Mehmet Kemal ve Kalem Meyhanesi / Selim Esen

Deneme

Mehmet Kemal, Kalem Meyhanesi, Selim Esen

Çalışma gününün sonunu getiren memurlarda bir telaş, bir telaş… Fransız Kültür Merkezi’nin önündeki durakta troleybüs tıka basa… Ev bark sahipleri evlerine dönerken, yalnız yaşayanlar, alışkın oldukları yöne doğru koşuşturuyorlar. Onların telaşı meyhanede yer kapmak. Yoksa erken gelenler tezgâh başlarını kapacak.

Bayındır Sokak’taki “Kalem” daha ortalık kararmadan yükünü almıştı bile. Müşteriler mutlu, duman altında, gramofon’da Selahattin Pınar’ın plağı dönüyordu:

“Gönlümün içinde var ki bir sızı / Her akşam yeniden başlar nedendir?..”

Meyhane müşterisi farklıdır oldum olası. Her birinin gönlünde bir sızı depreşir, uzaktan uzağa dumana benzer bir hüzün gelir, kadehten dudağa, dudaktan yüreğe girer çöreklenir. Ağlamak ister, ağlayamaz, akşamcılığın buruk tadı damağında sulanır. Çaresi yok, içecek de, içecek… Masalar dolunca yeni gelenler tezgâha yönelirdi,

“Bir duble Yeni!.. Domuz sıkısı olsun…”

“Hemen…”

Soğuk suyu katar üstüne, rakı beyazlanır. Bir parça beyaz peynir, bir dilim kavun, kâse içinde bir avuç leblebi. Bir yudum rakı, ardından üç adet leblebi… Başlangıç olur.

“Gönlümün içinde var ki bir sızı / Her akşam yeniden başlar nedendir?”

Aynı sahne yinelenirdi her akşam.

Ünlü ozan Orhan Veli ne demiş; “akşam olmuş, güneş batmış, içmeyip de ne yapacaksın.”

Öyle ya ne yapacaksın… İçmesini bilene sıkıntının panzehridir. Hele ki iş yerinde horlandıysan, hele ki sevdiceğin gözlerini senden sakındıysa, hele ki geçim sıkıntısı canına tak ettiyse…

Her zamanki gibi geç gelmiş, homurdanarak girmişti içeriye… Meyhanenin iki üç basamakla inilen girişinin sağındaki masada otururdu genelde. O, “Kalem”in akşamcılarından şair ruhlu gazeteci Ahmet Oktay. Kocaman elleriyle kadehini bir silah gibi tutar, öfkesini adeta kadehinden alırdı. Akranı gazeteciler de Türk Basın Tarihi de çoktan unuttular Oktay’ı. Oysa şöyle bir 50’li, 60’lı, 70’li yılları karıştırsan kimler var kimler…

Ahmet Oktay’la aynı masayı çalışma arkadaşı Teoman Karahun paylaşırdı. İyi şair Karahun cebinde, kendinden çok parası olanlara bile rakı ikram ederdi. Para onun için, bir an önce tükenmesi gereken, harcamak için gerekliydi, o kadar... Tez elden, elinde avucundakini tüketmek isterdi. Tüketirdi de... Parası var mı, yok mu, bilinmeyen kişilerdendi. Bunca yıl arkadaşı olan Ahmet Oktay bile zor sezerdi parası olup olmadığını. Meteliği olmadığı günlerde, gelen hesabı öyle bir kapardı ki, karşısındaki ondan önce davranıp vermek zorunda kalırdı. Bu hali; görüp geçirdiklerinden mi, yaradılıştan mı, yoksa kendine özgü bir alışkanlıktan mı edindiği bilinmezdi: O gün de her zamanki gibi içeridekilerle selamlaşıp karşılıklı oturdular, rakılarını yudumlamaya başladılar.

Küçük sayılabilecek salonun sol dipteki masaları “duhuliye”ye ayrılmıştı. Bir iki kadeh içecek kadar parası olanların mekânıydı. Buradakilerin yanına paralı biri geldi mi, korku ve çekinme yerini güvene, cesarete bırakırdı. Nasıl olsa “Çubuk” ya da “Ankara” şarabı açtırır masadakiler bayram ederdi. Kimse kimseden bir şey esirgemezdi “duhuliye” de… Tiryaki sigarasız, içkici içkisiz kalmazdı.

Kaya Akarsu duhuliyenin gediklilerindendi… Uzun düzgün saçlarını zamkla yapıştırmışçasına arkaya tarardı. Sert bakışı, kemerli burnu, Stalin tarzı bıyıklarıyla kendine benzerdi. Üstü başı temiz, düzgün bir adamdı. İkramı severdi. Varlıklı olduğu anlaşılıyordu. Kim bilir, belki de Osmanlı soyundandı. Tiyatrodan söz açar, konservatuar mezunu olduğunu söylerdi. Radyo temsil kolunda seslendirme yapıyordu. Gazetecilik ve edebiyatla da uğraşıyordu. Hikâye yazıyor, romana çalışıyordu. Bekardı, bir liseli kıza sevdalıydı. Kızın adı anıldığında gözleri ışıldardı. Yoksulluğu varsıllığı görmüş yaşamıştı. İnsanları sevmeyi solculuk bilirdi. Biraz deşince, temel öğretiden haberi olmadığı anlaşılırdı. Değişik ve güzel bir anlatışı vardı. Yazarken sözleri belki cümleye, kalıba ve üsluba gelmezdi, ama konuşurken el kol hareketlerinin inceliği, kıvraklığı, kelimelere basa basa anlatımı, bozula düzele kendine bir üslup oluştururdu. Bir başkasına yakışmayacak konuşma tarzı kendisine yakışırdı.

Masanın bir diğer gediklisi orta yaşlı tıknaz, sert bakışlı, yüzünde iğreti duran heybetli burnuyla Kara Kemal’di. Malatyalı olduğunu söylese de konuşunca Karadenizli olduğu anlaşılırdı. O, Profumo Skandalı: Londra’da Seks Rezaletleri adlı kitabın yazarı gazeteci Kemal Savcı’ydı.

Duhuliye’de şarabın bardağı 100 kuruştu. Yanında biraz turp, biraz da leblebi verilirdi. Bardağın kenarını parmakları ile siler, dikerlerdi başlarına. Kaliteli şişe şaraplar pahalıydı haliyle… Açık şaraba afyonlu şarap derlerdi. Damacana ile satılan şarap tutsun diye içine afyon konulurdu. Rakıcılar duhuliyedekilere öğüt verirlerdi:

“Sakın açık şarap içmeyin… İçinde afyon var. Alışırsınız, bakarsınız ki, afyonkeş olmuşsunuz. Bir süre sonra kafayı bulmak için şarap yetmez, afyon ararsınız…”

Kimin umurundaydı… Duhuliye’ de keyifler yerindeydi…

kalem meyhanesi ankara

Meyhanenin sahibi şiir yolundan gazeteciliğe geçiş yapmış olan Mehmed Kemal’di. Kasketi, kara çerçeveli gözlükleri, karakteristik yüzü insanı etkilerdi. Toplumcu düşüncelerin sıkı savunucusu, namuslu, içten, gerçekçi bir vatansever, halkını seven, onu her şeyin üstünde tutan, sanatını da onların emrine verecek kadar özel bir kişilikti. Zaman zaman kendini duygularının akışına kaptırır, sevinçlerini, gözyaşlarını bir çocuk saflığıyla ortaya döker, insanı içlendirirdi. Aç kalmış, susuz kalmış, ilaçsız kalmış, yamalı pantolonla, altı delik ayakkabı ile dolaşmış, dövülmüş, sövülmüş, tutuklanmış, yılmamış sonunda meyhaneciliğe başlamıştı. “Kalem” adı aslında kişiliğinin simgesiydi. Müşterileri de kendisi gibi eli kalem tutanlardı. Meyhanenin duvarlarını Mehmed Kemal’in şiir dizeleri süslerdi.

“Kalem” yükünü aldığında Mehmed Kemal masaları dolaşır, hâl hatır sorar, dert dinlerdi. Duhuliyedekilere bir başka önem verirdi. Masalarına konuk olur, duygulu şiirlerini seslendirirdi:

“Yeniden Diriliş
Bu dünyadan gitmek var
Kâinatta yitmek yok
Topraklarla, bitkilerle

 

Madenlerle, metallerle
Yeniden geleceğim
Eskiyi püsküyü
Baskıyı askıyı Ezene dek”

Görmüş, geçirmiş, mahpusluk yaşamış olan Mehmed Kemal anlatır, içkiciler kulak kesilirdi:

“Kalem vardı, akıl vardı ama, bir şey eksikti. Ulular bir gün toplanmışlar bu eksiği araştırmaya başlamışlar. Kalem’e dönmüşler;

 ‘Hadi yaz bakalım,’ demişler.

Akıl dürtelemiş: ‘Yazma.’

Kalem yazmamış.

 ‘Niye yazmıyorsun?’ diye sormuşlar.

‘Yazamıyorum.’

‘Neden?’

‘Bir şeyim eksik’

‘Mürekkebin mi eksik?’

‘Hayır.’

‘Aklın mı eksik?

‘Yoo.’

‘Öyleyse neyin eksik?’

‘Şimdilik bilmiyorum ama, bir şeyim eksik.’

Ulular kendi aralarında fısıldaşmışlar: ‘Fikrin mi eksik?’

Kalem duralamış, akıl dürtelemiş, ‘Evet de…’ demiş.

Kalem aklını başına toplamış: ‘Evet…’ demiş.

Ulular ellerini ceplerine atıp çıkarmışlar, Kalem’e uzatmışlar; ‘Al fikir…’ demişler.  Kalemin artık aklı da fikri de varmış, ama yine yazamıyormuş.”

Girişteki masalarda da şairler, gazeteciler iç içe demlenir, halvet olurlardı “Kalem”de. Ee, şair olur da kavga olmaz mıydı? Kuşkusuz olurdu. Sanki kendileri kavga etmezlermiş gibi her fırsatta Ahmet Hamdi Tanpınar-İsmail Habib Sevük kavgasını dillendirirlerdi. Her ikisi de milletvekilliği yapmış olan şairlerin kavgası bir zamanlar gazetelere konu olmuştu:

Ahmet Hamdi Tanpınar kendisini “Türk Yenilik Edebiyatı” kitabına almayan İsmail Habip Sevük’e ilk karşılaşmalarında sormuş, o da “Her şairi almak zorunda değilim” karşılığı üzerine de kendisinden beklenmeyen bir çeviklikle pehlivanlığı ile de ünlü İsmail Habib’i altına alarak vurmaya başlamıştı. Olaya tanık olan gazeteciler de sormuşlardı, “Nasıl olur üstat, sizin gibi bir pehlivan, Ahmet Hamdi gibi bir cılız şairden dayak yesin...” İsmail Habib’in yanıtı şöyle olmuştu: “Ayağımın altında karpuz kabuğu varmış, kaydım. Kaymasam, onu iyice benzetirdim. Ama alacağı olsun.”

 İşte bir akşam daha sona eriyordu. İçkicilere köşeye çekilmenin ağır tutkusu çökmüş, vakit gelip çatmıştı. Son kadehler içilecek, hesap cellat çivisine işlenecek, meyhanenin ışıkları kararacak, akşamcının gönlüne yine bir sızı düşecekti...

Selim Esen
(Sincan İstasyonu, Eylül – Ekim 2021, N: 115)
Gerçekedebiyat.com

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.