Kızıl Tugaylar'ın romanı yazıldı

Yunanlı romancı Dimitris Mamaloukas, İtalya'nın ünlü silahlı sol örgütlerinden Kızıl Tugaylar’ın romanını yazdı. Mamaloukas’ın 2017’de Yunanistan’da ödül kazanan polisiye romanı Kızıl Tugaylar’ın Gizli Örgütü, İletişim Yayınları tarafından Türkçeye kazandırıldı. Tarihin belli bir döneminde büyük etki yaratan ve sonra da efsaneleşerek zihinlerde yerini alan sol silahlı mücadele örgütü Kızıl Tugaylar’ın dünyasını okura açan romanda tempo hiç düşmüyor ve ortaya sürükleyici bir siyasi polisiye çıkıyor.

news-details
Haberler

Mamaloukas, 2017’de Yunanistan’ın prestijli ödüllerinden Anagnostis dergisinin “En İyi Roman Ödülü”ne layık görülen kitabında Avrupa’da sol silahlı mücadele geleneğinin “efsanevi” örgütlerinden Kızıl Tugaylar’ın dünyasını ve trajedisini anlatıyor.

Üniversite öğrencisi Alessandro Fontana, Bologna’da birdenbire ortadan kaybolur. Annesi, eski arkadaşı bir özel dedektif ve onun arkadaşı bohem havalı bir sahaf hep birlikte kayıp öğrenciyi aramaya koyulurlar.

Alessandro’nun çalışma masasında açık duran eski basım bir Che Guevara kitabı… Evde parke altından çıkan bir silah… Tesadüfen bulunan bir müsevedde sayfasının polisiye bir kitapta yer alması... Git gide derinleşen bir muamma, artan bir gizem... Bu ipuçları onları ucu Kızıl Tugaylar’a çıkan bir yola sokar. Farklı anlatıcıların söz aldığı dinamik kurgusuyla, son derece sürükleyici bir siyasi polisiye.

“Yazar olay akışının saçaklanmasıyla, sırrın açığa çıkmasıyla ve anlatım temposuyla ustaca baş ediyor.” Elisavet Kotzia

(Tanıtım Metninden)

Kızıl Tugaylar’ın Gizli Örgütü

KIZIL TUGAYLAR KİMDİR? KIZIL TUGAYLARIN İLK TEORİK METNİ 

Kızıl Tugaylar örgütü, Eylül 1971’de ilk sistematik teorik bildirgesini yayımlar. Belge, örgüt kurucularının takdir ve beğeniyle karşıladıkları Uruguaylı şehir gerillası hareketi Tupamaroların başvurdukları tarza uygun olarak, röportaj şeklinde kaleme alınmıştır.

1. Sınıf mücadelesinin mevcut aşamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bize kalırsa mevcut durum konusunda sol, ortak bir kanaate sahiptir.

Reformistler de meclis dışı güçler de burjuvazinin toplumu işçi sınıfı karşıtı ve gerici bir bakış açısı temelinde yeniden örgütleme planının farkındadır. Genel mânâda herkes, bir yandan burjuvazi açısından politika ve ekonomi düzleminde yeni bir güç dengesinin oluştuğu bir yandan da işçilerin mevcut üretim ilişkilerini ortadan kaldırma imkânına kavuştuğu belirli bir çelişkinin oluşmaya başladığını görmektedir. Fakat başvurdukları stratejileri, gericiliğin saldırıları karşısında giderek intihardan gayrı bir seçeneğe çıkmayan reformistleri bir yana bırakacak olursak, biz esas olarak hazırlıklı olmama hâli üzerinde duruyoruz. Bu hâl dâhilinde devrimci güçler kendilerini mücadelenin olgunlaştığı yeni bir düzeyle baş başa buluyorlar. Devrimci sol şunu hiç anlamıyor: 1968’de başlamış olan mücadeleler döngüsü, bugün görüldüğü gibi, çatışma sürecinin şiddet araçlarını kuşanmasına sonuçlanmak zorundaydı. Tam da bu sebeple mevcut duruma denk düşecek uygun araçlar hiçbir vakit geliştirilemedi. Bizim politik deneyimimiz işte bu ihtiyaçtan doğdu.

2. Bugünkü krizin sebepleri nelerdir?

Bugün burjuvazinin tüm politik planları suya düşmüş durumdadır. Kapitalizmin kalkınma planlarında yaşanan başarısızlığın ve reformist partilere ait politik planların sonuçsuz kalmasının sebebi budur. Karşısında toplumun istikrara kavuşturulmasına yönelik bir plan olarak reformizmi redde tabi tutan ve sömürüye son verilmesini gündemine almış bir işçi sınıfı bulan, ayrıca tek tek ülkelerde barışçıl kapitalist kalkınma planlarını sekteye uğratan emperyalizm içi nesnel çelişkilerle yüzleşen burjuvazi, tüm iktidar aygıtını sağcı bir çizgide tekrar organize etmek zorunda kalmıştır.

3. Sizce politik durum yakın gelecekte hangi yönde gelişecek?

Bugün burjuvazi mecburiyetler gereği belirli bir yola girmiş durumda: Bu sınıf mevcut durumu, nispeten daha despotik bir iktidar örgütlenmesi aracılığıyla yeniden kontrol altına almaya mecbur. Sermayenin emek karşısında daha da despotikleşmesi, devletin ve sınıflar mücadelesinin askerîleşmesi, baskının stratejik bir olgu olarak yoğunlaşması, bu yönelimin nesnel sonuçları. İtalya’da bugün bizler, merkez solun alternatifi olarak asayiş bloğunun, gerici bir bloğun oluşumuna tanıklık ediyoruz. Söz konusu blok ilerleyişini, milliyetçi sağın bayrağı altında sürdürüyor. Bu blok, ekonomik ve toplumsal durumu kendince tekrar güvence altına almaya çalışıyor, buna bağlı olarak da her tür devrimci ve anti-kapitalist mücadeleyi bastırmak istiyor.

4. Bunu faşizmin yeni bir sürümü olarak niteleyebilir miyiz?

Bu meseleyi bu tür terimlerle açıklamaya çalışmamak gerek. Baskı ve zulüm temelli stratejinin amacının devrimci hareketin en ağır baskı aygıtlarıyla bastırılması yöntemi olarak faşizmin yaptığı gibi burjuva “demokratik devlet”i kurumsal düzeyde tasfiye etmek olmadığı, inkâr edilemeyecek bir gerçek. Fransa’da De Gaulle’ün yaptığı “darbe” ve bugünkü “Gaulle’cü faşizm”, demokrasi maskesiyle sürdürüyor hayatını. Kısa vadede bunun burjuvazi için rahatsızlık yaratacak bir model olduğunu kimse söyleyemez.

Gelgelelim savaşçı ve devrimci bir hareketin varolduğu ekonomik ve toplumsal durumu istikrara kavuşturmayı ummanın çocukça olacağını da ifade etmek gerek.

5. Siz ne tür bir seçenek sunuyorsunuz?

Devrimci sol ve onun parçası olarak bizim karşımıza iki yol çıktı. Bu yollardan biri, yıllar önce redde tabi tuttuğumuz, anarko-sendikalist veya Kominternci versiyonlar uyarınca işçi hareketinin geçmiş tarihsel deneyimini tekrarlayan reformist yoldu. Diğer yol ise bu dönemde kentlerde yürüyen devrimci mücadeleyle bütünleşmeyi öngören yoldu.

Genel mânâda meclis dışı sola mensup örgütler reformist yolu hiçbir zaman terk etmediler, zira bu örgütler, Birinci Dünya Savaşı sonrası süreçte devrimci hareketin yaşadığı yenilgileri eleştirel bir analize nasıl tabi tutacaklarını bilmiyorlardı. Bunlar, bir kez daha (önce politik hazırlık, ajitasyon ve propaganda, ardından silâhlı ayaklanma fikri üzerine kurulu) iki aşamalı devrimci süreç anlayışını benimsediler. Bugün aynı örgütler, hâlen daha ilk aşamada atılması gerektiğini düşündükleri ilk adımları atmakla meşguller, öte yandan burjuvazi ise silâhın namlusunu çoktan göstermiş durumda.

Yönetici sınıf, kitle hareketinin en etkin biçimlerine saldırıyor, savaşçı militanlar siyasi davalarda yargılanıp hapse atılıyorlar, faşist kara gömlek terörizmi yeniden hortluyor, işçi grevlerine faşistler saldırıyor, polis küçük fabrikalara, evlerinden atılmış kiracılara ve öğrencilere saldırılar düzenliyor, isyan geleneği bulunan mahallelerde ev ev aramalar yapılıyor, fabrikalarda provokatörler ve faşistler görevlendiriliyor, tüm bu gelişmelerse burjuvazinin silâha başvurduğunun birer kanıtı. Silâhlı çatışma zaten başlamış durumda, amacı ise işçi sınıfının direniş kapasitesini ortadan kaldırmak. Gelecekte yaşanacak isyanın o bilinmeyen saati hiçbir zaman gelip çatmayacak. Birçok yoldaşın umut ettiği biçimiyle proletarya ile burjuvazi arasındaki nihai kapışma, burjuvazinin kazanacağı en son muharebeden başka bir şeyi ifade etmiyor. Bu kapışma 1922’de yaşandı ve iktidarı faşistler aldı.

6. Kendinizi hangi ideolojik ve tarihsel gelenekle tanımlıyorsunuz?

Bizim referans noktalarımız Marksizm-Leninizm, Çin’deki Proleter Kültür Devrimi ve hâlen kentlerde faaliyet yürüten gerilla hareketleridir; özetle beynelmilel devrimci ve işçi hareketinin bilimsel geleneğidir. Buna göre biz, politik örgütle askerî örgüt arasındaki ilişki meselesi konusunda, devrimci aşama dâhilinde Avrupalı komünist partilere yön veren teorileri hiçbir şekilde kabul etmiyoruz.

7. Bu noktayı biraz daha açar mısınız?

Brezilyalı yoldaşların tespitine göre, komünist partilerin giderek yozlaşıp birer sosyal demokrat yapıya dönüşmelerinin sebebi, onların burjuvazinin işçi sınıfı hareketine dayattığı askerî mücadelenin mevcut düzeyleriyle başa çıkmayı bilememeleridir. Mesele tek başına liderlerin ihanet etmiş olmaları değil, ayrıca onların ellerindeki örgüt denilen silâhı yeterince kullanmamış olmalarıdır.

Kentlerde faal olan tüm silâhlı örgütler bu hususu dikkate almış, ta işin başından itibaren mücadelenin tüm düzeylerinde karşı koymayı bilecek şekilde örgütlenmişlerdir.

8. Dolayısıyla size göre asıl mesele silâhlı mücadeleye başlamak mıdır?

Silâhlı mücadele zaten başlamış durumda. Ama maalesef bu, bir taraf eliyle yürütülen bir mücadele. Yani sadece burjuvazi, elindeki silâhı kullanıyor ve karşı tarafa vuruyor. Dolayısıyla asıl mesele, çatışmayı aynı düzeyde karşılama becerisine sahip sınıfsal aracı oluşturabilmekte.

Kızıl Tugaylar, bu inşa sürecinin mevcut yönü dâhilinde silâh temelli ilk adımlardan ve sınıfsal politik öncülerin silâhlı politik öncülere evrildiği sürecin yol açtığı ilk sonuçlardan biridir.

9. Sizdeki silâhlı öncü anlayışı fokocu mu?

Hayır değil. Bizim bakış açımıza göre, İtalya’da silâhlı mücadeleyi sınıf hareketinin dolaysız bir ifadesi olan bir örgüt yürütmelidir. Biz de bu sebeple isyanın ve sömürünün yoğunlaştığı sanayi merkezlerinde oluşturulmuş fabrika ve mahalle temelli işçi hücrelerinden oluşacak bir yapıyı meydana getirmek için uğraşıyoruz.

10. O hâlde sizin hazırlık aşamasında olduğunuzu söyleyebilir miyiz?

Genel mânâda bu aşama dâhilinde seçtiğimiz yol, deneyim ve kadro biriktirmeyi öngören uzun bir süreçten geçmemizi gerekli kılıyor. Ama öte yandan bu aşamanın sınıf mücadelesinden ayrı ele alınmaması gerekiyor. Ne yapılacaksa sınıf mücadelesi dâhilinde yapılacak.

11. Peki bu aşamada olmasına karşın Kızıl Tugaylar, çatışma süreci dâhilinde belirli bir rol oynayacak mı?

Sınıf hareketi içerisinde belirgin bir eğilim mevcut. Bu eğilimin devrimci mücadelede yeni örgüt biçimlerinin gerekli olduğunu söyleyen, meclis dışı örgütlerle hiçbir alakası bulunmayan bir eğilim olduğunu söylemek gerek. Bu eğilime göre doğrudan eylemler, gizlilik yöntemleri ve özsavunma amaçlı örgütler üzerinde durulmalı. Kızıl Tugaylar, işte bu ihtiyacı gördü ve gerekli taktiksel aşamayı teşkil eden ilk deneyim aşamasından stratejik silâhlı mücadele aşamasına geçilmesini önerdi.

12. Bu geçişin gerçekleşmesi için gerekli şartlar nelerdir?

İktidar mücadelesi veren hiçbir silâhlı devrimci hareket, iki temel şartın bilincine varmadan mücadele yürütemez: 1) Tüm düzeyleriyle iktidarın karşısına dikilme (politik tutsakların özgürleştirilmesi, katil polislerin idam cezasına çarptırılması, kapitalistlerin mallarına el konulması vb.) ve çatışma sürecinin tüm düzeylerinde hayatta kalmayı bilme; 2) Fabrikalarda ve işçi mahallelerinde alternatif bir güç hâline gelme.

13. Alternatif proleter güç derken neyi kastediyorsunuz?

Bize göre devrim, basit mânâda teknik-askerî bir olgu değildir, silâhlı öncü, silâhsız kitle hareketinin silâhlı kanadı olarak görülemez, öncü kitledeki birliğin zirvesi, o kitlenin iktidar talebidir.

14. Bu aşamada hangi çizgide ilerlemek niyetindesiniz?

Son aylarda örgütümüz, sınıf hareketi içerisinde stratejik bir tartışmanın başlaması için uğraştı. Bugünse bize göre asıl mesele, örgütlenme çalışmasıdır. Başka bir ifadeyle, silâhlı örgütün burjuvazinin taktiksel saldırılarını karşılamayı amaç edinmiş olan ilk biçimlerinin, fabrikalardaki mahallelerdeki ve okullardaki gündelik mücadeleler dâhilinde kök bulmasını sağlamak zorundayız. Bu amaç doğrultusunda patronların uyguladığı terörün nesnel ve öznel yönleriyle mücadele ederken, çalışma hayatının ve toplumsal hayatın kapitalist planda örgütlendiği sürece karşı verilecek mücadeleyi kapitalist iktidar yapısına karşı mücadeleden ayırmamak, faşist çetelerin uyguladığı şiddete karşı koymak, bir yandan da politik ve askerî örgütçülerle yeterli bir güç oluşturup vurmak, sınıf hareketine mensup militanlara ve sınıfın çıkarlarına saldıran polislerin, ajanların ve hâkimlerin işlediği suçların cezasız kalmamasını sağlamak gerekiyor.

İlk planda yapılması gereken böylesi eylemler, bizim halkı seferber etmemizi, ayrıca tasfiyeci ve kötümserliğe boğulmuş eğilimlerin yayılmasına mani olmamızı mümkün kılacaktır. Genel mânâda bu çatışma süreci, önceki durumun yeniden oluşma ihtimalini ortadan kaldırmayacaksa da silâh temelli iktidar mücadelesi nezdinde gerekli olan stratejik çatışmanın öncülü olarak iş görecektir.

15. O hâlde Kızıl Tugaylar’ı geçiş örgütleri olarak nitelendirebilir miyiz?

Hayır nitelendiremeyiz, çünkü silâhlı mücadele, işçilerden oluşan fabrika komiteleri, işçi-öğrenci birlikleri veya meclis dışı solun kurduğu politik örgütler türünden ara yapılarla yürütülemez. Silâhlı mücadele, daha işin başından itibaren, proletaryanın stratejik örgütüne ihtiyaç duyar.

16. Burada partiden mi söz ediyorsunuz?

Kesinlikle. Kızıl Tugaylar, proletaryanın silâhlı mücadele yürüten partisinin oluşumu için gerekli ilk toplaşma noktalarıdır. Bizim komünist ve devrimci işçi hareketi geleneğiyle bağımızı kuran da tam olarak bu noktalardır.

17. Meclis dışı örgütlerle ilişkiler konusunda ne tür bir konum belirlediniz?

Bizim kısır, hiçbir sonuç üretmeyen ideolojik polemik yürütmek gibi bir derdimiz yok. Meclis dışı örgütlere yönelik tavrımızı asıl tayin eden, onların silâhlı mücadele konusunda aldıkları konumdur. Gerçekte bu örgütler, kendilerini devrimci olarak tarif etseler de bünyelerinde pasifist akım yeniden güçlenmektedir. Bu, bizim asla paylaşmayacağımız bir vasıftır. Bu vasıf, örgütlerin proletaryanın silâhlı örgütüne güçlü bir biçimde karşı çıkmalarına neden olmaktadır. Oysa bu örgütlere mensup bazı militanlar, silâhlı mücadele perspektifini benimseyeceklerdir. Bunlarla tartışma yürütülmelidir. Tek mesele bu da değildir: zamanlama ve takip edilecek taktikler, ayrıca örgütün proleterleşmesi gibi konuların tartışılması gerekmektedir. Öte yandan mevcut öncü yapıların gizemli ve kutsal birer varlıkmış gibi takdim edilmesine de karşıyız. Bu yaklaşım, söz konusu yapıları sınıfın öncüleri olarak tanımlamaktadır. Proletaryanın politik ve silâhlı öncülerini inşa etme meselesi hâlen daha tartışılması gereken bir konudur. Bu mesele, ne kendi kendisini yüceltip duran yüzeysel girişimlerle ne de işçi sınıfı açısından önem arz etmeyen güçlerin birikmesini esas alan planlarla çözüme kavuşturulabilir.

18. Meclis dışı sola mensup bazı örgütlerin size yönelik suçlamaları konusunda ne düşünüyorsunuz?

Bu noktada bize yönelik suçlamaları ikiye ayırmamız gerekiyor: ilki özünde bizi “maceracılık”la eleştiriyor ve bizim yeterli silâhlı aygıta sahip olmaksızın silâh kuşanmış burjuvaziyle çatışmayı öngördüğümüzü iddia ediyor. Bizi militan bir tarzda eleştirenler bile bu tür bir yargıda bulunabiliyorlar.

Diğer tür suçlamayı dile getirenlerse bizi “provokatör” veya “faşist” olarak resmediyorlar ve bizim politik bir cevabı hak etmediğimizi söylüyorlar. İlgili suçlama, uygun anı dikkate alan bir eylemliliği öngörüyor. Bu suçlamaların ötesinde biz, esas olarak sınıf mücadelesinin ilerlemesiyle proleterleşme sürecine gireceğine inanıyoruz ki bu esasen, silâhlı mücadeleye dair konumun kaçınılmaz olarak tasnif edici, ayrıma sebebiyet veren bir ölçüt hâlini aldığı bir süreç. İtalya Komünist Partisi de bu sürece girecek. Bu sebeple biz, sözde devrimci aydınlarda yaygın olarak görülen her türden ideolojik hizipçiliği reddediyoruz ve silâhlı mücadele yolunu seçen tüm yoldaşlarımızla güçlü bir birlik oluşturmaya dönük hedefimizi tekrar dillendiriyoruz.

[Kaynak: Chris Aronson Beck, Reggie Emilia, Lee Morris, Ollie Patterson, Strike One To Educate One Hundred, A Seeds Beneath the Snow Publication, 1986, s. 56. 59.]

 

Sosyal Medyada Paylaş

author

Gerçek Edebiyat

gercekedebiyat.com yazarı, info@gercekedebiyat.com

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..