Fildişinden Kule / Suut Kemal Yetkin

Deneme

Edebiyatımız üzerine denemeleri ve eleştirmeleri ile tanınmış sanatçı/düşünürlerimizden Suut Kemal Yetkin bu denemelerinde, şiir üzerine bugüne dek bir türlü tartışması bitmeyen temel sorunlar üzerine yazmıştır. Onun bundan 60 yıl önce yazdığı 'Fildişinden Kule' yazısı hala güncelliğini koruyan temel köşeleri içinde barındırıyor.

Fildişinden Kule / Suut Kemal Yetkin

Biraz olsun edebiyatla uğraşanlar, fildişinden kuleyi bilirler. Bu kule, içinde şairin tek başına yaşadığı, dilediği gibi düşüp kalktığı, canının çektiği tek kişilik bir barınaktır. Shelley, Batı Rüzgârı (Ode to the Westwind )ını; Tennyson Prenses (Princess)i; Poe Kuzgun (The Raven)u; Mallarmé Gökrengi (Azur)ni; Valéry Deniz Mezarlığı (le Cimetiére Marin)nı hep bu kulede yazmışlardır. Fildişinden kule, yani şairin içine kapanarak sevgilerini, ayrılışlarını, acılarını, avunmalarını, güçsüzlüklerini haykırışlarını dile getiren şiirler yazdığı kendi benliği.

Otuz kırk yıldan beri şiir ve sanat yoksullarının bu kuleye kötü kötü baktıklarını bilirdik Ama şu İkinci Dünya Savaşından sonra bu kulenin “havaya uçurulmak istendiğini de gördük. Bir aralık sevgi üzerine, özlem üzerine şiir yazmak nerdeyse yasak edilecekti. Yasak edildiği memleketler de oldu. Bunlar insanlığa zararlı, burjuva duyguları değil miydi ? Bu kargaşalık arasında birtakım şairler ve yazarlar da sokaklara döküldü. Sonradan bunların bir kısmı evciklerine çekildi; bir kısmı da hâlâ sokakta, büyük kalabalığa yol göstermeye çalışıyorlar.

Her yeni sanat akımının yatağı olan Paris’te bütün bu olup bitenlerin bize ulaşmaması imkânsızdı. Tanzimattan beri bu gümrüksüz ithal rejimine alışmıştık. Böylece anlamlı anlamsız, güdümlü güdümsüz gerekli gereksiz, suratlı suratsız şiir ve sanat akımları da bizde ateşli temsilciler buldu. Bu arada fildişinden kuleye klasik saldırılar da unutulmadı.

Nedir bu kulede oturanların suçu? Kendi yaratılarına uyarak sânatlariyle başbaşa kalmaları mı? Kavga, sanatı ile başbaşa yaşayan şairin, toplum dışı bir yaratık sayılmasından ileri geliyor. Bir kere bir insan olan şairin toplumdan kopmasına, tımarhanelik olmadıkça hiçbir suretle imkân yoktur. İlle şu klasik Robinson örneğini mi hatırlamalı?

Şair kapandığı kulede sevgilerinden, acılarından mı söz ediyor? Demek ki insan varlığından sökülemiyen bu duyguları duyurmak zorundadır. Şair, bir daha bulamayacağı geçmiş günlerinin güzelliğini mi anlatıyor? Demek yaşadığı günlerde artık bir güzellik bulmuyor. Bir hayal ardından mı koşuyor? Demek avunmasını onda buluyor. Bütün bu yazıların okunması, onların toplumdaki bir hale cevap verdiğini açık olarak göstermez mi? Şu var ki toplumun sanatçı üzerindeki etkisi doğrudan doğruya değil de, değiştirme ve yerine başka şey koyma yoluyla olmaktadır. Bu etki, doğrudan doğruya, olduğu gibi kendini gösterseydi, hürriyet rejiminde hürriyet; felâket devrinde felâket; saadet devrinde saadet üzerine şiirler yazılması gerekirdi. Oysa tam bunun tersi olmaktadır. En güzel hürriyet şiirlerinin, türlü baskılar doludizgin giderken yazıldığı bir gerçektir. Yaşamanın tadını duyuran şiirler bu tadın kaçtığı, acıları anlatan şiirler de acıların unutulduğu zamanlarda yazılmıştır. Hangi şair sevdiği ölür ölmez hemen şiiriyle ağlamıştır? Ağıt yazılması için gözyaşının dinmesi, unutulup gitmesi gerektiğine şairlerin biyografyaları tanıklık eder. Bütün olup bitenlerin şiir kılığına girmesi işte hep o yerilen fildişinden kulede olmaktadır.

Bütün bunlar fildişinden kulesinde yaşayan şairin toplum dışında kalmayıp toplumun ta içinde yaşadığını değil de neyi gösterir? Sanatta kişilikleri incelenerek aydınlandıkça bu gerçekler daha da anlaşılacak, sanat değerinin olup bitenlere aynı tutmakla yetinmeyen veya onlara yön vermeyı çalışma yan eserlerde bulunabileceği sonucuna varılacaktır.

suut kemal

Roman için de böyledir. Bilmem dikkat edilmiş midir! En güzel savaş romanları 1918’den sonra yazılmıştır. Bunlar yıllarca okunup durdu. İkinci Dünya Savaşı, birincisinden daha korkunç olduğu halde birincisinin iham ettiği romanlara eş tek bir roman yazılmadı. Niçin? Çünkü İkinci Dünya Savaşı hâlâ bitmemiş, sıcağının ardından ardından soğuğu gelmiştir. Oysa Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ebedî sanılacak bir barış, bir rahatlık havuz dünyada esmekteydi.

Şu var ki fildişinden kuleyi yerenler, şairlerden ve bütün sanatçılardan içinde yaşadıkları toplumun sorunlariyle ilgilenmelerini, önceden kabul olunmuş belli düşüncelere göre o toplumun yönetimine yardım etmelerini, belli dâvalar için gönüllü yazılmalarını istemektedirler. İlk zamanlar, bu çağrıya uyan şairler romancılar, ressamlar oldu. Ama bugün her şey durulmuş, gürültü ile kuru fikirle, politika ile yaşayan bir eser çıkarılamıyacağı anlaşılmıştır. Birkaç partizan dışında, bir an için fildişinden kulelerini bırakan sanatçılar yine oraya dönmüşlerdir. Evrensel ve milletlerarası Brüksel sergisini gezenler 50 Ans d’Art Moderne pavyonunu dolaşmışlarsa büyük çoğunluğun zerre kadar anlamıyacağı soyut resmin nasıl geniş ölçüde yayıldığını, büyük çoğunlukça anlaşılması kolay olduğu halde, birkaç dâvalı ve iddialı resmin nasıl ilgisizlikle karşılandığını elbette görmüşlerdir. Böylece, sanatın herhangi bir dâvayı değil, sadece kendisini güttüğü bir kere daha meydana çıkmıştır. Bugün Fransa’nın en büyük şairlerinden sayılan Char, Michaux, Audiberti, fildişinden kulelerinde yaşamakta, Valéry’nin deyişiyle “dil içinde dil kurmak”tadırlar. İleri denilen toplumcu şiirin herkesçe anlaşılması gerektiğine, son yıllarda yazılan ileri şiirlerin ise, değil herkesçe, mutlu bir azınlıkça bile öyle kolay kolay anlaşılmadığına göre, ortada toplumculuktan ve güdümcülükten de eser kalmamış demektir.

Hem sanatçıya: “İçinde yaşadığı toplumu, çizilen program gereğince yaşatacaksın!” demeye ne hakkımız var! Onu, olup bitenin kağıda geçirilmesine zorlamak yetmiyormuş gibi bir dış tek bir görünüşün, tek bir dünyanın propagandacılığına zorlamak, topluma hizmet ederken, ruhu hürlük olan sanatı öldürmek olmaz mı? Karışmayalım sanatçının işine. ' Bize asıl zenginliği, şu içinde yuvarlanıp gittiğimiz dünyada değil, kendi dünyasında yaşayan sanatçı verecektir. Burada Proust’un şu sözlerini nasıl hatırlamamalı: “Tek bir dünyayı, kendi dünyamızı göreceğimiz yerde, sanatla ne kadar sanatçı varsa o tek dünyanın o kadar çoğaldığı, sonsuzlukta yuvarlanan dünyalar kadar birbirinden farklı dünyalarımız olduğunu görürüz.”

Bırakalım her sanatçı kendi dünyasını yaşasın. Çünkü o dünyalar, sonunda bizim olacaktır. 1 eylül 1958

Suut Kemal Yetkin
(Düşün Payı, 1960)
Gerçekedebiyat.com

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.