarasını numaratöre girerek saatlerce bekleme işkencesine katlanmalıdır. Ancak o saatlerce beklemesine rağmen bankada yüklü bir miktar parası olan “müşteri” numaratöre TC kimlik numarasını girdiğinde ya da numaratörün yanındaki sensöre bol sıfırlı hesap kartını okuttuğunda banka tarafından kendisine bir “ayrıcalık” tanınarak işlemi hemen halledilir. Fakir emeklinin saatlerce süren bekleyişinin sebebi parasının imkânlarının kendisine ayrıcalık yani kayırmacılık sağlayacak miktarda olmamasından kaynaklanır. İtibarın parayla ölçüldüğü, değerin maddiyata dayalı olduğu, önceliğin sıraya değil paraya ait olduğu toplumun bir özetidir banka numaratörleri.

Elbette bu kayırmacılık sadece banka sırasında karşımıza çıkan bir sorunsal değil. İş hayatına adım atan bir gencin karşısına duvar gibi çıkan “referans” sözcüğü bile kapitalizmin kayırmacılığı meşrulaştırdığı en artistik sözcüklerden biri hâline geldi. İşe başlayan birisine sorulan “Referansın var mı?” sorusu aslında “Seni kayırmam için kime güvenebilirim?” demenin serbest piyasa diline çevrilmiş hâlidir.    

EDEBİYATTA KAYIRMACILIK

Peki bütün renklerin kirlendiği ve birinciliği beyaza verdikleri bir düzende edebiyat ortamının kayırmacılıktan nasibini almaması mümkün mü? Edebiyat dünyasında tırnaklarıyla kazıyarak bir yere gelenler kadar (belki daha fazla) bir mahallenin adamı olarak, bir edebiyat tarikatının kulu olarak ya da bir ideolojinin çığırtkanı olarak bir yere gelenler yok mu? Vicdanlı tek bir edebiyatçı bu soruya “Hayır, yok.” Yanıtını veremez. Çünkü edebiyat dünyası kayırmacılığın en çok yaşandığı ve artık bunun normal karşılandığı bir alan hâline gelmiştir. Bize düşense bu kayırmacılığın tasnifini yapmaktır. Çünkü insanların kayırmacılık hakkında "muayyen" bir fikir oluşturamamasının en büyük nedeni edebiyat dünyasını ele geçiren bu kayırmacılığın tasnifinin yapılmaması ve kayırmacılık nüanslarının ortaya konulmamasıdır. Günümüz itibarıyla edebiyat dünyasındaki kayırmacılıkları şu başlıklar altında incelemek meseleyi bilimselleştirmek adına elzemdir:   

1) Akraba Kayırmacılığı     
2) Kuşak Kayırmacılığı       
3) İdeolojik Kayırmacılık    
4) Edebiyat Tarikatı Kayırmacılığı           

5) Estetik Kayırmaca          

Tasnifi yaptığımıza göre açıklamayı da yapmamız gerekir: 

1) Akraba Kayırmacılığı: Türk edebiyatında başarıya ulaşmış bir sanatçının kendisi kadar yetenekli olmayan ya da hiç yetenekli olmayan akrabasının yükselmesine vesile olmasıdır. Bu kayırmacılığın doğal seyir içinde gerçekleşmiş hâli de mevcuttur. Örneğin yazar/şair akrabasının itibar kazanması için hiçbir çaba harcamaz ama o başarılı sanatçının soyadını taşıyan daha az yetenekli olan yazar/şair kendisine akrabalık ilişkisi nedeniyle tevarüs eden soyadı sayesinde edebiyat dünyasında sıçrama yapma imkânına sahip olur. Örneğin “Onur Behramoğlu, Behramoğlu soyadına sahip olmasaydı kitapları büyük yayınevlerinden çıkar mıydı?” sorusunun cevabı belirsizdir. Bugün hangi edebiyat otoritesi Onur Behramoğlu’nun Ataol Behramoğlu kadar yetenekli bir şair olduğunu iddia edebilir ki? Ki zaten şairlik genlerle aktarılan bir yetenek değildir. Onu meydana getiren bir bileşimin ürünüdür. Bu konuda takdir ettiğim iki ismi anmasam olmaz. Şair Abdülkadir Budak’ın iki çocuğu da şair (Orhan Göksel ve Emel Güz). Elbette buradaki soyadı farklılıkları dikkati çekecektir. Ne Orhan Göksel ne de Emel Güz edebiyat dünyasında babalarının soyadlarını kullanmamaktadırlar. Bu tavır aslında kendilerine hak etmedikleri bir başarı yolunun açılmasını engellemek için ortaya konmuştur. Takdire şayan bir tutumdur. Üstelik Orhan Göksel de Emel Güz de çok başarılı şairlerdir. Abdülkadir Budak’ın çocukları olmasalar da Türk edebiyatında kendilerine önemli bir yer bulabilecek kişilerdir. Ancak buna rağmen soyadlarına ilişkin böyle bir tasarrufta bulunmaları Türk şiiri adına sevindiricidir.           

2) Kuşak Kayırmacılığı: Elbette kayırmacılık iddiasını somut bir delile dayandırmak zordur. Ancak ben kayırmacılık hususunda en net belge olarak şiir yıllıklarını görürüm. Örneğin Arif Ay tarafından hazırlanan Edebiyat Ortamı Şiir Yıllığı 2019 üzerine yazdığım yazıda yıllıkta yer alan şairlerin yaş ortalamasının 56 olduğu bilgisini paylaşmış ve dergide yer alan 112 şairin biyografisi üzerine yaptığım araştırmada bu 112 şairin 79 tanesinin 50 ile 70 yaş aralığında olduğu gerçeğini ortaya koymuştum. Nasıl bir yıllıktır ki yıllığa girebilen şairlerin çoğunluğu Arif Ay’ın kuşakdaşlarıydı. Üstelik yıllıkta yer alan şairlerden Vural Bahadır Bayrıl’ın denemesi de (o dönem ne tesadüf ki 57 yaşında) şiir zannedilerek yıllığa alınmıştı. Elbette bir yıllık hazırlayıcısı kuşakdaşları ile iyi iletişim kurmak, onların arasında kendine bir yer açabilmek için hazırladığı yıllığı onların vasat ve vasat altı şiirleri ile doldurabilir. Bu bir tercihtir ve hiç kimse tarafından sorgulanamaz. Ancak bu yıllığa şiir yıllığı değil de şair yıllığı adı verilmesi gerekliliğini de kimse göz ardı edemez!

3) İdeolojik Kayırmacılık: Gerek Yeprem Türk’ün gerekse de Zafer Acar’ın hazırladığı şiir yıllıklarında ağırlıklı olarak sağ düşünceye mensup şairlerin yer alması, aynı şekilde Mehmet H. Doğan tarafından hazırlanan yıllıklarda ağırlıklı olarak sol ve liberal düşüncelere mensup şairlerin yer alması estetik bir tercihten öte ideolojik bir tercihin dışavurumudur. Bu tip tutumların şiire zarar verdiği bir gerçekken hâlâ neden ısrar edilir bir türlü anlayabilmiş değilim. Ancak bu kayırmanın bazı durumlarda olması gerektiğini düşünüyorum. O durum ise bir şair ya da yazarın adına verilen ödüllerde meydana gelen özel koşulların bir sonucudur. Örneğin sosyalist bir şair adına verilen bir ödülde ya da yarışmada, ödül eseri en iyi şaire/yazara değil adına ödül verilen yazarın dünya görüşünü, estetik anlayışını yansıtan ya da adına ödül verilen yazarın dünya görüşü ve estetik anlayışının açtığı yolda ilerleyen bir şaire/yazara verilmesi gerekir. Aynı şekilde İslamcı bir şair/yazar adına verilen ödülde de ödülün verileceği kişinin İslamcı dünya görüşüne sahip ve adına ödül verilen şairin estetik anlayışına paralel bir anlayışta kişilik olması gerekir. Aksi yapıldığında ise adına ödül verilen şair/yazar bir dekor unsuru hâline getirilmektedir. Eğer en iyi yapıta ödül verilmek isteniyorsa bir edebiyatçının adının kullanılmasına gerek yoktur. Misal, Ekmek Ödülleri denilir ve en iyi yapıta ödül verilir. Ancak Nâzım Hikmet Şiir Ödülü denilip de hece ölçüsü ile yazan ve sağ görüşlü bir yazara ödül verildiği zaman bu durum hem ödülü alan şaire hem de adına ödül verilen şaire yapılan bir haksızlıktır. Ancak burada şöyle bir çelişki de mevcut. Örneğin bir şair ve yazar kendi değerleri ve estetik anlayışı ile uyuşmayan bir şairin/yazarın adına verilen ödüle sırf popülarite kazanmak için katılıyorsa eğer o şaire/yazara herhangi bir değer öznesi ile bakılabilir mi? Bakılabilir diyenlere uğurlar olsun, onlarla artık ayrılıyor yolumuz.

4) Edebiyat Tarikatı Kayırmacılığı: KANON 2010 dergisini çıkardığım zaman derginin logosuna şu mottoyu yazmıştım: “Tarikat değil, barikat kuruyoruz!” Elbette bu motto büyük yankı uyandırmış ve edebiyat dünyasında herkes tarafından bilinen bir sır(!) ifşa edilmişti. Birçok yeteneksiz ve kifayetsiz muhterisin cirit attığı edebiyat dünyası yükselmek ve bir isim yapmak için şair ve yazarlara farklı seçenekler sunar. Bunlardan birisi de herhangi bir edebiyat tarikatına mensup olup belli bir popülarite sağlanması yoludur.  Elbette etik bir yöntem değil ama yeteneksiz biri için bun yol dışında başka bir seçenek yoktur. Tarikat şeyhi olan şaire/romana biat ederek “eser”ini yayımlatma imkânı bulan genç, içinde bulunduğu edebiyat tarikatının varoluşundan kaynaklanan yanlışlıkları sorgulayamaz. Sorgulama yapamayacağı için de sanatçı duyarlılığı geliştiremez. Ve en sonunda şairler mezarlığında unutulmuş bir kâğıt mezar hâline dönüşür. Ancak bu yöntemin büyük bir konfor alanı olduğu da bir hakikattir. Bulunulan muhit müteşaire özgüven sağlar. Tarikat şeyhi tarafından kendisine yapılan küçük iltifatlarla Türk edebiyatının parlayan yıldızı olduğu yanılsamasını yaşayarak gerçeklikle bağlantısını koparır. Gerçeklikle bağlantısını koparan makul mürit şair olur.

Bu durumla ilgili Sizi İkna Edebilirimadlı kitabımda belirttiğim “2 bin TL'si olan herkesin "şair"; iyi bir abisi, büyüğü ya da tarikatı olanın ‘ödüllü şair’ olduğu bir yerde ödül ya da kitap sahibi olmak şairliğin referansı değildir.” sözüyse gerçekliğini muhafaza etmeye devam ediyor.          

5) Estetik Kayırmacılık: Elbette bir şair ve yazar kendi estetik anlayışını yaymak ve o anlayışa uygun eserler ortaya koyan edebiyatçılar yetiştirmek için çaba harcayabilir. Ancak bu durumun belli bir süre sonra yetiştirilen yazar/şairde bir zehirlenme yaratacağı da aşikârdır. Çırak ustasına öykünerek şiir/öykü/roman yazabilir ancak ustasını terk etmeden usta olamayacağının da farkına varmalıdır. Zaman içinde özgün sesini bulma girişimlerinde bulunmazsa ustasının iyi bir taklitçisi olmaktan ileriye gidemeyeceğinin farkına varmalıdır. Ustalar daima çıraklarının kendi şiirlerini taklit etmelerinden memnuniyet duyarlar. Çünkü yapılan her taklit ustanın popülarite hanesine bir artı daha atmaktadır. Bugün itibarıyla Natama’da Enis Akın’ın şiirinin taklitçileri ile Muhit’te İbrahim Tenekeci’nin şiirinin taklitçilerini görmemizi yadırgamıyorum. Yadırgadığım şey taklitçilerin yıllardır özgün olma adına hiçbir estetik çıkış yapmamış olması!      

Kaan Eminoğlu
Gerçekedebiyat.com