Ölümcül bir aşktan kurtulma çabasından bir an

news-details
Öykü

Can çekişen aşkları da vurmalı
vurmalı ve 'sıradan bir intihar' süsü vermeli
 
Akif Kurtuluş

Kahvede, pencereden sokağı seyrederken gördüm seni. Sen miydin? Bundan emin değilim ama yerimden fırladım. İki erkeğin arasındaydın. Hızla yürüyordunuz. Yalnızca kısa sarı saçlarını gördüm. Mutlaka sendin.

Bir zamanlar, evimde bulunan “Generallerin Sonu Şah ve Somoza Gibi Olacak" başlıklı bildiriler ve bir tabanca ile yakalanmadan ve hapis yatmadan önce birlikte gittiğimiz bütün yerlerde, pastanelerde, barlarda seni aramıştım ve en sonu dün buluşabilmiştik. Sarı saçlarını görmek için, yüzünü görmek için, ben geldim demek için, sokaklarda arkadan gördüğüm bütün sarı saçlı kızların önüne geçiyordum ve aptalca yüzlerine bakıyordum. Ama hiç biri sen değildin. Boşunaydı. Belki senin hâlâ bir erkekle birlikte olmadığını  düşünüp seviniyordum. Ama şimdi, tam senlik bir hareketle elinle alnına düşen saçlarını geriye savururken, masada arkadaşlarla koyu bir söyleşiye dalmışken birden seni görüyorum işte. -Onlara neredeyse senden söz ediyordum. En sonu izini bulduğumu, dün buluştuğumuzu, bir erkek arkadaşın var mı dediğimde yok, dediğini.­­-

Kabaca izin isteyerek kahvedeki arkadaşların yanından fırladım. Utanmadan aptalca sokakta peşinize takıldım. Oysa siz nasıl da hızlı yürüyordunuz. İki erkeğin arasındaydın. Deri mont giymiş iki erkek. Sen aralarında büyük bir uysallıkla gidiyorsun. Onların uzun adımlarına hızlı adımlarla yetişmeye çalışarak. Ama bu gerçekten sen misin? Dün bana yalan söylemiş olamazsın. Hiç yalan söylemezdin çünkü, bununla övünürdün. Ama bu sen olmayabilirsin. Çünkü yüzünü göremedim daha. Yaşadığım sayısız yanılgılardan biri olabilir bu. Emin olmalıyım. Ama hayır! Saçlarını yeni kestirmiştin. Düz, sarı saçlarını yeni kestirmiş ikinci bir sarışın; bunu ne kadar isterdim! Ama o ağır kalçaların yüzünden biraz yalpalayarak yürüyüşün; nasıl da sensin.

Birden adımlarımı hızlandırarak sizinle aynı hizaya geliyorum. Beni görmemen için başımı hemen size çevirmeyerek. Ama sen, yüzün saçlarının arasına gizli. Yere bakıyorsun. Birden kalbim her şeyi anlıyor. Paslı bir bıçak yemiş gibi sızlıyor. Ama bu hâlâ sen olmayabilirsin. Sen olduğundan emin olmam için yüzünü görmem gerek. Bunun için de yüzünü bana dönmelisin. Ya da ben biraz daha koşup önünüze geçmeliyim. Buna ise ayaklarım bir türlü yanaşmıyor. Birden bütün kanım kalbimde toplanıyor, kanın akacak yeri yok, damarlarım tıkanıyor. Sonra tüm bedenime, bir Şırınga dolusu uyuşturucunun yayılışı gibi tatlı bir zehir tadı, bir rahatlama yayılıyor. Çünkü, sen, yüzünü bana doğru çeviriyorsun, saçlarını işte o alışkın hareketle alnından uzaklaştırırken yüzüme bakıyorsun.

Bu sensin! Bu sensin! Mayhoş bir aldatılmışlık duygusuyla titriyorum. Bu sensin işte.

Peki, bu iki kılıksız gencin arasında ne işin var? Bunlar kim? Ama hayır, belki arkadaşlarındır, eski okul arkadaşların, daha aranızda hiçbir şey geçmedi, geçmeyecek. Belki aptalca bir kuruntu benimkisi.

Ama böyle akşamın köründe iki hırpani kılıklı gencin arasında?..

Ne yapacağımı bilemeden yaralı kalbimin gümbürtüsünü beynimde duyumsayarak kısa bir süre durup arkanızdan bakıyorum. Sokağın başına doğru uzaklaşıyorsunuz, hızla, aynı tempoda. İnceden yağan yağmur dinmiş. Kaldırımlar ıslak. Sokak kalabalık. Akşam oluyor. İnsanlar nasıl da her şeyden habersiz? Bir gölge gibi hayatın ortasında devinip duruyorlar. Sen iki erkeğin arasından yürüyorsun. Ben de arkanızdan, bir gölge gibi, dayanılmaz bir istekle, büyük bir hafiyelik iç güdüsüyle, kendime daha büyük acı çektirmek için. Belki de gerçeği bizzat öğrenip ne yapacağıma karar vermek için.

Sokağın başına, caddeye bakan yere yaklaşıyorsunuz. Otomobillerin park ettiği o daracık yerden geçerken sakallı olanı kalbime saplı paslı bıçağı kavramış iyice çeviriyor. Senin başın nasıl da önde. Utanıyor musun? Beni gördün mü? O küçük, kısa bakışınla. Arkanızdan geldiğimi biliyor musun? Cezaevine onca mektuplarıma en küçük bir yanıt bile vermeyen senin peşinde. Üstelik dün bana yalan söyledin ve böyle iki kılıksız çocuğun arasındasın. Elini sırtına koyan çocuğun ensesine uzanan futbolcu saçları var. Nike ayakkabılar giymiş, eskimişler ve yeniden boyanmış, deri montu ne kadar çocukça; belinde güreşçi kıspeti gibi kemeri var. Başını bazen yana çeviriyor ve seyrek sakallarını görüyorum.

Caddeden aşağıya, bulvara doğru iniyorsunuz. Sen ikisinin arasında. Solundaki biraz uzak duruyor senden. Sana dokunmamaya dikkat ediyor. Sağdakiyle ise sürekli birbirinize dokunuyorsunuz. Ama el ele tutuşmuyorsunuz. Niçin? Evet el ele tutuşmuyorsunuz. Belki gerçekten aranızda bir şey yok. Eski okul arkadaşı ya da iş arkadaşındır.

(Her sabah sen işe giderken beni de uyandırırdın. O küçük dairemizde. Gecenin uykusuzluğunu atamamış ağır çıplak bedenimi öperdin. Ben uyanamamış numarası yapardım otobüs durağına dek seninle yürümemek için, ama sen bir bardak soğuk'su serperdin üzerime. Sonra fırlar mutfağın kapısında sıkıştırırdım seni. Ve daha kapıdan çıkmadan ayakkabılarımız giyinik el ele tutuşurduk. Ellerimiz kenetli, bir salıncak gibi çocukça sallayarak durağa yürürdük. Otobüs durağında bırakırdım seni işsiz ben. Tekrar yatağa dönmek için, öğleye dek uyumak için. Ama durakta çoğu kez aldatıp beni de bindirirdin otobüse. Kızılay'a, işyerinin kapısına dek el ele giderdik.)

El ele tutuşmuyorsunuz hayır, omzuna astığın çantanın askısına geçirmişsin parmaklarını. Belki de beni gerçekten gördün. Bunun için çok korkuyorsun, çünkü beni iyi tanıyorsun, ama belki de her şeyi göze almış arsız bir cesaretle sevmiyorsun; yüzüme karşı söylemen gereken şeyi tesadüfen ben görmüş oldum. Ama arkanızdayım, sizi takip ediyorum. El ele tutuşmanızı bekliyorum. Bir sevgili olduğunuzu kanıtlamanız gereken bir hareket yapmanızı. Bunun için arkanızdayım. Tık nefes olan ciğerimle, kalbimde kocaman bir bıçakla, bazen sizi gözden kaybettiğimi sanıp azmış erkek kedi gibi koşarak, uzun pardösümü sürükleyerek bütün hareketlerinizi bir kamera gibi gözleyerek...

Caddeyi karşıya geçmek için ışıkta duruyorsunuz. Ben bir mağazanın vitrinini seyreder gibi yapıyorum. Sonra siz karşıya geçiyorsunuz, arkanızdan ben. Işığı filan beklemeden.

Tuhaf bir durumdayım. Rezil, aşağılık bir durum. Kızgın bir boğa gibi hiçbir şey görmüyorum, sizin devinip duran vücutlarınız, kollarınız ve beynimdeki sabit düşünceden, kaygan yapışkan saplantıdan başka. Küçücük bir hareket yapmalısınız, küçücük bir kanıt vermelisiniz bana. Ama birden kayboluyorsunuz. Paniğe kapılıyorum. Girdiğiniz sokağın karşısına geçiyorum. Böyle, bir hafiye gibi, aşağılanmış biçimde.

Belki de izlendiğinizi söyledin yanındakilere. Büfenin kenarına saklanıyorum. Belki bir yerden ansızın karşıma çıkarsınız diye. İzinizi kaybettim işte. Çılgınlar gibi sokağa yukarıya koşuyorum. Yanımdan geçenlere toslamama aldırmadan. Birden ta sokağın ucunda yeni açılmış Mc Donalds'ın kapısında görüyorum sizi. Bereket uzun bir sokaktayız. Aramızdaki mesafeyi sizi kaybetmeyecek biçimde ayarlıyorum bu kez.

Ama bütün bu saçmalıkları niçin yapıyorum? Her şey bitti artık aramızda. Dün söylediğin yalan geçmişte yaşadıklarımızın anısına saygılı bir yaklaşımdı belki de. İçeriden yeni çıkmış beni başka türlü nasıl avutabilirdin? Yalnızca iyi davranarak. Seni tekrar aramam için biraz zaman geçmesini, benim yaşama alışmam gerektiğini, duygusal davranabileceğimi bunun için mi söyledin? Zaman kazanmak için mi? Başka kızlarla karşılaşıp bu aptalca tutkumun azalacağını mı umdun?

Böylece, senin başkasıyla birlikte olduğun gerçeğini öğrenince daha mantıklı davranabilecektim. Tepkilerin zamana yayılarak körleşmesi taktiği.

Ama bu kadar kurnaz olamazsın.  Senin yeni işyerini bulup, dün telefon edince buluşma isteğime çok rahat olumlu yanıt vermiştin.

Bana yalan söyledin! Şu anda yaşamında başka bir erkeğin olmadığını söyleyerek bana yalan söyledin! Oysa yanıldın. İçerde sensizliğe çoktan alıştırmıştım kendimi. Yalan söylememeliydin. Gülüşlerin ve o sıcak sokuluşun olmamalıydı. Şimdi yeniden alevlenmiş, körelmiş tehlikeli bir duyguyla arkandan koşuyorum; toplum dışı yaratıklar gibi, bir polis gibi, bir sürüngen gibi. Kalbim çıldırmış, ter içindeyim; bütün gövdemden alev çıkıyor. Hava artık iyice karardı. Göremiyorum sizi. Biraz daha yaklaşıyorum. Ellerinizin hareketlerini görebilmeliyim! O sakallı omzuna elini atıp seni kendine doğru çekmeli, el ele tutuşmalı ve bir salıncak gibi çocukça sallamalısınız.

Durmadan ciddi biçimde yürüyorsunuz oysa. Bir yere yetişmek istiyorsunuz. Sinemaya mı, yoksa yatağınıza mı?

(Günışığıyla birlikte çıplak bedenim de uyanıyor, yay gibi geriliyor. Sen yanımda uyuyor gözüküyorsun. Omuzlarından, sonra koltuklarının altından öpüyorum. Parmaklarım sessizce vücudunun bütün kıvrımlarında dolaşıyor. Tenlerimiz yanıyor. Arkandan sarılıyorum. Sırtüstü dönüyorsun. Karnının altındaki o beni buluyorum. Onu öpüyorum. Dakikalar nasıl geçiyor. Yastığa başım düşünce aralık kalmış perdenin kenarından üst kattaki balkonda, halı silkeler gözüküp bizi seyreden kadını görüyoruz. Senin ise kadına hiç aldırmadığını, perdeyi kapatmaya hiç yanaşmadığını hayretle görüyorum. Kadınlar arasındaki tuhaf bir ilişki. Sen delisin, çılgının tekisin, diyorum, sarılıyorum.)

Bulvara çıkıyorsunuz. Kavşakta dört yandan birden gelen farlar gözlerimi deliyor. Gücümün azaldığını duyumsuyorum. Kan kaybediyorum. Bütün vücudumdaki kan tükenmiş gibi. Düşmekten, yere yığılmaktan korkuyorum. Parkın yanından geçiyorsunuz kısa bir süre. Ağaçların altından. Burası daha karanlık. Gece ürkütüyor. Siz büyük bir hızla yürüyorsunuz. Korktuğum başıma geliyor; yere kapaklanmaktan ellerimle ıslak keskin çakıllara basarak kurtuluyorum. Avuçlarım acıyla yanıyor. Ama az sonra hissetmiyorum bile; acı haz vermeye mi başladı? Arkanızda bir sabıkalı, cezaevinden yeni çıkmış ben. Onların seni beklemeyen uzun, hızlı adımlarına yetişmek istiyorsun. Ne kadar zavallısın. Elin hâlâ çantanın kayışında. Bir kanıt vermelisiniz. Artık yoruldum, damarlarımda kan kalmadı, kalbim yorgun, bitkin.

Sol  tarafında yürüyen genç biraz uzak duruyor senden. Ne kadar saygılı bir mesafe? Demek ki ilişkin sağdaki seyrek sakallıyla. Ama bu daha kanıtlanmadı. Sen yalan söylemezsin. Onlar yalnızca sıradan bir arkadaş senin için. Ama kimdirler? Sen düzeyli bir kızsın. Sağ tarafındaki seyrek sakallının o Nike ayakkabıları, sonradan boyanmış üstelik, kot pantolonunun paçaları üzerine yığılmış. Deri montu çocukça. Uzun saçları...

Parktan hızla çıkıp bulvara, yukarı doğru çıkıyorsunuz. Birden arkana doğru bakabilirsin, beni tanıyabilirsin. Bundan korkuyorum. Utanır mıyım yoksa bütün planlarımı bozabilir bu, bütün emeklerim boşa gider. Karanlıkta durmadan parıldayıp duran bıçaklar gibi onlarca far elbiselerimizi aydınlatıyor. Uzun bir gölge oluyorsunuz. Dönüp arkama bakıyorum. Sizinle olan uzaklığımda birini arıyorum arkamda. Yüzünü seçemiyorum. Demek ki arkana baksan sen de beni tanıyamazsın. Bulvarda klaksonlar, kornalar... Belimdeki ağırlığı paltomun üstünden düzeltiyorum. Siz ise durmadan yürüyorsunuz.

Bir kanıt vermelisiniz bana. Ama ne kadar safım Allahım. Hâlâ yalan söylediğine inanmak istemiyorum. Ne kadar aptalım! Kocaman iki yıl. Tek mektup yazmadan. Üstelik sen bir ay bile erkeksiz duramazsın. Kalbinin boş olması olanaksız. Direnç yok sende, inanç da. Dün o yalanlar, o sırnaşıklık. Bütün bunlar korkudan ve bu kılıksız çocuğu benden saklamak, onu korumak için.

En sonu görüyorum işte. Seyrek sakallı gencin koluna girmiş kolun uysalca. Ama onun eli montunun cebinde, aldırmıyor bile. Ellerine dokunmuyor, parmaklarını parmaklarına geçirmiyor! Sen onun malısın. O kadar emin kendinden.

Tamam işte. Bunu görmek istiyordum. Bir eşya olduğunu, bir zavallı.

Arkanızdan koşmaya başladığımın ayırdına varıyorum birden. Aramızda bir kaç metre kaldı. Tek tük düşmeye başlayan güz yağmurları terli alnıma vuruyor. Sen onun kolundasın. Sırtüstü yatakta yatıyoruz. Deniz kenarında bir ev istiyorum, diyorsun, sakin bir oda, yanımda da sen. Yorgan olarak kullandığımız terli çarşaf yana düşmüş. Sigaralarımızın kıvılcımları çıplak bedenlerimizde yansıyor. Sonra eğilip göbeğindeki benden öpüyorum. Balkondaki kadın perdenin aralığından bizi gözlüyor. Nike ayakkabılı çocuk sakallarını baldırlarını gömüyor, sen ensesine doğru uzattığı saçlarını kavrıyorsun. 

*

Bir akasya ağacının altındayım. Artık iyice şiddetlenmiş yağmur saçlarımdan süzülüyor. Bulvar tenhalaşmış. Yanımdan geçen tek tük insanların hepsi sanki bana bakıyor. Bir polis otosu ışıkları yanık, sirenler içinde hızla geçiyor. Sanki bir kâbustan uyanıyorum. Öyle hafif, üzerinden tonlarca ağırlık kalkmış sevinçli adımlarla parka doğru yürüyorum. Beynimin içinden rahatlatıcı, eroinin etkisinin dağılması gibi bir aydınlık doğuyor. Uzun pardösümden sular süzülüyor.

Otobüs durağına yönelmeden önce, parkın karanlığında, sağ kalçamı artık iyice acıtan Beratta marka tabancamı gizlice çıkarıp sol kalçama, kayışla pantolonumun arasına yerleştiriyorum.

Ahmet Yıldız
(Kadın ve Boğa, Çalıntı Yayınları, İstanbul 1998. s. 98-106)

Gerçek Edebiyat

 

Sosyal Medyada Paylaş

author

Ahmet Yıldız

gercekedebiyat.com yazarı, edebiyatahmet@gmail.com

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..