Günlük: 2 Haziran 2021

Sıcaklık 27 dereceye ulaşıverdi bir anda. Oysa daha birkaç gün önce geceleri üşüdükleri ama sene sonunda gelen kalorifer, sıcak su ödemesini çoğaltmamak için kazakla, hırkayla ısınmaya çalışıp, pencereleri kapatmak zorunda kalıyorlardı. Islak ve soğuk bir Mayıs ayını güneşin yüzüne hasret bir şekilde sevinerek uğurlamışlardı. Önceki yıllarda Haziran ayında sararmaya başlayan yabani otlar, çimenler yağan yağmurlar nedeniyle bir metre kadar büyümüşlerdi. Alman gazeteler uydudan aldıkları resimleri kullanıp istekle, merakla ve özlemle beklenen güneşli günlerin geleceğini, salgın nedeniyle evlerine kapanan milyonlarca insanın bu yaz özgürce tatilini yapacaklarını müjdeliyordu...

Evden çıkıp taze biçilmiş çim kokan ufak parktan geçerken kendisini tanıyan Kargalar koro halinde kulakları sağır edercesine bağırmaya, etrafında uçmaya başladılar. Geçenlerde Mülheim’daki parkta dondurma yiyen bir kadına saldırmışlardı. Parktaki bütün ördekleri kovalamışlar adeta parkı istila ederek kurtarılmış bölge haline çevirmişlerdi. Parka yakın evlerde oturanlar sabahın erken saatlerinde çığlıklar atan kargaların seslerinden duydukları rahatsızlıkları belediyeye bildirmişlerdi. Çocukları, bebekleri, yaşlıları korkutan, yataklarından fırlatan, Denizli’nin horozu gibi dakikalarca devam eden karga seslerinden herkes bıkmıştı ama bir çözüm bulunamıyordu. Büyük parkta yaşayan çeşitli  ördek, kaz aileleri yavrularını yanlarına alıp parkı kirleten, çöp kutularını karıştırıp çöpleri dağıtan kargalara ve yaşlı bir kaç ördeğe bırakmışlardı... Aynı uygulamayı birkaç yıl önce keşif amacıyla geldikleri ufak,  her mevsim değişik oyunların sahnelendiği bir tiyatroya, yaz mevsimlerinde, özellikle hafta sonlarında sevişen ve alkol tüketen gençlerin, yabancıların, sokakta yaşayanların sonuna kadar açtıkları müziklerle açık hava konserine benzeyen parka da yerleşmişlerdi. Kısa bir sürede sayıları çoğalan Karga ailesinin bakışları arasında geçip ara caddeye çıktı. Yolun sağı gölge solu ise güneşliydi. Maske takmamak için ara ve insansız yollardan dolaşarak İran’lının açık hava kahvesine yöneldi.

Yaklaşık bir yıldır salgının ne zaman sona ereceği sorusuna bugüne kadar net  yanıt verilemiyor, belirsizlik karamsarlığa yol açıyordu... Önde gelen Alman virolog ve sağlık uzmanlarının "iyi bir yaz" öngörüsüne vurgu yapmaya başladıkları andan itibaren, Almanya'da salgında sona gelindiği yönündeki umutlar artmıştı. Almanya Sağlık Bakanı Spahn Almanya'da üçüncü dalga kırıldığını ancak buna rağmen önlemleri gevşetmek konusunda aceleci davranmamak gerektiğini dile getirip Alman halkından sorumluluklarına bir süre daha devam etmelerini istiyordu. Ülke çapında salgınla ilgili kısıtlamaların kaldırılması için nüfusun yüzde 80'inden fazlasının aşılanması gerektiği vurgulanıyordu her açıklamada. Oysa Almanya'da şu ana dek nüfusun yüzde 42,5'lik kesimi en az bir kere aşılanmıştı. Yüzde 17,6'lık bir kesim ise her iki aşısını da olarak kısıtlamalardan büyük oranda muaf olacak grubun içinde yer almaya hak kazanmıştı. Birde hastalığı geçiripiyi olan 4 milyon insan vardı.

Maske takmamak için seçtiği ara yollardan ve kuş cıvıltılarıyla dolu boş parklardan geçerek İranlı'nın Cafe’sina geldi. Yorulmuştu. Uzun süredir evde kalmanın tembelliği kendisini çabuk yormaya başlamıştı. Bel ağrısından ancak oturup dinlenince kurtuluyordu. Serbestliğin ikinci gününde dışardaki on masadan altısı boştu. Güneş alan masaya oturdu. Bel ağrısının yavaş yavaş uzaklaşması rahatlattı kendisini. Fizyoterapiste gitmekten başka çaresi yoktu ama salgının yarattığı panik, yasaklamalar, randevu almalarda yaşanan sorunlar, randevuların aylarca sonraya verilmeleri... Diğer taraftan Fizyoterapiste gitmek de bazen ağrılarını dindirmiyordu. Hastalar üzerinde kendi sistemlerini uyguladıkları için farklılıklar gösterebiliyordu. Fizyoterapistlerin kronik bel ağrısında fizyoterapi yöntemlerinin etkinliği görmüştü. Okul bitirenlerin kendi üzerinde yaptıkları uygulamadan hiç bir sonuç alınamamışken, sadece uzun yılların tecrübesini parmaklarında biriktiren Polonyalı bir kadın çalışanın yaptığı masaj ile sanki yaşama tekrar geri dönmüştü. Doktorundan tekrar reçete alıp gitmiş ve Polonyalı terapisti istediğini söyleyince daha önce kendisine tedavi uyguluyan diğer iki okullu terapistin kendisine kızdığını, selam vermediğini yaşamıştı...

Güneş güzlüğünün içine yansayan yan masadaki siyah boyalı, permalı saçlı, kısa kuyruklu bakımlı Türk şoförünün sesini duydu. Genellikle siyah bir pantolon ve siyah bir tişört, gömlek, kazak giyiyordu. Kendisini kahvede tanımıştı ancak selamlaşmıyordu. Yan masadaki 50 yaşlarındaki kadına Sedat Peker’in son günlerde medyayı meşgül eden videosunu gösteriyordu..

Süslü Sülü...

Salgın günlerinde evde bunalan, sinirleri bozulan insanlara ilaç gibi gelivermişti. Cem Yılmaz’ın sahne gösterisinden çok daha ilginç en önemlisi de bedavaydı. Cem Yılmaz askerlik maceralarını anlatırken Sedat Peker ise şahit olduğu hırsızlıkları anlatıyordu. Milyonlarca insan Peker’in yeni videosuna bekler olmuştu. Umut oluvermişti birden.

“Süslü Sülü, Aslan Sülü,Kaplan Sülü. Düşkün Abdulkadir. Yıldırım Demirören, Kanal D, Sabah ve Hürriyet’te çalışan  çakma gazeteciler, çakma yorumcular, çakma solcular sahtekarsınız. Adam değilsiniz. Köpeksiniz. Kişiliksizsiniz. Şerefsizsiniz. Pisliksiniz. Allah belanızı versin...” diyerek masa başı solcularının, sanal alem solcularının, çakma solcularının, muhalefet partilerinin söylemeye, üzerine gitmeye korktukları gerçekleri –nedeni ne olursa olsun– açıklama cesaretini göstermesi sanal alemin en önemli konusu haline gelivermişti bir gecede ve insanlar Tayyip’ten kurtulmak için,  devletin içindeki çürüklerin bilinen ama açıklanmak istenmeyen, halı altına süprülengerçeklerin bir mafya babasının alaycı, bir tiyatrocu havasıyla sergilediği (Güldür Güldür’de yer alan Onur Buldu’yu izlerseniz görürsünüz...) açıklamalardan umutlanmaya başlamışlardı.

“Helal olsun Peker’e. Kimsenin yapamadığını yapıyor...” dedi, saçları boyalı şöför.

“Masabaşı solcularına ders olsun...” dedi, yüzünü göremediği kadın. “Pekerin söylediğini söyleyen solcular atıldıkları hapishanelerden taraflı insanlar, sistemi öven insanlara dönüştürüldü... En yeni örnek ise  geçmişte Erdoğan ile karşı karşıya gelen Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu. Adam en son yaptığı açıklamada yandaş bir pozisyonda bulunmasından övünerek –Evet ben değiştim, tabii değiştim. Çok şükür değiştim–“ dedi. Sigarasından hırsla aldığı dumanı yanmaya başlayan bir evin pencerelerinden sızan duman gibi yavaş yavaş aralık ağzından sızmasına izin verdi...

Uzun yıllardır İranlı'nın yanında çalışan Suriyeli göçmen kadın her zaman içtiği 'latte’yi (sütlükahve) masasına bıraktı. Teşekkür ettikten sonra şekerini atıp karıştırdı ve susamış dudaklarını cam bardağa değdirdi. Süt köpüğünü yaladı istekle ve bir yudum aldı. Sıcak ve güzeldi. O sırada iki masa uzakta oturan, bir kahvede tanıştığı ve selamlaştığı eski THKPC’liyi gördü. Selam vermek istedi ama o başka tarafa bakıyordu. Kimbilir belki de selam vermek istemiyordu sadece onun bildiği bir nedenden ötürü. Yıllarca hapislerde yatmış gördüğü işkencelerden sonra vücudu iflas etmişti. Böbreklerinden rahatsızdı. Diyaliz makinesine giriyordu haftada üç gün. Prostat sorunu vardı. Ciğerlerindeki rahatsızlığın ilerlememesi için bir süre önce sigarayı bırakmıştı. Ayni yaşlarda olmalıydılar. Onunla her konuşması kendisini 70’li yıllara devrimcilik günlerine ışınlıyordu...Bir sigara yaktı. Gerçekleri açıkladığı için Ülkesinden ayrılmaya zorlanmış, öldürülmek istenmiş Can Dündar’ın ortaya çıkardığı gerçeklere inanmak yerine, halkın, mahkum edilmiş bir mafya liderinin itiraflarına inanması çok düşündürücüydü. Hem düşündürücü hem de korkunçtu. Uzun yıllar önce bir arkadaşına kaçakçılık teklif eden Aladdin Çakıcı’nın peşine düşmüştü haber yapmak için. Bonn’da ülkü ocakları derneğinin başkanlığını yapan ve Çakıcı’nın yeğeni olduğunu iddia ettiği bir kahveci vardı. Arkadaşı ile ona gitmiş ve Çakıcı ile görüşmek istediklerini, teklif ettiği işi kabul ettiklerini söylemişlerdi... Ama adam kendisini tanıyınca bu kez Çakıcı ile bir söyleşi yapmak istediğini anlatmıştı... Dayısıyla konuşup bize haber vereceğini söylemiş ama bir daha kendisinden haber alamamışlardı... Sonradan gizli servis peşinde olduğu için kimseyle görüşmediği açıklaması gelmişti.

Maskeli, maskesiz, türbanlı, şalvarlı, yerel giysileriyle Kuzey Afrikalı'lar, Iraklı, Suriyeli Kürtler, evde oturmaktan dolayı iyice şişmanlamış insanlar, çok çocuklu aileler, vücutlarına yaptırdıkları dövmeleri cömertçe sergilemek isteyen uzun saçlı, sakallı erkekler, yaklaşık bir yıldır alkol tüketimini devam ettirmek için gereksinim duydukları destekten yoksun kendi dünyalarında yaşayan evsizler, kimsesizler açılan kafetaryaların etraflarında dolaşmaya başlamışlardı. Sokakları Romen çetelerin ele geçirmesiyle eskisi gibi istedikleri bir yere oturup dilenmeleri zordu. Köln’de bir evsiz bu yüzden dövülmüş, yakılmak istenmişti. Caddeler, sokaklar renklenmeye başlamıştı. Yaşamlarını esir alan Siyah-Beyaz günler sona yaklaşıyordu. Yeni Zelanda'nın başkenti Wellington'da düzenlenen rock konserinde, On binlerce kişinin mesafe ve maske olmaksızın yan yana, sevdikleri müziklere eşlik ettiği konserin görüntülerini herkes imrenerek ve özlemle izlemişti. Yeni Zelanda’da yaşam büyük ölçüde normale dönmüştü. Her gün aşılananların sayısı hızla artarken salgın gerilemeye başlamıştı. Bilim adamları, vireloglar artık tünelin sonuna gelindiğinin müjdesini veriyorlardı.

Sabredersek salgın son bulacaktı. Hatta Covid-19'un mevsimsel virüsler arasında yerini alacağı, çocuklar aşı olmadıkları müddetçe bir ihtimal çocuk hastalığına dönüşebileceği öngörüsü dile getiriliyordu.

Bütün bu olumlu gelişmelerden sonra salgının kontrol altına alınamadığı Hindistan gibi ülkelerde ise virüsün yıkıcı etkisi sürmeye devam etmesi. İkinci dalga sırasında sağlık sistemi çöken Hindistan'da Ganj Nehrin'deki cesetler, salgının yol açtığı felaketi akıllara kazıyan görüntüler bir anda unutuluvermişti. Olumsuzluğun yarattığı bıkkınlıktan bunalan insan artık o resimleri görmek istemiyorlardı. İnsanların moralini bozan ölüm  haberleri birden kesilivermişti. Gazeteler topluma umut verici haberleri çoğaltmışlardı...

Bembeyaz, sütun gibi bacaklarını güneşe sunan, kısadan daha da kısa pantolonlu, simsiyah uzun saçlarını etrafa dağıtarak manken gibi yürüyen, büyük gözlüklü, koltuk altlarının yeni temizlendiği belli olan, beyaz tişörtünün altında göğüs uçları ve siyahlığı belli olan genç bir kız dondurma tezgahının önünde durdu. Sağ ayağını tezgahın yüksek mermerine basıp hangi dondurma çeşitlerine bakmak için eğilince uyluklarına kadar çıplak teni görüldü. Kışkırtıcıydı. Davetkardı. Baldırlarındaki şehvet tohumlarını dağıtmak için ikide birde kalçalarını oynatıp duruyordu. 

Yan masadaki kadın, kıskançlığın yarattığı beklenmeyen bir ses tonuyla, "Kısa pantolon giymiş ama selületlerini saklayamamış..."dedi sesi kısılınca masadaki kahveden bir yudum aldı. Bir sigara yakıp kadına doğru üfledi.

Boyalı şöför, “Bizi düşünüyorlar...”dedi bir içi boş bir kahkaha attı. Sonra Dondurma tezgahında bekleyen kadını arkadan daha iyi görmek için yan masaya doğru eğildi çok gizli, kimsenin duymasını istemiyormuş gibi... "Gözümüz, gönlümüz açılıyor..Sen erkek olsan selületlerine bakar mısın şimdi?"

Kadın, “Sizin aklınız hep uçkurunuzda. Bu yüzden ordumuz Rusya’yı ele geçirmekten vazgeçmiş. Baltacı Mehmet Paşa ile Katerine hikayesini biliyorsundur...Erkek milleti değil mi! Evdekini doyuramazlar ama gözleri hep dışarlarda...”

“Ben eşimden ayrıldım. Benim bakma hakkım var...”dedi boyalı şöför. Bir sigara yaktı heyecanla. Gözlerini kadının davet edici kalçalarından ayıramıyordu.

“Farketmez” dedi kadın. “Evli olsaydın da bakardın..”

Hırpani giyimli birisi çöp tenekesine yanaştı. Boş şişe, bitirilmeden atılan, kahve, yiyecek, su olup olmadığına baktı. Ellerini dolu çöp tenekesinin dibine kadar soktu. Ordan çıkarığı bir Redbull içeğeceğini ters çevirip içindeki bir iki damlayı döktükten sonra yanında taşıdığı naylon torbanın içine attı. 25 cent daha kazanmıştı. Bu işi meslek edinenler vardı. Fakirliğin her yıl artarak çoğaldığı Almanya’da çöplere atılan ve depozitosu olan şişeleri toplayan emekliler, sokakta yaşayanlar, bütün gün şehri dolaşıp yanlarında taşıdıkları naylon poşetlere topladıkları şişelerle ayda iki bin Euroya yakın para kazanabiliyorlardı.

“Sen aşı oldun mu?” dedi kadın.

“Oldum!” dedi boyalı şoför gururlu bir sesle. “Önümüzdeki ay ikincisini de olduktan sonra sorun kalmayacak...”

“Hangi aşıyı oldun?”

“Tabbi ki Türk doktorun bulduğu aşıyı...”

Herkes aşı olmak istemiyordu. Aşı karşıtları buldukları her fırsatta sisteme ve aşıya karşı olduklarını açıklayıp, yürüyüşler düzenliyorlardı. Ama sayılarını 50 yıldır ikibin üyesi olan Alman Kominist Partisi gibi bir türlü geniş kalabalıklara ulaştıramıyorlardı. Bilim adamları hastalığın uzamasına neden olarak felaket senaryoları üreten aşı karşıtlarını gösteriyorlardı. Sürü bağışıklığına ulaşılmasındaki önemden söz ediyorlardı. ABD'de aşılananların oranı Nisan ayı ortası itibariyle gerilemeye başlaması üzerine kimi eyaletler aşılanmayı çekilişlere katılım, müze biletleri, yemek ve içecek ile teşvik etmeye çalışıyordu. Benzer bir gelişmenin Almanya'da da uygulamaya sokulması üzerine tartışmalar yapılıyordu...Robert Koch Enstitüsü'nün bir araştırmasına göre aşının adı kişilerin aşılanmayı kabul etme kararında önemli bir etken oluyordu. Örneğin BioNTech-Pfizer ya da Moderna gibi mRNA aşısını olmaya onay verenlerin sayısı, AstraZeneca aşısını olmayı kabul edenlerden çok yüksekti. Almanya’da yaşayan Türkler –bizim aşımız diyerek- Biontech aşısından başka bir marka aşı olmuyorlardı. Bu sadece Türkler için değil genellikle Müslüman topluluğu için de geçerliydi. Almanya’da yaşayan yabancı nüfusun en güvendiği aşıydı. Doktorlar insanların seçiciliğinden dolayı ellerinde biriken Astra Zeneca aşısının çöpe gittiğini açıklıyorlardı. BioNTech ve Pfizer, elde edilen verilerin aşıların ikinci dozdan yaklaşık altı ay sonra koruma etkisini azaltığını açıklayıp üçüncü doz izni almak için başvuruda bulunmaya hazırlanıyordu. Almanya'da iktidardaki koalisyon partilerinden SPD'li (Sosyal Demokrat Parti) milletvekili Prof. Karl Lauterbach, koronavirüse karşı uygulanan aşıların, virüsün Delta varyantına karşı etkilerinin düşük olma olasılığına ilişkin haberlerden endişe duyduğunu dile getirmişti.

Dondurmacının bulunduğu parka çıkan aralıktan önce çocuk cıvıltıları sonra da maskeleriyle kendileri görüldü. Öğretmenleri bir yıldır büyüklerden daha çok etkilenen ve yalnızlığa terkedilen ilkokul çocuklarını alıp dondurmacıya getirmişti. Teker teker kavga etmeden, birbirinin yerini almak istemeden sıraya geçtiler. Bir külah dondurmasını alan kenara çekildi. Dondurmalarını yalayan çocuklar en güzelinin kendi dondurması olduğunu ileri sürerek geldikleri gibi cıvıltı içinde gittiler. Tezgaha uzun boylu, gözlüklü, kısa saçlı, dizlerine kadar uzanan kareli bir kısa pantolonun üzerine siyah kapşonlu bir tişört giymiş birisi yanaştı. Ucuz külahlardan ikisine üçer tane değişik dondurma aldıktan sonra ağacın yanında kendisini bekleyen sevgilisini yanına gitti. Kadın’da uzun boyluydu. Sanki evden aceleyle çıkmışi gibi saçlarını tepesinde toplamıştı. Askılı çivit mavi kısa elbisesinin altına siyah renkli bir şort giymişti. Yeni açılan Al Khaled Altıncısı ile Dr. Phono tabelaları altında birbirleriyle sevişicesine dondurmalarını yemeye başladılar. Birbirlerinin dondurmalarından yalıyorlar, ısırıyorlar, birbirlerine sarılıp dondurmalı dudakları ile öpüşüp vücutlarını birbirlerine iyice bastırıp bir süre kaldıktan sonra tekrar ayrılıyor ve kaldıkları yerden dondurmalarını yemeye devam ediyorlardı. Sıcaktan ellerine, parmaklarına akan dondurmaları yalıyorlardı karşılıklı. Parmaklarını ağızlarına alıp defalarca sokup çıkartarak. Dondurmanın insana bu kadar enerji verdiğini bilmiyordu doğrusu! Dondurmaları bitince ıslak mendille temizlendikten sonra birbirlerine sarılıp uzaklaştılar. O çift gibi olmak için neler verirdi... Kıskandı... Yaptığı lanet olası evliliğe içindeki tüm yanardağlarından lavları boşalttı ama nafileydi. Kadın boşanmamakta ısrar ediyordu. Kendisini değiştirmek için bir cantimlik yol almak istemiyordu. Onun yaptığı tüm olumsuzlukları, tam filizlenirken kuruttuğu karakterinin içi boş hücreleri ile yaptığı yalnışlıkların doğru olduğuna, kendisinin değişmez olduğuna, kendisini böyle kabul etmemiz gerektiğini anlatıyordu  kırık dökük cümlelerle. Kendisi de onu bu şekilde kabul etmediğini ayrılmaları gerektiğini, ayrı dünyaların, ayrı ırklardan gelen insanlar olduklarını, kendisiyle yıllardır mutsuz olduğunu söyleyince gülüyordu. Hakaret ediyordu. Normal bir kadına söylenemeyecek sözlerle ama umursamıyordu bile. On dakika sonra hiç bir şey olmamış gibi gelip saçma sapan bir şey soruyordu, mesela –evde ekmek var mı?- gibilerinden. Oysa beş dakika öncesine kadar mutfakta yemek yiyen birisi olarak bunu bilmesi gerekmiyor muydu? Her gün onlarca, yüzlerce kez içindeki, öfkeyi rahatlatmak için babasının zoruyla evlendiği güne lanet ediyordu.

Dondurmacının önünde kadın ve çocuk sırası uzamaya başladı.

Eve giderken limon ve şeker alınacaktı.

Belediye binasının hemen yanında açılan test merkezlerinden birinin önünde bekleyen insanlara baktı. Testi negatif ve güncel olmayan insanların kahvelerde, lokantalarda oturması imkansız hale getirilince her köşede birtest merkezi açılmaya başlamıştı. Hoşuna gitmişti. Alman hükümetinin vatandaşları için yaptığı yardımlar insanlar tarafından olumlu karşılanıyordu. Yaşlılar Merkel’in görevi bırakmasını istemiyorlar,”Hatasız insan olmaz ama salgın süresince yaptığı çalışmalar çok güzel ve yararlıydı”diyerek destekliyorlardı. Ama dün gazetede okuduğu bir haber şaşırtmıştı kendisini. . Hafta sonunda, Kuzey Ren Vestfalya ve Bavyera eyaletindeki bazı hızlı korona test merkezlerinde fatura sahtekarlığı yapıldığı ortaya çıkmıştı. Vatandaşlara yapılmayan binlerce testi usulsüzce sosyal güvenlik kurumuna fatura eden test merkezleri hakkında soruşturma başlatılmıştı. Hafta sonunda Bavyera ve Kuzey Ren Vestfalya eyaletlerinde başlatılan soruşturmaların ardından, Schleswig-Holstein ve Saksonya-Anhalt ile Hessen eyaletlerindeki test merkezleri de mercek altına alınmıştı. Bochum’da 100 tane test merkezi olan bir türk dolandırıcılık ve vergi kaçırma şüphesiyle gözaltına alınmıştı.

Köln’de korona test merkezine dönüştürülen bir otobüste 80 kişiye test yapılmasına karşın  977 kişinin test edildiği bildiren firmaya Bin 400 euro gönderilmesi gerekirken 17.500 Euro ödeme yapılmıştı. Test yapan kurumlar çoğaldıkça yolsuzluklar da artıyordu. İşin içinde yine Türkler vardı.

Ilınmış kahvesinden bir yudum aldı. Tuhaf, rahatsız edici bir tad yayıldı ağzına. Bir yudum daha alıp bir sigara yaktı. Saat 5 oluyordu. İçinden eve gidip o kadının suratını görmek istemiyordu ama mecburdu...

Erdem Buyrukçu
Gerçekedebiyat.com