Laikliğin tarihsel boyutu ve önemi

Deneme

İslam başından itibaren bir devlet dini olarak doğduğu ve bağımsız bir ruhban sınıfına sahip olmadığı için devlet-ruhban çatışması 20. yy'a kadar nadiren önem taşıdı. Ancak, 20. yy'da bazı İslam toplumları modern devletler oluşturup kamu kurumlarını dinden bağımsızlaştırmaya çalışınca, cemaatler şeklinde örgütlenen din, bu devletlerle çatışmaya girdi ve devleti ele geçirmeye yöneldi.

M. Tanju Akad

Laiklik, ülkemizde üzerinde fazlaca konuşulan ama az bilinen konulardan birisidir. Bu durum, laikliğin tarihi boyutundan kopuk bir şekilde ele alınmasıyla ilgili olduğu kadar, ülkemizdeki din ve devlet anlayışlarının geniş kesimler tarafından tartışılmamasından kaynaklanır. Sıradan yurttaşımız böyle sorunları kafasına takmaz.

Laiklik konusu Avrupa'da Hıristiyanlığın kurum olarak toplum hayatının her alanına müdahale etmesine karşı tepkilerle olgunlaşmıştır ve özgür vicdanlı bireylerin bunu toplumsal bir talep olarak kabul ettirmeleri çok uzun ve acılı bir süreç gerektirmiştir.

Hiyerarşik bir yapı içerisinde muazzam bir servete ve topraklara sahip olan Hıristiyan ruhban sınıfı, Reformasyon savaşları sonrasında gücünü yitirmeye başlarken bir başka gelişme daha öne çıktı. O da Hıristiyanlığı kapitalizmle uzlaşma meselesiydi. Reformasyon döneminde bu sorun da çözülmüş, kilise esasta faiz tartışması olmak üzere, ekonomi alanından elini çekmiştir. İşin siyasi cephesi ise kiliselerin ayrılması, Anglikan ve farklı Protestan kiliselerinin ortaya çıkması, aynı zamanda kilise arazilerinin ve servetlerinin paylaşılması ile cereyan etmiştir.

Her ülkede farklı süreçler yaşanmış, kilise servetleri kral, aristokrasi, burjuvazi ve köylüler arasında farklı şekillerde paylaşılmıştır. Siyasi-ekonomik gücünü (her ülkede farklı süreçlerle) yitiren ruhban sınıfı da eski anlayışla kiliseyi ayakta tutamayacağını anlayarak yeni bir din anlayışı geliştirmeye başlamıştır. Bunun temeli, dinin hurafe ve mucizelerle ilgili kısmına yapılan vurgunun azaltılarak, yerine herkes tarafından anlaşılabilir bir ahlak düşüncesinin öne çıkarılmasıdır.

Müslümanlık ise dini bir vicdan meselesi olmaktan çok, bir ritüeller meselesi olarak görmüştür ki, bu çok temel anlayış farkı, toplumların yaşayışını derinden etkiliyor. Bunu vicdan meselesine dönüştürenler yok değil elbette ama toplumda azınlıkta kalıyorlar. Müslümanlığı ritüel olarak görenler, dinin vicdan meselesine dönüşmesinin, dinle bütünleşmiş geleneksel vesayetin (ya da gelenekle bütünleşmiş dini vesayetin) reddi olacağından korkuyorlar.

Pekala bu vesayet nedir?

Bu vesayet dinin hayatın her alanındaki hakimiyetidir. Gerek günlük veya sosyal hayat dediğimiz alan içerisinde, gerekse de siyaset-devlet hayatı içerisinde.

Buradan yola çıkarak şunu ifade etmemiz gerekir ki, laiklik sadece din ve devlet işlerinin ayrılması değildir. Dini-geleneksel vesayetin aracı olduğunu ileri süren ruhban kesiminin dışında kalan yaşamın tümünün nasıl olacağıyla ilgili bir savdır. Zaten laiklik kelimesinin kökeni de eski Yunanca'daki halk = laos kelimesinden türemiştir. Ruhbanın dışında kalan halk yaşamının tümü anlamına gelir. Roma kilisesi ortaçağda vesayetin tüm yaşam üzerinde genişletti, çünkü Roma otoritesinin çöküşünü izleyen siyasi boşluk ona bu fırsatı verdi. Avrupalılar, bunu yıkmak için yüzlerce yıl mücadele ettiler. Bu mücadelede öncülüğü de yönetimi ve serveti kilise ile paylaşmak istemeyen krallar yaptı, bağımsız halk hareketleri onları izledi.

İslam toplumlarında durum farklıydı. İslam başından itibaren bir devlet dini olarak doğduğu ve bağımsız bir ruhban sınıfına sahip olmadığı için devlet-ruhban çatışması 20. yy'a kadar nadiren önem taşıdı, bu da ancak isyanların dini kisveye büründüğü istisnai durumlarda meydana geldi. Ancak, 20. yy'da bazı İslam toplumları modern devletler oluşturup kamu kurumlarını dinden bağımsızlaştırmaya çalışınca, cemaatler şeklinde örgütlenen din, bu devletlerle çatışmaya girdi ve devleti ele geçirmeye yöneldi. İran, Afganistan ve Türkiye bunun farklı süreçler yaşayan örnekleridir. Yakın Doğu'nun giderek parçalanmakta olan diğer ülkeleri ise bu hikâyenin başka bir düzlemdeki devamıdır.

tanju akad

Bu sürecin yanı sıra, İslamiyet Hıristiyanlıktan farklı olarak, kapitalizmle uzlaşma bunalımı yaşamadı. Faiz tartışmasını usulca haletti ve hiçbir çatlak yaratılmadı. Böylece, siyasi İslam dediğimiz hareketler kapitalist devletle bütünleşerek onu içeriden fethetme konusunda rahatça ilerleme sağladılar. İslam toplumlarının Reformasyon ve Rönesans yaşamamış cahil kitleleri ve bürokrasileri de bunlara karşı fazla tepki göstermediler. Azınlıkta kalan modernleşmeci kesimler ise desteksiz ve çaresiz kalarak gene farklı düzeylerde teslimiyet veya direniş gösterdiler.

Emperyalizmin ulusal devletleri yıkma politikasının da siyasi İslam'ın gelişmesinde son derece önemli olduğu açıktır. Bunların yıkılmasının Soğuk Savaş'ın ertesinde gündeme gelmesi bunu ispatlar.

Sonuç olarak…

İslam toplumları günümüzde her alanda ve en başta özgür vicdanlar üzerine indirilmeye çalışılan bir vesayetle karşı karşıya bulunmaktadır. Böyle bir vesayet altında demokrasi olamayacağı aşikârdır. Demokrasi, kurallar çerçevesinde özgür irade ister. Özgür irade, demokrasinin olmazsa olmazıdır. Demokratik olmayan toplumların yıkım sürecine girmesi kaçınılmazdır. Bu sürecin ana hatları Fas'tan Endonezya'ya kadar uzanan emperyalist politikalarla açıkça ifade edilmiştir. İnce ayarları süreç içerisinde yapılmaktadır.

İşte günümüzde bu kadar büyük bir tehdit karşısındayız ve laiklik bu nedenle bir ölüm kalım meselesidir.

Mehmet Tanju Akad

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.