Ahmet Taner Kışlalı'yı öldüren kişinin babası beni aramıştı

Ahmet Taner Kışlalı

Ahmet Taner Kışlalı’nın 21 Ekim 1999 tarihinde saat 09.40'ta Ankara'da evinin önünde uğradığı bombalı saldırı sonucu öldüğü sıralarda bir habere yetişmek üzere Köln’de adres arıyordum. Haberi arabanın radyosundan Alman haberlerinden duydum. Faili meçhül cinayetlere bir yenisi eklendi diye düşündüm yoluma devam ettim. Ama birkaç saat sonra tanık olabileceklerimi aklıma bile getiremezdim... Aşağıda anlattığım olayın belgeleri, ses kaydı MİT arşivinde olması gerekiyor. İsimlerini değiştirdiğim kişiler görevlerini sürdürmeye devam ediyorlar. Okuyacağınız yazının her satırı doğru ve gerçektir. Hiç bir şeyi değiştirilmemiş, eklenmemiştir.

 Ayni akşam saat 10’u biraz geçmişti ki telefon çaldı. Evimin bir bölümünü Sabah gazetesinin bürosu olarak kullandığım için sabaha kadar gelen telefonlara, gazete okurlarının yardım isteklerini duymaya alışıktım. Üçüncü çalmasında açtım, "Sabah Köln" dedim...

Yorgun, endişeli, köy Türkçesiyle konuşan korkak bir ses tonu, "Nolur bana yardım edin çok zor durumdayım. Bana sadece sizin yardım edebileceğinizi biliyorum... Ben o kişinin babasıyım..."

"Sakin olun" dedim. Telefonun kayıt düğmesine bastım. “Siz kimin babasınız?“

“Hoca’ya kıyan çocuğun babasıyım ben. Ahmet Hoca'nın arabasına bomba koyan…”

Heyecanlanmıştı birden. Asrın katilinin babasıyla konuşuyordu. Bir sigarayaktı.

"Beyefendi, dalga geçiyorsanız hiç de hoşdeğil…”

“Yok! Erdem bey. Sizi haberlerinizden tanıyorum. Sizin güvenilir biri olduğunuzu duydum o nedenle arıyorum. Bana bir tek siz yardım edebilirsiniz..“

“Benden ne istiyorsunuz?“

“Oğluma yardım edin nolur. Alman polisine teslim olmak istemiyor. Sizin aracılığınızla Türk polisine teslim olmakistiyor…”

“Tamam. Ben yardımcı olurum…”

“Oğlumun hiç suçuyok. Hatta Ahmet hocasının derslerini severek takip eden ve destekleyen bir öğrencisiydi. Ama ne  olduysa iki tane tarikatçı arkadaş edindikten sonra kendisinde büyük bir değişme oldu… Çocuğun beynini yıkamışlar. Arkadaşları ile o bombayı koymuşlar… Ne olur yardım edin bana. Ne yapacağımı şaşırdım…”

“Bakın beyefendi bunlar ciddi suçlamalar. Eğer söyledikleriniz doğruysa elimden gelenin fazlasını yapacağımdan emin olabilirsiniz… Çocuk nerede şimdi?”

“Size neden yalan söyleyeyim ki? Bir baba olarak oğlumun yaşamından endişe ediyorum. Kendisi yanımda. Burada. Ama çok korkuyor.  -Baba bunlar bizi öldürmek istiyorlar- deyip duruyor. Bunları Belçika kaçıracaklarmış ama Almanya’da bırakmışlar… Siz yetkililere haber verin gelip oğlumu teslim alsınlar…”

“Tamam. Sizi nerden arayabilirim. Adres, telefon...“

“Ben şimdi çocukla konuşup haber veririm... Diğer iki arkadaşını da teslim olmaya zorlasın...“ dedi kapattı  telefonu.

"Bekliyorum...“

Allak bullak olmuştu. Ne yapacağını şaşırmış düşünemiyordu... Bir sigara daha yaktı. Mutfağa gidip kendisine bir çay daha koydu. Telefon eden ve adının Ahmet olduğunu söyleye kişinin doğru söylediğine inanmıştı. Gazetecilik sezgisi büyük bir haber yakalaması yanında cinayetin çözümüne büyük bir katkı yapacağına emindi. Telefonda görülen numarayı not etti. Telefon rehberinden şehir koduna baktı. Telefon Koblenz’den edilmişti... Konuşulanları hızlıca not etti ve beklemeye başladı...

Telefon onu fazla bekletmedi. On dakika kadar sonra tekrar çaldı.

“Beim...“ dedi.  "Konuştum. Çocuk teslim olmayı kabul etti. Yarın akşam saat 8’de Koblenz’e gelirseniz çocuğu size teslim edicem…”

“O zaman bir adres verin...“

“Siz cep telefonunuzu verin Koblenz’e geldiğinizde sizi arar adresi söylerim...“

Erdem cep telefonun yazdırdı tek tek tekrarlayarak.

“Yardımınız için çok teşekkür ederim. Benim oğlum suççuz beyefendi. Araştırsınlar bugüne kadar hiç bir olaya karışmamıştır. Okulda tanıştığı iki kişi bu cübbeli tarikatçılar oğlumun kanına girmişler. Şimdi de öldürmeye çalışıyorlar... Onu Belçikaya kaçırıp öldürecekler... Bunları da söyleyin yetkililere. Ona iyi davransınlar. O çok iyi bir çocuktur... İyi akşamlar...“ dedi, kapattı telefonu.

Telefonu kapatır kapatmaz önce telefona kayıt ettiğim konuşmayı bir kez daha dinledim ve cep teybine kayıtladım. Adamın ses tonunu, arka plandan gelen sesleri defalarca dinledikten sonra haber müdürümüz Ahmet Özay’ı arayıp durumu bildirdim.

“ Ahmet bomba gibi bir haber var...“

“Neymiş?“

Ahmet Taner Kışlalının katilinin babasının aradığını ve bize teslim olmak istediğini. Elimde ses kayıtları olduğunu söyleyince...

“Kapat abi ben hemen Türkiye’yi arıyorum...“ dedi. “Haber Türkiye’nin manşeti. Sen olayı hemen haberi yaz...“

Çok heyecanlanmıştım.

Cemalettin Kaplan’ın kalesine ilk giren gazeteciydi. O yıkılmaz kaleye girmiş ve bütün gazetecilere kapısını açtırmıştı. Ardından Türkiye’den çekim yapmak için Karases’in önünde kuyruğa girmişlerdi tüm gazeteciler. Bir süre sonra kendisini öldürmek isteyince bir sene polis korumasında gezmişti.  Alman devletiyle beraber PKK’ya silah satan Gazi isimli satıcıyla bir otel odasında çekim yapmıştı... Çok ilginç, ilginç olduğu kadar bazen çok tehlikeli haberler de yapmıştı ama hiç bu kadar heyecanlandığını anımsamıyordu. Çayından bir yudum aldıktan sonra yazdığı haberi bir kez daha okudu. Tam bitirmişti ki Türkiye’den gelen telefonu açtı...“Erdem bey iyi akşamlar... Ahmet bize kısaca özetledi. Çok güzel bir haber yakaladınız. Tebrikler.. Haberi ve ses kaydını bekliyoruz...“ dedi. Kapattı telefonu.

Yaklaşık bir saat sonra geceyarını geçtiğim dakikalarda bir telefon daha geldi: “Erdem bey üzgünüm ama haberi yayınlayamıyoruz. Siz en iyisi herşeyi unutun... Farzedin ki size telefon gelmedi“ dedi.

“O ne demekti şimdi?“

Nasıl? Neden? Sorularına yanıt arıyordu ki bu sefer cep telefonu çaldı. Büyükelçilikteki ateşelerden Ömer arıyordu:

“Erdem Abi iyi akşamlar. Birşeyler duydum... Vaktin varsa gelebilir miyim? Çok geç biliyorum ama biliyorsun sizin ve bizlerin çalışma saati yok...“

“Gelebilirsin..." dedim.

Yarım saat geçmeden telefon çaldı, “Abi kapıyı açar mısın?“

Giriş kapısına gidip otomata bastı bekledi. Asansörden inen gölgeyi görünce bir kez daha otomata bastı. Ateşe Ömer hızlı ama sessiz adımlarla içeri girdi. Büro olarak kullanılan odaya girip kapıyı kapattı.

“Hocam duyduklarım doğru mu?“

Son üç saatte yaşananların hepsini teker teker anlattım. Telefona kayıtladığım konuşmamızı dinledi defalarca...“Bir numara olabilir mi acaba?“

"Ne gibi?“

“Bana pek gerçekçi gelmedi...“

“İyi de ben bu adamı tanımam etmem. Neden böyle bir şeyler anlatsın durup dururken. Bana detaylar versin. Ben telefonun araştırdım. Koblenz’den aranmışım. Bana kalırsa adam doğruyu söylüyor ama bundan oğlunun haberi var mı? Bence burası önemli. Çünkü oğlunun öldürülmekten korktuğunu söyledi. Sonra Alman polisine teslim olmak istememesi de ilginç... Yüksek düzey polislerin içinde tanıdığı biri olabilir mi?... Sorular çok.“

Ömer telefondaki kayıtı birkaç kez daha dinledikten sonra...“Tamam abi benim işim bitti..." dedi.

Yatağını yapıp yattığı zaman saat 4 olmuştu.

Uykusunun en güzel yerinde çalan telefonla uyanmak zorunda kalınca kızdı. Gazete olabilirdi. Uzanıp ahizeyi aldı..

Sabah Köln. 

"Erdem abi... Benim.“ dedi Ömer. "Uyandırdıysam kusuruma bakma. Ama acil görüşmemiz lazım hemen geliyorum...“

"Hayır deme şansım var mı?“

“Geliyorum abi sen çayı hazırla...“

Kalktım. Banyoya gittim yorgun adımlarla. Bol suyla yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçaladıktan sonra çıktım. Eşimin hazırladığı sabah kahvaltısından bir kaç parça ağzıma attıktan sonra çayımı alıp büroma döndüm...“Büyükelçilikten misafirim gelecek kapıyı açarsın..." dedim eşime.

Telefon çaldı. İstanbul'dan arıyorlardı. O dönemin yazı işleri müdürü.“ Erdem bey merhaba. Haberi kullanamadığımız için çok üzgün olduğumuzu bilin lütfen. Bomba gibi bir haber güme gitti ama Genel Kurmay konuyla ilgili haber yasağı koyuverdi. Siz bize bildirdiğinizde bizde haberi Ankara‘ya ilettik. Kısa bir süre sonra da bize haberi kullanamayacağımızı bildirdiler. Yapabileceğimiz bir şey yok...“  dedi kapattı telefonu.

Şaşkın ördek gibi kalıvermişti.

Katilin açıklanmasını neden istemiyorlardı?

Düşünmeye vakit kalmadan Ömer geldi elinde büyük bir poşetle. İçindeki dört karton sigarayı uzattı: “Abi teselli ikramiyesi...“

“Sağol canım ben soğuk su içmiştim...“

“Ben telefonu almak için geldim. Birkeç gün incelesinler. Ses kaydınının analizini yapsınlar ondan sonra getiririm...“

“Seçeneğim var mı?“

“Yok...“

“Sende başka kayıt varsa onu da alayım...“

“Kayıt telefonun içinde...“ Gözlerime baktı  yeme beni gibilerinden.  "Gerçekten yok, daha doğrusu bu karmaşılıkta aklıma gelmedi...“

“Tamam abi ben saat 6 gibi gelir seni ararım. Koblenze giderken konuşuruz...“

Bonn- Koblenz arasındaki en kısa yol 60 kilometre tutuyordu. Gazeteye giderken çoğunlukla Koblenz yolunu kullanmayı alışkanlık edindiğinden gözünü kapatsalar gidecek kadar ezberlemişti yolları. Akşam üstü Ömer geldiğinde neşeli gibi görünmesinin altında endişeli olduğu belli oluyordu. Kesin silahını yanına almıştı...

"Benimle paylaşabileceğin yeni bilgiler var mı?“

"Yeni bir şey yok. Sen ne biliyorsan ben de o kadar biliyorum...“

"Peki neden yayın yasağı koyuluyor? Uğur Mumcu gibi faili meçhul cinayetlerinin ardında derin devletin yattığı söyleniyor. Bu da öyle bir cinayet olabilir mi?“

"Bir şey diyemem... Biz bu akşama yoğunlaşalım. Tuzak da olabilir. Sen de dikkatli ol...“

"Adam aramadı. Kesin yaşanan bir takım şeyler var. Mesela eğer bu işin içinde derin devlet varsa ve Kışlalı’nın öğrencisi olan bu üç kişiye birtakım sözler verildiyse ve tutulmadıysa o zaman kendi çıkarları için beni kullanmış olabilirler. Kendilerine söz verenlere uyarı örneği. Bak biz Alman polisine teslim olabilirdik ama olmuyoruz…”

“Bilmiyorum…”

“Tabi ki çok şey biliyorsun ama konuşamıyorsun! Ayrıca bilsem de değişen bir şeyolmaz. Nasılsa yayınlayamam! Yasaklar büyük yerden…”

“Devlet sırrı. Korumamız gerekli. Başka seçeneğimiz yok Erdem abi… Sen bu telefonun gerçek olduğuna inanıyor musun?...”

“O ne demek şimdi? Beynimi yıkamaya mı çalışıyorsun? Adamın sesi kayıtlarda. Adını söylüyor. Nerde oturduğunu söylüyor. Telefonu belli. O zaman telefonu neden laboratuvara götürdün?“

"Ama adam telefona yanıt vermiyor?“

"Bir şey olduğu belli. Kaç sefer aradım. Numara gerçekti. Hatta ilk aradığımda telefon açılmış dinlenmiş sonra da kapanmıştı. Bunlar artık sizin görevleriniz. Adamın adresini bulmak sizin için kolay olmalı.“

Ömer ses çıkarmadı.

Kobleniz’in dış semtlerinden birinden telefon edilmişti. Hava kararmış, yağmur başlamıştı. Cadde bomboştu. Yolun kenarında durdular.

"Buralarda bir yerlerde olmalı..." Yolun yanında duran birahaneye baktı. İçeri girip bakmak lazım.

“Tamam, sen bir araştır. Kapı zillerini kontrol et. Türk isimlerinin yazıldığı evleri not et…”

“Başka?”

“Benim bunları yapmam doğru olmaz. Ama sen gazetecisin. Birisini bekliyorum burada buluşacaktık diyebilirsin…”

erdem buyrukçu
Bu resim olaydan üç ay sonra çekildi. Masada duran faks ve telefon görülüyor.

Arabadan çıktım. Montumun yakasını kaldırıp fermuarını boğazıma kadar çektim ve cesaretimi toplayıp “İyi akşamlar” diyerek birahaneden içeri girdim. İçerde sadece üç tane müşteri vardı. Hepsi de Almandı. Telefonun nerede olduğuna baktı. Tezgahın arkasında duran adama yaklaştı:

"Size bir şey sormak istiyorum izninizle. Ben gazeteciyim. Bir Türk vatandaşı ile buradabuluşacaktık adı Ahmet olabilir…”

“Burasının müşterisi olsaydı bilirdim ama burada 3-4 tane Türk ailesi var onlar da arka mahallerin birinde oturuyor…”

“Sokağın adını biliyor musunuz?”

Adam eliyle gitmem gereken yolu tarif etti. İyi akşamlar dileyip çıktı. Geriye dönerken karanlıktan yararlanıp evlerin kapı zillerini okumak istedi ama karanlıkta belli olmuyorlardı. Çakmağını çakıp okumaya çalıştı. Hepsi Alman’dı. Arabaya dönünce konuştuklarını anlattı. Yolu tarif  etti. Dönerken birahanenin kapısı açılmış birisi dışarıya çıkmıştı. Üç saat boyunca bir türk ailesinin ismini bulabilmek için ıslanmışlar ama bulamamışlardı…

“Gündüz gelseydik daha farklı olurdu… Kesin bir iki tane Türk vatandaşı görüp konuşabilirdik…”

“Gerek kalmadı. Araştırdık bulamadık. Mesele bitmiştir. Bundan sonra yapabileceğimiz bir şey yok” dedi.

Eve geldiğinde saat 2 olmuştu.

Elime geçen ve bana ödül aldırabilecek kadar güzel olan bir haber sigara dumanı gibi havaya karışmış yok olmuştu aniden. Konuşmasının bir yerinde Ömer –senin için de tehlikeli olabilirdi tanık olmak gibi bir şeyler gevelemişti zaten. Arabanın içinde oturması. Birden pes etmesi ve olayın peşini bırakması…

Ertesi sabah hazırlanmış tam  yeni bir haber peşine giderken Ömer elinde telefonla kapının önünde belirince şaşırmıştı. Ses kaydının silinmiş olduğunu gördü. Şaşırmadı. Ömer gittikten on beş dakika sonra kapı bir kez daha çaldı. Bu kez yürüyüşlerde tanıştığı Alman servisinden bir görevli gelmişti. İçeri davet etti. Bir çay verdi..” Büyükelçilikten ateşeyi gördüm buradan çıkarken… Bir de bir şey duyduk cinayet hakkında…”

Menfred ile bir yıl kadar önce tanışmışlardı. PKK yürüyüşlerinde polis arabası içinde ısınıp çay kahve ikramından, sandviç ikramından yararlanıyorlardı. Bir defasında AA’dan genç bir gazeteciyi PKK’lıların ellerinden son anda beraber almışlar o günden sonra da selamlaşmaya, konuşmaya başlamışlardı. Bir gün yine kapısında belirmiş ve kendisine yardım etmesini istemişti. Karases Kaplan’ın merkezine giren ilk  gazeteci olarak yaptığım haberleri ve resimleri istemişti. Birkaç kez kendisine haber veresim konusunda yardım etmiştim. Daha sonra Kaplan  tutuklanıp yargılanmış ve mahkum edilerek Türkiye’ye gönderilmişti. Mahkumiyet kararından sonra büyük bir paket çiukolata ve bir şişe viskiyle gelip teşekkür etmişti…

Kendisine olup biten her şeyi anlattı.

Yaşadığı bu olaydan sonra bir daha Ahmet Taner Kışlalının cinayeti hakkında kimse kendisine soru sormadı.

Erdem Buyrukçu
Gerçekedebiyat.com