Köy Enstitülü şampiyonun ayak izlerinde / Selçuk Ülger

news-details
Deneme

 

NEŞTER ve MADALYA

Okuduğum öyküleri beni öyle sarstı ki, İlhanilhan Kitabevi’ni arayıp, yazarın tüm yapıtlarını sipariş ettim. Kısa süre sonra, biri hariç kitapların hazır olduğunu, kolinin hemen postaya verileceğini bildiren bir e-ileti geldi kitabevinden. Hiçbir yerde bulamadıkları eksik kitap, güreş tarihimizde hâlâ aşılamamış iki büyük başarının, 1948 Londra ve 1960 Roma Olimpiyatları’nın, anlatıldığı Neşter ve Madalya romanıydı.

Celal Atikler, Yaşar Doğular, Nasuh Akarlar, Mersinli Ahmetler… gibi adlarını birçoğumuzun bugün bile ezbere bildiği efsane güreşçilerimizi konu alan bu romanı hemen okumayı çok istiyordum oysa. Kitabevini arayıp, koliyi birkaç gün bekletmelerini rica ettim.

Ankara’da yaşadığını bildiğim yazarla henüz tanışmıyorduk. Bir mektup yazıp durumu ona bildirdim. Yapıtlarını okumakta onca yıllık gecikmişliğimin suçu sanki onunmuş gibi, “Kitaplarınızı dört gözle bekleyen bu uzaklardaki okurunuzun imdadına umarım yetişirsiniz!” sözleriyle, yetmişini aşmış ak saçlı yazarımıza bir de sorumluluk yüklüyordum mektubumda…

 

Ahmet Bilek Olimpiyat şampiyonu

Bir hafta sonra kitabevinin yolladığı koli geldi. Kitapların sayfalarını heyecanla çevirirken büyük bir sevinç duydum. Yazarımız hiç üşenmemiş, İlhanilhan Kitabevi’ne gidip yapıtlarını tek tek adımıza imzalamış, kitaplığından getirdiği Neşter ve Madalya romanını da kısa bir mektupla koliye eklemiş:

“…Kendisi uzaklarda olsa da, yüreği yurduna, bizlere çok yakın dost, bu romanımı size özel armağanım olarak imzalıyorum. Romanı, özellikle olimpiyat şampiyonumuz Ahmet Bilek’e ayrılmış bölümü okuyunca konuşacağımız şeyler olacaktır. Sevgilerimle. Kemal Ateş.”

Neşter ve Madalya’yı okuyup bitirince hemen telefona sarıldım; değerli yazarımız Kemal Ateş ile konuşacağımız “şeyler” değil, “çok şeyler” vardı çünkü…

Karşımdaki ses, bilgeliğin ve görmüş geçirmişliğin sindiği, alçakgönüllü bir dervişin sesiydi. Nitelikli yapıtlara imza atmış bir dilbilimci yazarın bu şaşırtan dinginliği, benim harlı konuşmalarıma da bir ölçü getirdi.

Romanı okurken tuttuğum ve üzerinde yazarla konuşmak isteğim değişik notlar vardı elimde. Buna rağmen yazara sorduğum sorular dönüp dolaşıp, 1960 Londra Olimpiyat Şampiyonası’nda 52 kiloda altın madalya kazanmış öğretmen güreşçi Ahmet Bilek’in yaşamında yoğunlaşıyordu. Köy enstitülerinde aldığı disiplin ve terbiye gereği, turnuva yolculuklarında, güreş kamplarında dahi antrenman çantasından kitaplarını hiç eksik etmeyen bu güreşçimiz, aynı zamanda 1960’larda başlayan Almanya’ya güreşçi göçünde başı çekiyordu. Bu nedenlerin de etkisiyle olmalı, sessiz şampiyonumuzun yaşamı diğer güreşçilerden daha fazla ilgimi çekmişti.

Ayrıca, Neşter ve Madalya romanında, güreşçimizi olimpiyat şampiyonluğuna götüren maçlarının ve onun yaşamından kesitlerin ustaca harmanlandığı yirmi sayfalık bölüm, romanın içinde, sonu acıklı biten ayrı bir roman gibiydi sanki…

KÖY ENSTİTÜLÜ ŞAMPİYON

 

Ahmet Bilek

1932 yılında Kula’nın (Manisa) Menye köyünde dünyaya gelmiş güreşçimize ayrılan bölümü okurken, onun kendi elleriyle son verdiği kısa yaşamına ilişkin ayrıntıları merak etmemek elde değildi.

Yetim büyümüş, sessiz, terbiyeli bir köy çocuğu… Köyündeki gibi sadece çayırlarda yapıldığını sandığı güreş sporunun minderde de yapıldığını, 15 yaşındayken başladığı İzmir Kızılçullu Köy Enstitüsü’nde görüyor ilkin.

Yalova kampında

Olimpiyat şampiyonu güreşçilerimiz Yaşar Doğu, Celal Atik, Mersinli Ahmet… enstitüler arası güreş karşılaşmalarının yapıldığı günlerde Kızılçullu Köy Enstitüsü’nü ziyaret ediyorlar. Efsane güreşçilerimiz enstitülü öğrencilerin arasına karışıyorlar, onlarla şakalaşıyorlar; hatta mindere çıkıp bazı müsabakaların hakemliğini dahi üstleniyorlar. Ardından, ellerine aldıkları mikrofonla okulun toplantı salonunu dolduran öğrencilere Londra Olimpiyatları’ndaki anılarını anlatıyorlar. Dinledikleri, Ahmet Bilek’i o kadar etkiliyor ki, güreşe hep var olan ilgisi, sevgisi o gün tutkuya dönüşüyor. Bunu iyi gözlemleyen beden eğitimi öğretmeni, onu götürüp İzmir Demirspor’da güreşe başlatıyor. Daha o yaşlarında hatırı sayılır başarılar kazanmaya başlıyor Ahmet Bilek…

1950’li yılların siyasi iktidarı, köy çocuklarının kızlı erkekli okullarda okumalarını sakıncalı görünce, karma okullar ayrılıyor. Aralarında Ahmet Bilek’in de bulunduğu Kızılçullu Köy Enstitüsü’nün erkek öğrencileri, Aydın Ortaklar Köy Enstitüsü’ne gönderiliyorlar. Gittiği yeni okulunun adını Türkiye Güreş Şampiyonası birinciliklerine yazdıran seçkin bir öğrenci oluyor Ahmet…

 

Köy çocuklarına güreş sporunu öğretiyor

Mezun oluyor; ilk görev yeri olan Eskişehir’e, bir ilkokula atanıyor. Orada yine Demirspor Kulübü’nün sporcusu olarak güreşe devam ediyor. Askerlik görevini Ankara’da yedek subay olarak yaparken de, güreşten kopmuyor, antrenmanlarına Güreş Milli Takımı’yla devam ediyor.

Eskişehir’e geri dönüyor; yine yoğun antrenmanların, uzun kampların içinde buluyor kendini. Öğrencilerine yeterince vakit ayıramadığını, kamplar, müsabakalar yüzünden onlara iyi öğretmenlik edemediğini düşünerek mesleğinden istifa ediyor. Eskişehir Devlet Demiryolları Hastanesi’nde güreşe daha fazla vakit ayırabileceği, az maaşlı küçük bir memuriyet veriliyor kendisine.

Gittiği uluslararası turnuvalarda üniversite mezunu yabancı güreşçilere çok imreniyor. Gazi Eğitim’in spor bölümünde okumaya başlıyor. Kaldığı ev, okuluna çok uzak olduğu için, yatılı öğrenci olmadığı halde bazen okulun yatakhanesinde kalıyor. Bir gece, nöbetçi olan anlayışsız, kaba bir Fransızca hocasından arkadaşlarının önünde azarlar işiterek yatakhaneden çıkartılıyor. Hazmedemediği bu kötü olayın da etkisiyle, ağır antrenmanlarının arasında zaten zorluklarla devam ettiği yüksekokulu yarıda bırakıyor.

ALMANYA’YA GÖÇ YOLU

Kendine özgü güreş tarzı ve yılan dolaması adı verilen ünlü oyunuyla, 1950’li yıllarda rakiplerine minderi dar etmeye başlıyor. 1953’te İtalya’da dünya ikinciliğine, 1955’te Barselona’da Akdeniz Olimpiyatları birinciliğine adını yazdırıyor. Uluslararası en büyük başarısına, 1960 Roma Olimpiyatları’nda kazandığı altın madalya ile ulaşıyor.

Bu olimpiyat sırasında, Alman güreşinin önde gelen kişileri, antrenör -güreşçi olarak onu ülkelerine davet ediyorlar. Onu Almanya’ya, kendi güreştiği kulübe davet edenlerden birisi de, kendisinden çok ağır rakiplerini bile kaldırıp mindere tepetaklak yapıştırmasıyla ünlenen, doğup büyüdüğü Schifferstadt kentinde bir süre vinç operatörlüğü de yaptığı için “Schifferstadt’ın Vinci” lakabı takılan ağırsıklet olimpiyat şampiyonu Wilfried Dietrich oluyor…

Roma dönüşü, şampiyon güreşçilerimize ne yazık ki beklenen ilgi gösterilmiyor. Türk güreşinin bu büyük başarısı, ne yazık ki 1960 İhtilali’nin hayhuyu içinde kaynayıp gidiyor. Şampiyonlara ev armağan edileceği sözü de boş çıkıyor…

 

1960 Aralık evlilik

Eskişehir’de annesiyle yaşadıkları kiralık evlerinin üst katında oturan ev sahiplerinin kızı Ayten Hanım’la 1960’ın Aralık ayında evleniyorlar. Küçük memuriyetinin 360 lira maaşıyla geçim sıkıntıları daha da artıyor.

Almanya’dan gelen teklifi kabul etmek isteğinden söz ettiğinde, hem karısı hem de aileleri, Ahmet Bilek’in fikrine karşı çıkmıyorlar. Kendisinden önce bu ülkeye göç eden birkaç Türk güreşçisi gibi o da Almanya’nın yolunu tutuyor.

Büyük kimya fabrikalarıyla çevrili Schifferstadt kenti Almanya’daki ilk durağı oluyor. Schifferstadt Kulübü, dayalı döşeli evde oturacaksınız sözünü tutmuyor. Savaştan harap halde çıkmış ülkenin, hızla toparlanmışlığı, disiplini, düzeni güreşçimizi çok şaşırtsa da, her yerde hâlâ ev sıkıntısı yaşanıyor.

Başına buyruk bir yaşam süren güreşçi Wilfried Dietrich de gerektiği gibi ilgilenmiyor Ahmet Bilek’le. Bir süre Alman ailelerde misafir kalıyorlar. Sonra, geçici denilerek su tesisatı bile olmayan bakımsız bir eve yerleştiriliyorlar. Bu durum karı kocayı çok rahatsız ediyor. Türkiye’ye geri dönme kararı alıyorlar.

Ahmet Bilek’in Schifferstadt’a geldiğini, koşullardan hoşnut kalmayıp ülkesine geri döneceğini Köllerbach kasabasında güreşen, aynı zamanda Bilek’in Türkiye’den okul ve takım arkadaşı olan Ayhan Buharalı haber alıyor. Köllerbach Güreş kulübü’nü olaydan hemen haberdar edip, olimpiyat şampiyonu güreşçiyi tanıdığını, onu kesinlikle kulüp kadrosuna dâhil etmeleri gerektiğini anlatıyor. Bir grup güreşçi, bir saat uzaklıktaki Schifferstadt’a gidip onu apar topar adeta Köllerbach’a kaçırıyorlar. Schifferstadt kulübünün güreşçimiz için harcadığı tüm masrafları da yeni kulübü Köllerbach üstleniyor…

Bilek Ailesi’nin on yıl yaşayacakları, Sevil ve Ali adında iki çocuklarının dünyaya geleceği, fakat güreşçimizin bir bunalım sonucu canına kıyacağı, sonu trajik bitecek Köllerbach maceraları da böylece başlıyor…

YENİ ROMAN MUŞTUSU

Yazarımız Kemal Ateş’le telefon görüşmelerimiz sıklaştı. Konuştukça kadim dostlar gibi olduk. Bir ara, içtenliğine sığınıp, “Keşke romanda Ahmet Bilek’e ayırdığınız bölüm daha uzun olsaydı Hocam.” deyiverdim. “Sadece onu anlattığım yeni bir roman yazıyorum, sonuna yaklaştım.” demez mi!

Yeni romanı için Köllerbach’ı mutlaka ziyaret etmiştir düşüncesiyle üzülerek, “ Keşke bu kadar gecikmeseymişim kitaplarınızla ve sizinle tanışmaya Hocam; Köllerbach Frankfurt’a iki saat uzaklıkta, birlikte kasabaya gider, bu romanınızın son sayfalarında birlikte yürürdük!” dedim.

Meğerse çok istemesine rağmen bu uzun yolculuğu tek başına göze alıp bir türlü Almanya’ya gelememiş. Alman kulüplerinde güreşmiş Türk ve Alman birçok güreşçiye bazı tanıdıkları aracılığıyla ulaşmış. Romanındaki gerçekliği pekiştirecek epeyce bilgi, belge ve fotoğraflar edinmiş onların sayesinde.

Fakat içim yine de bir türlü kabul etmedi. Yazarımız, kısa da olsa gelip o suskun güreşçimizin yürüdüğü yollarda yürümeli, onun acı tatlı anılar bıraktığı Alman kasabasının havasını solumalı, güreşçimizi tanıyan kasabalılarla yüz yüze görüşmeliydi, diye düşündüm.

5 Ekim 1970 yılında, Köllerbach’a yakın bir otoyol köprüsünde aracından inip, henüz 38 yaşında iken kendini ölümün boşluğuna bırakan güreşçimizin, uzak bir gurbet kasabasında iki küçük çocuğuyla bir başına kalan gözü yaşlı karısı içimi çok acıtmıştı…

“İyi ki henüz Köllerbach’a gelmemişsiniz; buna çok sevindim!”dedim. Şaşırmıştı. Devam ettim: “Bana biraz zaman verin, bir program yapıp o kasabaya birlikte gidelim…”

Olumsuz bir yanıt vermedi. Fakat rahatsız eder miyim, kaygıları içindeydi. Almanya’nın hızlı yaşamını, bizim ağır çalışma koşullarımızı biliyor. Dedim ki, “Bu dünyadan sessizce göçüp giden gurbetçi güreşçimizi ölümsüzleştirecek bu romanınızda bizim de bıcımık tuzumuz olsun istiyoruz…”

“Öyleyse, size uyan bir ziyaret tarihi belirleyin; ben emekliyim, hazırladığınız programa her zaman uyarım.” diyerek, Ahmet Bilek’le aynı kulüpte güreşmiş, hâlâ Köllerbach’ta yaşayan Recep Bozarslan’ın ve yine Bilek’in öğrencisi olmuş, defalarca Almanya şampiyonluğu kazanmış Paul Schneider’in telefon numaralarını verdi yazarımız…

ZİYARET PROGRAMI

Madem davet ettim, yazarımızın uzun yolculuğuna değecek dolu dolu bir ziyaret programı yapmalıydım. İlkin Recep Bozarslan’ın evini aradım. Bezgin bir ses tonuyla çıktı telefona. Konuşurken duraksıyordu. Yaşını doksanına vardırmıştı. Güreştiği büyük bir kulübü bırakıp, sevgili dostu Ahmet istedi diye Münih’ten bu küçük kasabaya geldiğini, onu kardeşi kadar sevdiğini, intiharına hâlâ derinden üzüntü duyduğunu defalarca yineledi. Belleği zayıflamıştı artık. Biz Türklerin arşiv işlerinde ne kadar zayıf olduğumuzu, bir kez daha yaşayarak öğrendim. Bozarslan’ın elinde o günlere dair ciddi bir belgelik yoktu.

Umudum Paul Schneider’deydi. Ziyaret fikrimizi duyunca üzüldü. Çünkü aramızda olamayacaktı. Güney Fransa’ya uzunca bir tatile çıkmışlardı. Köllerbach’a kadar gelip, Ahmet Bilek’in izlerinde yalnız dolaşmamıza gönlü razı olmadı. Kasabanın yaşlı güreşçilerinin buluştuğu eski bir restoranın, Gasthaus Prediger’in, telefon numarasını verdi. “Bayan Prediger’e benim adımı verin, ziyaret gününüzü de ona bildirin, size yardımcı olacaktır. Terslik olursa beni tekrar arayın.” dedi.

 

Erhart Himbert ve Rudi Ackermann ile

Son umut restoranı aradım. Sahibi Bayan Monika Prediger telefondaydı. Daha, Bay Schneider, der demez onca işinin arasında söylediklerime dikkat kesildi. “Bir yazarımız, kasabanızda yaşamış eski bir Türk güreşçimiz için…” diye söze başlarken, heyecanla sözümü kesip, “Ahmet Bilek için mi?…” deyiverdi. Şaştım kaldım. “Tanıyor musunuz onu?” soruma, “Bu kasabada Ahmet Bilek’i ve Seyfi Özel’i yediden yetmişe herkes tanır. Çocukken ailemle birlikte gider, o şampiyon güreşçilerin maçlarını izlerdik!” diye yanıt verince, içimi hüzünle karışık bir sevinç kapladı.

“Bilek’i tanıyan eski güreşçilerimizden biri sizi bir saat içinde arayacak. Onunla bir ziyaret programı yaparsınız. Şimdilik hoşçakalın!” diyerek kapattı telefonunu Bayan Prediger…

Prusyalı erdemi dedikleri bu olsa gerek! Bir saat geçmeden telefonum çaldı.

“Adım, Erhard Himbert! Bayan Prediger, kasabamızı ziyaret etme isteğinizden bahsetti biraz önce. Ben emekliyim, vaktim var. Ziyaretinizde size eşlik etmek, yardımcı olmak için arıyorum.” dedi karşımdaki ses. Heyecanla meramımı anlatmaya başladım. Kasabada görmek istediğimiz yerleri, mümkünse tanışmak istediğimiz insanları bildirdim. Ayrıca, kasabada bir gece kalmak istediğimizi, bize Köllerbach’a yükseklerden bakan bir otel ya da pansiyon tavsiye etmesini de rica ettim. İsteklerimi tek tek not etti, bir ziyaret tarihi vermemi istedi.

Bir süre sonra, bir işçi emeklisi, kasabanın eski bir güreşçisi olan Bay Himbert, “Köllerbach’ı Ziyaret Programınız” başlıklı, özenle hazırlanmış bir program taslağı yolladı. Bir Alman’ın sözü, eylemini hiç geçmez. Az konuşur, çok iş yaparlar. Bay Himbert’in hazırladığı, altında bir tek noter onayı eksik, dedirten bu ciddi program, Köllerbach ziyaretimizin İsviçre saati gibi işleyeceğinin habercisiydi…

KÖLLERBACH YOLUNDA

 

1965’te İstanbul’dan Ackermann ailesine yolladığı kartpostal

Ahşap balkonlarından çiçekler sarkan Mühlental Oteli’nin kahvaltı masasında, birazdan başlayacak Köllerbach ziyaret programımızı, soracağı sorulara son kez göz atan yazarımıza sezdirmeden, bir kez daha okudum.

“24 Ağustos 2019, Cumartesi, saat 09.45’te, otelinizden Köllerbach merkezine hareket ediyorsunuz.

Saat 10.00’da, Köllerbach girişindeki otobüs durağında sizi bekliyor olacağım. (Buluşma yerine yaklaşınca bana telefon açmanızı rica ediyorum.)

Saat 10.15’te, Ayten ve Ahmet Bilek’in, Berhofer Str. 42 numaradaki ilk oturdukları evi ziyaret edeceğiz.

Ev sahibesi Gertrud Hanım halen yaşamda. Sizi evinin terasında kahve içmeye, sohbet etmeye davet ediyor. Oğlu Willi ve torunları da, ziyaretinizde hazır bulunacaklar. Bilek ailesinin günlük yaşamlarını, komşuluklarını, dostluklarını anlatacaklar.

Saat 11.00’da, Sommerberg Str. 119 numaradaki ikinci oturdukları evi ziyarete gideceğiz. Ev sahiplerinin oğlu Bay Rudi Ackermann ile sohbet edeceğiz.

 

İlk ev sahipleri Bayan Gertrud, Bilek ailesini anlatıyor.

Bay Ackermann, Ahmet Bilek’in 1965 yazında izin yaptığı İstanbul’dan kendilerine yolladığı kartpostalı ve aile arşivinden seçtiği bazı fotoğrafları sohbet masamızda hazır edecek. (Yazara gerekli her belge fotoğraflanabilir.)

Saat 12.15’te, Köllerbach Güreş Kulübü’nü ziyaret. Ahmet Bilek’in güreştiği, güreşçiler yetiştirdiği salonlar gezilecek. O günlerde basılan güreş yıllıklarında Ahmet Bilek ve Seyfi Özel’e ait sayfaları inceleyeceğiz. Belgeler fotoğraflanabilir.

Saat 13.00’da, Ahmet Bilek’in işçi olarak çalıştığı, 15 Türk işçisine çevirmenlik yaptığı (Saarbrücken şehrine yakın) rulman fabrikasını dışardan izleyeceğiz.

 

1967-68 Köllerbach Güreş Takımı Almanya Şampiyonu. Ahmet Bilek soldan 3.

Saat 13.30’da, Ahmet Bilek’in intihar ettiği otoyol köprüsüne gidilecek. Bu köprünün hemen altındaki Bischmisheim kasabası, Köllerbach’a 20 dakika uzaklıkta. (Otoyolda duramayacağımız için köprüyü altındaki bu kasabadan izleyeceğiz.)

Saat 13.30’da, Eşim Birgit’le, pasta- kahve molası için sizi evimize davet ediyoruz. Bu molada, değişik güreşçi dostlarımızdan ödünç aldığım gazete, dergi ve güreş kulübümüzün belgelerini inceleyeceğiz. Yazar, işine yarayacak dilediği belgenin önceden hazırladığım tıpkıbasımlarını götürebilir.

Saat 15.00’te, Gasthaus Prediger’de, Ahmet Bilek’le aynı takımda güreşmiş, arkadaşı Egon Himbert ve diğer eski güreşçilerle buluşacağız. Köllerbach Güreş Kulübü Başkanı Bay Hilmar Rehlinger de hazır bulunacak. Bu bol biralı sohbet toplantısının süresi yok…

Saygılarımla. Erhard Himbert

Otelimizden tam 09.45’te ayrıldık. Gökyüzü masmavi. Güneş ışıl ışıl. Fransa’ya uzanan ağaçlı tepeler yemyeşil. Huzurla süzülen kuşların altında küçük dere köprülerinden geçe geçe Köllerbach kasabasına yaklaşıyoruz. “Ölüm, bu güzelim kasabada insanın düşüneceği son şey olmalı oysa!” diyor karım. Yazarımız Kemal Ateş, başıyla onaylıyor. “İntihar üzerine yazılmış belki yirmiyi aşkın kitap okudum bu romana başlamadan evvel, fakat hiçbirinde Ahmet Bilek gibi ağırbaşlı, suskun insanların vicdan intiharını açıklayan doyurucu tanımlar bulamadım” diyor…

Köllerbach’a hoşgeldiniz, yazan tabelayı geçerken, “Roman basılana kadar beklemeyelim, romanın adını bize şimdi fıslayın Hocam.” diyorum merakla. Yarım asır önce yitip gittiği kasabada, sanki Ahmet Bilek’e söylüyormuş gibi, “Sessiz Şampiyon” diyor hüzünle…

Not: Neşter ve Madalya, Roman. Kemal Ateş, Destek Yay. 1. Basım Ocak 2015.

Buradan edinebilirsiniz

Sosyal Medyada Paylaş

author

Selçuk Ülger

gercekedebiyat.com yazarı, suelger@web.de

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..