Yitik bir uygarlıktan ışımalar (3)

Yazarımız Mehmet Ulusoy Frederic Starr'ın Kayıp Aydınlanma kitabından yola çıkarak geliştirdiği düşüncelerini içeren ve büyük ilgi çeken yazılarının üçüncüsünü yayınlıyoruz.

news-details
Deneme

 

Beş: Batı merkezci tarihçi ve toplumbilimciler, Avrupa'da gerçekleşen modern uygarlığın temel niteliklerinden biri olarak, insan haklarında, kişi hak ve özgürlüklerde ifadesini bulan bireyleşmeyi, bağımsız birey olmayı özellikle vurgularlar. Bunun da kökeninde feodal toplumsal ilişkilerin temizlenmesi akılcılık ve bilim vardır. Evet, doğrudur ve önemlidir; Marks da, kapitalist modernleşmenin bir ögesi olarak bunu belirtir.

Konumuza dönersek, bireyleşme olgusu, örneğin 18. ve 19. yüzyılda niceliksel ve niteliksel düzey olarak neyse, ondan 6-8 yüzyıl önce Orta Asya'da da aşağı yukarı benzer bir düzeydeydi. Birinde gerileme diğerinde gelişme yönündeki eğilimleri dikkate almadan bir fotoğraf çekersek pek bir fark görülmez. Esas fark, kapitalist piyasanın ve meta ekonomisinin hızlı gelişmesine bağlı olarak 19. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren belirginleşmeye başlamıştır. Kuşkusuz bunun arkasında, Orta Asya aydınlanma birikimini de arkasına alan Aydınlanma, Bilimsel Devrim ve Sanayi Devrimi vardır.

Aklı esas alan, bağımsız, özgür düşünen, eleştiren, tartışan, sorgulayan, düşünce ve idealleri için her şeyi göze alan birey, gelişmiş pazar ekonomisinin, bilimin ve akılcılığın ayırd edici bir göstergesidir. Ticaretin ve imalatın ortaçağın en ileri düzeyini yakaladığı “Kayıp Aydınlanma” çağının toplumsal, kültürel ve düşünsel ikliminde her türlü bağımsız düşünce ve inancın savunucuları hem nitelik hem nicelik bakımından yeterince vardı. Üstelik Batı'daki en ileri örneklerini yer yer aşan düzeyde ve Batı Rönesansından 2-3 yüzyıl önce, Horasan Aydınlanmasının tipik bir olgusu olarak...

Ayrıca bu topraklarda inandığı doğrular uğruna hayatını feda etme erdemi olağan bir olaydı. Uğruna ölümü göze alma düzeyinde bilim ve gerçek aşkına öğretici bir örnek verelim. Şimdi anımsayamadığım, İbn Sina, El Biruni ya da Ali Kuşçu'yla ilgili okuduğum bir kitapta geçer olay. İktidarı ele geçiren, bilim karşıtı tutucu bir yönetimin birlikte içeri attığı bilim adamı öğrencisine şunları söyler: Bak oğlum, ben bilim alanında yapabileceklerimin zirvesine ulaştım, yaşım da ilerledi, bundan sonra bilime fazla bir katkım olmaz; ama sen gençsin, yapabileceğin daha çok şey var. Bunlar bizi sağ bırakmazlar. En iyisi bütün suçlamaları ben üstüme alayım, böylece ikimizi değil beni öldürsünler. Sen de eksik kalan bilimsel çalışmalarımızı tamamla, ilerlet ve insanlığa borcumuzu öde...

Bilim ve inanç uğruna öldürülen Hallacı Mansur, İmamı Azam Ebu Hanife, Uluğ Bey ve bütün yobaz saldırılara ve despotik baskılara direnen Hayyam, İbn Sina, Razi, Maverdi, Firdevsi, sadece buzdağının görünen kısmındaki büyük insanlardan simgesel nitelikteki bazılarıdır.

İşte Orta Asya-Horasan aydınlanmasının yarattığı bilim, kültür ve sanat enerjisinin öznesi, taşıyıcısı bu bilim insanı ve aydınlardır.

Farabi ve İbn Sina'nın, insan ruhunu inceleyen, psikoloji biliminin gelişmesine önemli katkılar yapan çalışmalarını bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Çünkü psikolojinin (ruhbilimin) gelişmesi, genellikle bağımsız, gelişmiş bireylerin, kişiliklerin varlığının sıradışı değil sıradan olaylar olmasıyla bağlantılıdır. Üstelik, bilindiği gibi, ruhsal hastalıkların sağaltımında müziğin rolünü bilen Farabi'nin, aşağıda daha geniş yer vereceğimiz, müzik felsefesine katkı yapan ve bazı müzik aletlerinin icadına öncülük eden rolünü unutmayalım. 

***

Altı: Modern bir uygarlığın ekonomik ve toplumsal sistemi olan kapitalizmin doğuşunda tayin edici etkenlerden birisi, ticaret sermayesindeki, esnaf ve zanaatkarın yaptığı işin büyük çaplı ve seri üretime sıçratacak yeterlikteki birikimdir. Avrupa'da bu sıçrama, Amerika'nın keşfi ve o kıtadaki Aztek, İnka ve Maya uygarlıklarında biriken büyün altın gümüş zenginliğinin tamamen yağmalanıp Avrupa'ya taşınmasıyla gerçekleşmiştir. Ticaret burjuvazisini sanayiciye dönüştüren büyülü anahtar ve kritik gelişme budur.

Peki, Horasan-Orta Asya'da durum neydi? Dönüm noktasını oluşturan Amerika'nın keşfedildiği 1492'ye kadar bu bölgede birikmiş ticaret sermayesi, yani büyük zengin tüccarlar hem sayı hem de sermaye gücü olarak Avrupa'dan çok çok ilerideydi; girişimci birey dersek fazlasıyla vardı. Eksik olan ya da engel oluşturan neydi? Kuşkusuz bu sorunun yanıtı, uygarlığın bir coğrafyadan diğerine kaymasının kritik nedenini oluşturur.

Birinci önemli neden, İbn Haldun'un tarih felsefesinin de esasını oluşturan, uygarlıkların tarihsel yükseliş ve düşüş yasasına bağlı olarak, 13. yüzyıldan itibaren, bilim, atılım-girişim ve yaratıcılık ruhunun ve tutkusunun sönümlenmeye, gerilemeye başlamasıdır. Yani üretici güçler, yorulmuş, kabuk bağlamış, yenilik, araştırma ve değiştirme tutkusunu, dinamizmini yitirmiştir. Gazali'yi büyük ve popüler yapan bu önlenemez geri çekilme ve düşüş eğiliminin felsefesini ve ruhunu temsil etmesidir. İkinci neden ise, yükselen bir uygarlık dinamizmi olarak, Batı'nın Latin Amerika'yı yağmalaması sonucu elde ettiği birikimle teknolojisini geliştirmesi ve bununla, Çin, Hindistan ve Avrupa arasında deniz yolunu keşfederek İpek Yolu ticaretinin önemini yitirmesine yol açmasıydı.

Tekrar vurgularsak, buradaki tarihsel nesnellik, bütün uygarlıkların yaşadığı genel bir yorgunluk, enerji yitimi, çürüme ve çöküştür. İçsel etkenle, dışsal etkenin birleşmesi, kaçınılmaz sonucu belirledi. Uygarlık merkezinin İpek Yolu ekseninden Avrupa ve Atlantik eksenine kayması ile bütün o büyük göz alıcı birikim, Anadolu'da Selçuklu ve Osmanlıyla kısmi bir canlanma umudu doğmuşsa da, İslam uygarlığının ana gerileme eğilimini değiştiremedi ve 18. yüzyıla kadarki yaklaşık 5-6 yüzyıllık bir süreçte dağıldı, çürüdü ve küllere gömüldü.

Anadolu insanı, bu parlak kültürel dönemin izlerine yer yer Binbir Gece Masalları'nda, Mevlana, Hacı Bektaş ve Anadolu bilgelerinin, dervişlerinin kıssalarında, “bir zamanlar”la başlayan halk öykülerinde, efsane ve masallarında rastlayabilmektedir. Kuşkusuz bunlar, kökleri bin yıl öncesinde, üstü küllenmiş, kalın bir sis perdesinin gerisinde kalmış, gerçek içerik ve anlamından saptırılmış, büyük tarihin ipuçlarıydı. Asıl sorun, bu izleri kaynağına kadar iz sürerek araştırmak ve gerçeğe ulaşmaktı.

Oysa, Avrupa Rönesansı ve Aydınlanması, 1500-2000 yıl öncesinin Yunan-Roma köklerinin dalgalar halinde döne döne ve didik didik edilerek araştırılıp aydınlığa çıkarılmasıyla gerçekleşmiştir.

Dolayısıyla öncülüğünü 20. yüzyılın başlarındaki Sovyet Devrimi, Türk, Çin ve İran ulusal devrimlerinin oluşturduğu Avrasya uygarlığı süreci önümüzdeki bir dizi rönesans ve aydınlanma atılımıyla ilerleyecektir.

Bir uygarlığın gelişkinlik düzeyi, öncelikle onun ulaştığı düşünsel-felsefi, etik ve estetik düzeyle; doğayı/dünyayı değiştirmede ulaştığı yaratıcılık, özgünlük ve bunların ürünü sanat ve teknikle; ürettiği maddi ve manevi değerlerin niteliği ve zenginliğiyle ölçülür. Özellikle bol miktarda var olan mermer ve granit taşının kullanıldığı Anadolu merkezli, Yunan, Roma ve diğer Akdeniz uygarlıklarının taş ve mermer yapıtları, sanat ve anıtsal eserleri doğanın yıpratıcı etkisine dayanarak bugüne kalabilmiştir.

Oysa, mermer ve benzeri bir malzemenin olmadığı Orta Asya'da son derece görkemli ve anıtsal mimari yapılar, tuğla ve kerpiçten yapılmaktaydı. Bu nedenle kültür ve sanat eserlerinin bugüne ulaşan bütün biçimleri, ağaç işlemeleri, halı ve kilimler, bulunabilen kayalık mekanlardaki heykel, oyma/kabartma ve duvar resimlerinden oluşmaktadır. Aslında, sadece demir ağırlıklı madenlere, halılara, duvar resimlerine ve taç kapı bezemelerine bakarak bile kültür ve sanat üzerinden Orta Asya uygarlığının, ondaki estetik duyarlılığın, inceliğin ve zevkin düzeyini kavramak mümkündür.

Diğer bütün olağanüstü etkileyici mimari yapıtlar, rüzgarın, karın ve yağmurun etkisiyle ve Moğol istilasının yarattığı korkunç boyutlardaki yıkıcılığın sonucu harabe yığınlarına dönüşmüştür. Yazarın betimlediği gibi, “ortaçağ yazarlarının uzun uzadıya tarif ettikleri tüm abidevi ve mütevazi yapılar arkalarında bir toprak yığını bırakarak yok olmuşlardır” (60). Orta Asya kentlerinin bir diğer düşmanı ise depremlerdir. 500 bine yakın nüfusuyla döneminin en büyük, Roma ve Bizans'tan daha kalabalık, kentlerinden Nişabur'un, -Merv ve Balh de benzer büyüklükteydi- iki kez yerle bir olduğuna (1115, 1145) tanık olunmuştur.

Sultan Sencer'in (1086-1157) bugün Türkmenistan/Merv'de bulunan müthiş çift kubbeli türbesi

Yedi: Bilgi-bilim tutkusu, yeni şeylere karşı büyük öğrenme merakı, farklı din-mezhep ve inançların bir arada, yan yana yaşamasının yarattığı hoşgörü kültürü ve hümanizm; bütün bunların kaçınılmaz toplam sonucu sanatsal yaratıcılığın ve sanatçı bireylerin ortaya çıkmasıdır. İslam öncesinde yüksek düşünsel-felsefi birikimle bağlantılı olarak, şiirde, resimde, müzikte çağının en yüksek düzeyini temsil eden sanat, İslamla birlikte, özellikle “suret”in yasaklanmasına rağmen yaratıcı etkinliğini aksatmadan sürdürmüştür. Özellikle zengin dihkanların saraylarının duvarların süsleyen resim sanatı (freskler) çağının zirvesini oluşturuyordu.

Buhara hükümdarlarının sarayı olan Varahşa'nın kabul odasındaki duvar resinleri Orta Asya Türk resim üslubu ve motiflerini yansıtması açısından önemlidir. “Araplar gelmeden önce bu resimlerde gayet gerçekçi jaguarlar, mitolojik yaratıklar, avlanma sahneleri, merasimler, ulusal destanlarda sözü edilen hükümdarlar çok fazla yer almaktadır.” Arap-Kuteybe istilasından sonra inşa edilen ve Kuteybe'nin ölümünden sonra genişletilen sarayda, “Kenar süslemeleriyle zenginleştirilmiş bu geniş duvar resimlerinde muhtelif dinlere hayret uyandıracak kadar çok sayıda atıf vardır. Buhara hükümdarları Zerdüşt ateşine tapınırken gösteriliyorlardı. Muhtemelen Budizme ait çıplak Hint ilahları fillerin üzerinde vahşi yaratıklarla savaşırken resmedilmişlerdi” (s.176).

Gazali ile birlikte akılcılığın geri çekilip inancın (vahyin) egemen hale geldiği 1200'lerden ve Moğol işgalinden sonra, Uluğ Bey ve Ali kuşçuların çabaları dışında, felsefe ve bilimdeki gerileme kesintisiz devam etti. Ama sanatsal etkinlik, müzik, şiir/edebiyat ve resimde canlılık, özellikle Timurlu hanedanlığının sonlarına, Hüseyin Baykara'nın ölümüne kadar sürdü. Bu 15. yüzyıla Timurlu Rönesansı yüzyılı dendiğini de vurgulayalım.

Bölgenin tamamında, özellikle Uygurlar bölgesinde Budist mabedi olarak düzenlenmiş mağara duvarlarındaki olağanüstü gelişkin ve etkili resim ve kabartmalardan da görüleceği üzere, resim sanatının İslamiyet öncesi kültürlere uzanan derin kökleri vardır. “Geç dönem ortaçağın en büyük ressamlarından birisi Afganistan'ın Herat kentinden olan Kemalettin Bihzad olup zarif kitap süslemeleri ve minyatürleri bugün İslam sanatının zirvesine örnek olarak gösterilmektedir” (s. 57).

Orta Asyalıların Helenistik Yunan üstatlarını geride bırakıp Avrupalılara yol gösterdikleri alanlardan birisi de müzik kuramı ve uygulamasıdır. “İslamın gelmesinden çok önce telden ses çıkarmak üzere yayı icat etmişlerdi. Çin, Hindistan ve Batı'ya hızla yayılan bu icada bakılarak Orta Asya'nın kemanın anayurdu olduğu söylenebilir.” Tüm çağlara seslenen bizde Yunus Emre ile karşılaştırılabilecek İran'ın en büyük ulusal şairi Rudeki (858-941) aynı zamanda müthiş bir müzisyendi. Yetenekli bir udi olan filozof Farabi “Kitab'ül Musiki el-kebir” (Büyük Musiki Kitabı) isimli bir eser kaleme almıştır. Müzik kuramının yapı taşlarından biri olarak görülen “bu eser Latinceye tercüme edilerek Avrupa'nın musikiye bakış açısını derinden etkilemiştir” (s.65).

Hem hekim hem de müzikolog kimlikleriyle İslâm tarihinin önemli kilometre taşlarından olan Zekeriya er-Razî (854–932), Ebu Nasır Farabî (870–950) ve İbn-i Sina (980–1037) müziğin tedavi edici etkisini incelemişlerdir. O zamandan başlayan “müzikle tedavi” geleneği, Selçuklu ve Osmanlı şifahanelerinde devam etmiştir.

Farabî, müziğin insan bedenine ve ruhuna olan etkilerini incelemiştir. Onun en büyük özelliklerinden biri “kanun” sazını icat etmiş olmasıdır. Gizemli bir kişilik olarak tarihe geçen Farabî, bir gün bir müzik meclisinde bulunur. Meclisteki kimse onu tanımaz. Farabî, torbanın içinden bir çalgı çıkarır, aleti kurup çalar. Meclistekiler gülmeye başlarlar. Ardından aleti söküp başka bir tarzda çalar. Bu sefer kapıcıya varıncaya kadar, mecliste bulunan herkes uykuya dalar. Hatta denilir ki, Farabî meclistekileri uykuda bırakıp oradan ayrılır.

Farabi'nin öğrencisi sayılan İbni Sina da (980–1037) müziğin insan bedeni ve ruhuna etkisini incelemiştir. Tedavinin etkili olması, hastanın aklî ve ruhî dengesini artırmak için çevresinin sevimli, moral verici hale getirilmesi gerektiğini keşfetmiş, bunun için de müzik dinletmenin en etkili yollardan biri olacağını savunmuştur. Araştırmalarında kaynak olarak sık sık Farabî’ye başvuran İbn-i Sina, müzik notalarının insanın ruh hallerindeki iniş çıkışları temsil ettiğini tespit etmiştir. Ona göre müziği bize hoş gösteren, işitme gücümüz değil; o besteden çeşitli telkinler çıkaran kavrayış yeteneğimizdir. Yani, müziğin bizde uyandırdığı duygulardır.

Müzik biliminde, müzikle ilgili icâtlarda, tıpta, astronomide ve fizik biliminde engin bir birikime sahip olan Farabî, bu bilimlerin birbirleriyle ilişkisini, özellikle müziğin diğer bilimlerle bağını araştırmıştır. Hatta kesin bir bilgi olmasa da, Farabî’nin makamların etkilerinden şu şekilde sözettiği söylenir:

Rast makamı: İnsana neşe ve huzur duygusu verir. Rehavî makamı: İnsana sonsuzluk düşüncesi verir. Kuçek makamı: Hüzün, elem, keder duygusu verir. Büzürk makamı: İnsanda korku hissi uyandırır. Isfahan makamı: Hareket kabiliyeti ve güven hissi verir. Neva makamı: Lezzet ve ferahlık duygusu verir. Uşşak makamı: Gülme duygusu uyandırır. Zirgüle makamı: Uyku hali verir. Sabâ makamı: Cesaret ve kuvvet verir. Hüseynî makamı: Barış, sakinlik ve rahatlık hissi verir. Hicaz makamı: Tevazu, yani alçakgönüllülük verir.

***

Sekiz: İslam mimarisinin ayırd edici bir özelliği haline gelmeden asırlar önce kubbe türleri özellikle büyük ölçüde kentleşmiş olan Orta Asya'da ve Farsça konuşulan bölgede hemen her tarz inşaatta kullanılmıştır. “Afganistan'daki büyük Budist merkezi Mes Aynak ve Ceyhun vadisindeki diğer bölgelerde, sadece geleneksel yuvarlak kemerler değil, aynı zamanda sivri kemerler de yer almaktadır. Avrupa'daki sivri Gotik kemerin tarihi on birinci asırda, Normandiya bölgesindeki Caen şehrinde inşa edilmiş olan Saint-Etienne kilisesine dayanır. Bu kiliseden az bir zaman önce yapılan Milan'daki San Ambrosio Kilisesi ile İtalya'nın kuzeyindeki bir kaç kilise daha bu kemer tipinin Doğu'dan, yani Orta Asya'dan geldiğini göstermektedir” (s.77).

Kubbenin Orta Asya kökenli oluşunun nedenini mantıklı ekonomik bir gerekçeye dayandırıyor yazar: Hayvancılık ve özellikle demir madeni işlemeciliği (kılıç, at koşum takımları ve türevleri üretimi) ile ormanlar tükenmeye yüz tutmuş, Mezepotamya ve diğer uygarlıklardaki gibi ağaç ihtiyaçları karşılanamaz hale gelmiştir. “Çatı kirişi olarak kullanılacak tahtanın [buna yuvarlak kalas anlamında 'düğer' demek daha doğru] bulunamaması üç bin yıllık Türkmenistan'daki Gonur Tepe gibi bazı ilk kentlerdeki ustaların çatıları tuğla kullanarak kubbe şeklinde yapmalarına yol açmıştır. Efrasiyab (Semerkant), Merv ve Ürgenç'te odun bir ara oldukça yaygındı, ama sonra nadir bulunan bir mala dönüşmüştür” (s.83).

Bu ekonomik neden kubbenin yaygın bir mimari biçim olmasında kuşkusuz önemli bir belirleyicidir. Ancak eksik bir açıklamadır; çünkü bu mimari anlayışın ve üslubun gerisinde, ekonomik ve teknik bir uygulamanın ötesinde, göktanrıcı bir evren tasavvuru ve inancı vardır. Değilse kubbe yerine rahatlıkla başka bir mimarı biçim de geliştirilebilirdi. Türk kozmogonisi (evren tasavvuru) dediğimiz bu felsefe, Orta Asya mimarisine yücelik duygusunu, anıtsallığını kazandıran temel etkendir. Gök Tanrıyla özdeşleşmiş “Gök kubbe”nin günlük yaşamdaki izdüşümü ve simgesel biçimi olan çadır, kubbe mimarisine geçişin temel esin kaynağıdır. Çağının mimari sanatının en üst biçimini temsil eden “Sultan Sencer'in Merv'deki türbesi, çift kubbeli olup başkentten tüm gün süren seyahat boyunca görülebilecek olan bu türbe Batı'daki kubbeli yapılara örnek teşkil etmiştir.”

Horasan ve Seyhun-Ceyhun yatağının, henüz Batı'da olmayan kent kimliğini yüksek düzeyde taşıyan, Bizans surlarının 5-10 katı uzun kare biçimli surlarla çevrili büyük kentlerinde sanatın düzeyi, mimarinin dışında özellikle iki noktada eşsizdir ve göz kamaştırıcıdır: Birincisi, en az dört cephede yer alan kente girişlerdeki büyük Taç Kapılarındaki bezemeler ve süslemeler, kentin kültürel düzeyini yansıtan bütün boyutları ve zenginliğiyle çarpıcıdır. Orta Asya kültürünün Taç Kapılarda yoğunlaşan dehasının Anadolu'daki devamı Divriği Ulu Camii ve Şifahanesi Taç Kapılarında olanca büyüleyiciliği ile ortaya çıkar.

Kubbeye ek olarak zafer anıtı amaçlı dikilen yüksek kuleler ise, bugünkü minarelerin atasını oluşturmaktadır. Sekizgen ve yer yer silindirik, dış yüzü işlemeli yüksek zafer ve güç simgesi olarak dikilen ve hükümdarların halka duyurularının yapıldığı anıtsal yükseltilerdir bunlar. Daha sonra İslamla birlikte minarelere esin kaynağı olmuş, giderek diğer işlevlerini yitirerek sadece minare işleviyle sınırlanmıştır (bk: resim 16).

İkincisi, sadece sarayları değil, bütün dihkanların ve orta halli insanların evlerinin salonlarını süsleyen olağanüstü canlılıktaki duvar resimleridir. Önemli yapıların sağlamca sıvalı duvarları parlak desenler ve figür resimleri ile süslenmiştir. Bu süsleme geleneği zengin kesimden orta sınıfa geçmiş ve İslami dönemde de devam etmiştir. Mütevazi evlerin bile duvarları ve zeminleri her yerde bulunabilen, üzerinde renk cümbüşünün olduğu dokuma yer ve duvar halıları ile süslenmiştir. Halılardaki desenler ve figürler, basit süsleme ögeleri değildir; gerisinde Türk mitolojisinin, efsanelerinin, destanlarının en az bir kaç bin yıllık simgeleşmiş anlatımları vardır.

Bu sanat tarzı Selçuklular döneminde Anadoluya aynen taşınmıştır. Beyşehirde'deki Kubadabad Sarayındaki eşsiz duvar resimleri bunun ilk akla gelen örneğidir. Yakın tarihlere kadar, İslami yobazlığın etkisinden uzak, mutlaka bir misafir salonu olan orta halli bir Anadolu köy evinin salonu Türk hayvan sanatı üslubunu yansıtan, Köroğlu destanının, Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı gibi büyük aşk hikayelerinin, savaşların, kahramanlık destanlarının figürleri ile süslenirdi.

***

Tüm bunlar, Orta Asya'da kökleri derinlerde ve gelişmiş bir kent hayatı olduğunun, dolayısıyla büyük bir uygarlık kültürünün ve sanatının göstergesidir. Aslına bakılırsa bölgenin kentlilik geleneği neredeyse MÖ üç bin yıl öncesine kadar uzanmaktadır. Kentlilik, ağırlığını Türklerin oluşturduğu hayvancılığı ve tarımı birlikte yapan topluluklarla, ağırlığını Sogtların oluşturduğu tüccar toplulukların bir araya gelmesi ve birbirini tamamlayan dinamik bir birlik oluşturmasıyla başladığı söylenebilir. Kuzeyin ve güneyin en nitelikli unsurlarını birleştiren böyle büyük bir sentezin bir benzerine antikçağ ve ortaçağda rastlamak olanaksızdı.

Toprak altına gömülü bin yıllık yitik uygarlık gerçeğini Kayıp Aydınlanma kitabı şu çarpıcı bilgi ve yorumla veriyor: “Dört bin sene önce Bronz Çağı'nın surlarla çevrili Gonur Tepe ve Margus gibi Merv civarında kale kentleri gayet mamurdu. Yeni kazılar, bu geniş dikdörtgen surlara sahip kasabaları ve aynı zamanda içlerindeki sarayları, mabetleri, kamu binalarını, çarşıları ve yerleşim yerlerini ortaya çıkarmıştır. Bu bulgular mimarinin uzun zaman önce sadece amaca hizmet etmenin çok ötesine geçtiğini göstermiştir. Sadece bir kaç asır sonra Afganistan'da kalan Kandahar'ın Mundigak bölgesinde yaşayan Bronz Çağı'nın keyfine düşkün halkı Mezepotamya Zigguratına benzeyen devasa bir mabet inşa etmişti” (s.78).

Dört-beş bin yıl önceki Sümerdeki, Tanrıya yakın olmanın, onu kutsamanın ve gücün simgesi olarak inşa edilen Ziggurat ile Kandahar'daki benzerinin ve Semerkant-Horasan bölgesindeki minarenin atası yüksek kulelerin tek bir ortak anlamı vardır: Türk-Altay kökenli Gök (Kök) Tanrı inancı ve kozmogonik (evrensel) felsefesi. Kökü çok daha derinlerde olan Altay kültürünün bu tek tanrı (monist) inancı ve kültüyle köleci Ortadoğu kökenli Arap-İslam inancı ve kültü, tek tanrı inancında buluşurken başka bir çok noktada çatışan büyük bir kültürel enerji yaratmıştır. Göktanrıcı felsefenin Orta Asya Aydınlanmasındaki yansıması İbn Sina'nın öncülük ettiği Doğa-Tanrıcı (panteist) yönelim taşıyan İşraki (Doğu kaynaklı) felsefesidir.

“Şark” sözcüğünden türeyen “İşrak”, hem “güneş doğudan doğar”, “ışık/aydınlık doğudan gelir” anlamında, hem de güneşin doğuşu sırasındaki ışıma, aydınlanma, parlama, tan ağarması anlamında bilginin doğrudan içe doğması, iç aydınlanmasıyla gerçeğe ulaşmanın felsefesi olarak (İşrakiyatçı) Doğucuydu. İşrakiliği Sühreverdi özgünleştirdi ve felsefi olarak yetkinleştirdi. Öte yandan Anadolu'da bu felsefenin panteist niteliğinin daha gelişmiş biçimini İbni Arabi ve Şeyh Bedreddin'de görmekteyiz.

Orta Asya uygarlığının Bronz Çağının da öncesine kadar giden kentleşme düzeyi, kitabın yazarına göre, İndüs vadisinde Harappa ve Mezopotamya'da Sümer uygarlıklarının ortaya çıkmasından kısa bir süre sonra gerçekleşmiştir. Bu bilgiler doğruya yakın olmakla birlikte, diğer bir çok tarih verilerine göre bu üç uygarlık merkezi de aynı kaynaklı kavimsel göç dalgalarının ürünleri olan eşzamanlı diyebileceğimiz uygarlıklardır. Son tarihi araştırmaların ortak bir kabulü olarak, Sümerler ve Harappalılar Altay kökenlidirler ve aşağı yukarı bin-ikibin yıllık bir Orta Asya / Seyhun-Ceyhun havzası evresinden sonra yaklaşık 3500-4000'lerde sözkonusu bölgelere yerleşmişlerdir. Yine tarihsel bilgiler, Sümerlerin Orta Asya/Aratta'da geliştirdikleri bir kent-öncesi kültürle Fırat-Dicle havzasına geldiklerini gösteriyor. Dolayısıyla Orta Asya kentlerinin oluşum tarihiyle en azından diğerlerininki zamandaştır diyebiliriz.

Kitaptaki bilgiler de bunu doğrulamaktadır. Yazarın vurgulamasına göre, Gonur Tepe ve Margus kazılarını yapan arkeolog Victor Sarianidi Orta Asya'daki Ceyhun Vadisinin, Nil, İndus, Fırat-Dicle vadilerinden sonra kent uygarlıklarının ortaya çıkışında dördüncü noktayı oluşturduğunu öne sürmektedir. Kazılar, en eski Orta Asyalıların dünya uygarlığının diğer üç bölgesiyle geniş ticari ve kültürel ilişki içinde olduklarını kanıtlamıştır.

***

“Kayıp Aydınlanma” kitabı bağlamında yaptığımız bu uzun eleştiri ve yorum denemesi, kuşkusuz Türk aydınını doğrudan ilgilendiren, ulusal ve demokratik devrimimizin çok temel bir sorununu gündeme getirip tartışmayı amaçlamaktadır. Bu temel sorun şuydu: Türkiye'nin geçen 100 yıllık süreçte uluslaşma ve aydınlanmasını, demokratikleşmesini tamamlayamamasının nedeni neydi? İkinci olarak, 1980'lerde başlayan karşıdevrimle, emperyalizmin ayartıp örgütlediği Siyasal İslamcılık ve tarikatlar ile vurguncu, asalak ve rantçı mafyatik güçler ittifakının iktidar oluşunun ve bu kadar süre iktidarını korumasının belirleyici nedenleri nelerdi?

Bu iki sorudan yola çıkıldığında, başka yerlerde de döne döne vurguladığım gibi, Türk aydınının hâlâ aşamadığı iki temel zaafı ortaya çıkmakta. Birincisi, daha ileri bir deneyim ve düşünceyi temsil ettiği için Batı aydınlanması ve ulusal demokratik devrimlerinin özünü yeterince kavrayamamaktır. İkincisi de, bunun karşıtı gibi görünse de aslında tamamlayıcısı olan, ulusal-tarihsel kökleri önemsememektir.

Daha çok ilerici aydınlara özgü bu zaaf, muhafazakar aydınlarda tam tersi yönde işlemiştir: Batı'nın aydınlanma ve ulusal demokratik devrim gerçeğini kabul etmek istemediği için kendi ulusal-kültürel tarihine gömülürken, ulusal kimliğin omurgası olan Türk kimliği ve kültürel kökleri yerine İslami-feodal (Arap-Fars-Osmanlı) kimliğe sarılmıştır. Böylece uluslaşma ve demokratikleşmenin dinamiklerine karşı ortaçağ gericiliğinin dinamiklerinin teori ve edebiyatını yapmışlardır. Her iki eğilim de aydınlanma, uluslaşma ve demokratik (toplumsal) devrim bütünlüğüne -biri Batı'dan, diğeri Doğu'dan- karşı çıkarak gerici bir rol oynamışlardır.

Günümüz gerçekliğinden baktığımızda ulusumuzu, tam da emperyalizmin istediği biçimde uzlaşmaz, birleşmez kamplara bölen ve tam bir kısır döngüye hapseden bu sahte ikilem tuzağının aşılması yukarıdaki zaafların aşılmasıyla bağlantılıdır. Sahte ikilemin kampları birbirini karşılıklı besleyerek, güçlendirerek, meşrulaştırarak, sonuçta tam da bunu isteyen emperyalizmin değirmenine su taşımaktadır. Yazımızdaki bütün yorum ve düşünceler, ulusumuzun yaşadığı söz konusu bu kördüğümün çözüm anahtarına ilişkin tarihten bazı ipuçları bulma amaçlıdır. Türk halkının bilincini, bilinçaltını, gönlünü fethetmenin yolu buradan geçmektedir. Bunu önemseyip temel bir görev olarak önüne koymayan hiç bir gücün, programda ve söylemde ne kadar mükemmel şeyler vaadederse etsin, başarılı olması mümkün değildir.

Tarih, ileri doğru yaşanır, geriye doğru öğrenilir. Geleceğe yönelik, daha ileri ve anlamlı bir yaşam kurabilmek için, tarihi geriye doğru derinlemesine öğrenmek gerekiyor. Gelecekle ilgili ideallerimiz, projelerimiz ne kadar bilinçli, berrak ve gerçekçi ise, geçmişe dönük derinleşme ve öğrenme arzu ve cesaretimiz de o kadar yüksek olur. Tersi de aynı şekilde doğrudur ve bunu tamamlar: Geçmişi ne kadar derinden kavrar ve çok yönlü araştırır ve öğrenirsek, o tarihsel mirasın içinden geleceği kuracak maddi-manevi malzemeyi, değerleri ve yöntemleri de o kadar doğru seçeriz.

Geleceğin enerjisi tarihin içinde gömülüdür; onun ortaya çıkarılıp geleceği aydınlatan bir kılavuza dönüştürülmesi ise bugünün, bizim yetenek ve hünerimize bağlıdır. Geleceğin treni tarihi dolanarak ilerler, makinisti ise günün aydınıdır.

 Mehmet Ulusoy
Gerçek Edebiyat

Sosyal Medyada Paylaş

author

Mehmet Ulusoy

gercekedebiyat.com yazarı, mhmtulsy@gmail.com

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..