Cumhuriyet’ten tuhaf sesler geliyor... İç kavga büyüyor...

Cumhuriyet gazetesinde iç kavga büyüyor...

news-details
Eleştiri

Modern Türkiye tarihindeki en etkili, bu anlamda en büyük gazeteci kimdi? Çok satmayan, pek para da kazanmayan, ama Türkiye insanının bilincine, tarihine, bulunduğu yere ve siyasal kaderine müdahaleyi  dert edinen, bu arada Türkiye egemenlerine de “ayağını denk alması” gerektiğini hatırlatabilecek ağırlıkta en etkili gazete hangisiydi?

 

Türkiye’nin, geride bıraktığı 20’nci yüzyıla ve 21’inci yüzyılın da ilk on yılına damga vuran en etkili gazetecisi, iki yıl önce kaybettiğimiz İlhan Selçuk’tur. En etkili gazetesi de onun damgasını taşıyan Cumhuriyet‘(di!).

Neden?

 

 

I. BİR ÇATI ALTINDA TOPLAYABİLMEK

 

İlhan Selçuk, yaşları zorlanarak birbirine yaklaştırılınca, kendi kuşağı sayılabilecek birçok isimden önemli bir farkla ayrılıyor: Doğan Avcıoğlu için ordu önemliydi. Çetin Altan köşe yazısına önem veriyordu. Mümtaz Soysal üniversitede bir olaydı. İlhami Soysal sendikal dünyayı biliyor, biraz edebiyatla da ilgileniyor ve buradan gazeteciliğe geçiş yapıyordu. Behice Boran için parti ilk sırada geliyordu. Aziz Nesin için mizah çok önemliydi.

 

Bu isimler çoğaltılabilir. Hepsi, şu ya da bu biçimde, 20’nci yüzyılın ortasından itibaren, ama özellikle görkemli 60’larda tarihimize ve talihimize kılıç atabilmiştir.

 

İlhan Selçuk için önemli olan neydi?

 

60’lardan bugüne, müdahalesini aralıksız sürdüren İlhan Selçuk, Cumhuriyet gazetesini, ordusu, partisi, üniversitesi, kitaplığı, sineması, konser salonu, stadyumu, konservatuarı vs olarak gördü. Çağdaşları -buna bugün de dahildir- ağırlığı hep tek bir alana, tek bir çizgiye vermişlerdi. İlhan Selçuk ise bunların hepsini Cumhuriyet’e aktardı ve bunların hepsini Cumhuriyet’te gördü. Hepsine birden ağırlık verdi. Ona göre, Cumhuriyet, bütün bu alanların toplamıydı.

 

Dolayısıyla çağdaşlarının tek başlarına sahip olamadığını, gazetesinde ve toplu olarak bizzat yaşadı: Mülkiyet değil, fakat etki anlamında, onların hepsine sahip oldu. Bu, kendisinden daha yaşlı veya daha genç çağdaşı birçok aydınla arasındaki en önemli farktır. Büyük bir başarı olduğunun altını çizmek gerek: Cumhuriyet, yaşadı ve hep taklit edildi. Yani Cumhuriyet, bir üniversiteden, bir partiden, bir ordudan, bir kütüphaneden, bir yayınevinden, bir resim galerisinden, bir laboratuardan, saha ve tribünlerden her zaman çok daha fazla bir şeydi.

 

 

II. KENDİ DEVRİMİNE ÂŞIK OLMAK: HAS DEVRİMCİNİN KADERİ

 

İlhan Selçuk, bir has devrimcidir.

 

Kimileri için ağır gelebilir, sağ neyse de, bunun solun bazı kesimlerinde, özellikle devrimci kanatta kabul görmesi biraz güçtür; ama bu gerçek kabul edilmelidir. Çünkü has devrimcilik, ülkenin ve dünyanın başka devrimcilerinden daha büyük olmayı gerektirmiyor.

 

Her has devrimci, kendi devrimine âşık olan adam veya kadındır.

Kendi ihtilalini, dışarıdan bakanlara tuhaf gelecek bir ihtirasla sevip korumayana, has devrimci denmez. Bu inat, has devrimciyi, başka devrimlere de saygılı olmaya iter; böyle bir duyguyu kolaylaştırır.


Bunu belki en gelişkin haliyle 1917 kuşağında görmek mümkündür. Hepsi önce devrimlerini çok sevdiler. Kendi devrimlerine yer yer acıtıcı bir aşkla bağlandılar. Bu çerçevede örneğin ilk akla gelen üç isim arasında, Lenin, Stalin ve Trotski, büyük farklar yoktur. Ekim Devrimi’ni düşünsel ve örgütsel olarak hazırlayanlar arasında yer alan, ancak iktidar sonrasında çok yaşamayan ve dünyadaki ilk sosyalist hükümet karşısında her zaman ikircikli kalmış bir Plehanov’u bile bu insanların arasında saymak gerekir. Tabloya elbette Mao, Che ile Fidel’i, hatta Dimitrov’u da eklemek mümkündür. Hepsi olabilir. Örnekler arttırılabilir. Kendi devrimini hep yüksek tutmak, içinde devrim ateşi taşıyana özgü bir karakterdir.

 

Rusya, Çin, Küba vs bir yana, profesyonel devrimciler ve devlet adamları da bir yana; biz Türkiye’de kalalım: İlhan Selçuk, yetenekleri itibariyle kendisini andıran büyük mücadelecilere, örneğin Doğan Avcıoğlu’na, Mümtaz Soysal’a, Aziz Nesin’e ve daha birçoklarına benzer. Hepsi kendi devrimine, daha doğrusu Türkiye toprağındaki yegane toplumsal canlanmaya, 1923’e âşık adamlardı. 1923’ün ürünü olduklarını biliyorlardı ve bunu bir gurur olarak yaşıyorlardı. Hâlâ da öyledir. (1)

 

1923, elbette bir devrimdir, yaşadığımız topraklardaki ortaçağı kapatan bir altüst oluştur ve bu sevgiyi gereksiz bulmak, herhalde sosyalistliğe de sığmaz.

 

Bu sevgi, bu yüksek tutuş, sadece eğer 1917 Ekim Devrimi’nin karşısına ve ona rakip olarak çıkarılırsa, ona bir seçenekmiş gibi sunulursa gericileşir. Tüm haklılık ve güzelliğini yitiren bir şerefsizliğe dönüşür ki, Türkiye’nin son 30 yılının resmi tarihi tam da budur: Nitekim böyle bir yönelim, 12 Eylül ile doruğa çıkan ve ömründe önemli aşamalar gerçekleştirebilmiş bir Nadir Nadi’ye, Cumhuriyet’ini geride bırakmaya yakın “Ben Atatürkçü Değilim” dedirten bir çürüme oldu. Çürüme, ancak 1923’ün, 1917 ile akrabalığı kabul edilince önüne geçilebilen bir tarih tuzağıdır.

 

12 Mart, 12 Eylül ve “Şerefsiz Osmanlı’ya Dönüş” iktidarı olarak AKP, bu silahların gölgesinde kaderimize konulan ellerdir.


“Şerefsiz Osmanlı”ya dönüş için en etkili araç, demek ki sadece bizim devrimimizden nefret etmek değil, bir de onu diğer devrimlerin karşısına seçenek olarak koymaktı. Anlaşılan, onun aşılmasını engelleyince 1923’le gelen kazanımların önüne geçebileceğini, Türk gericiliği içgüdüsel olarak biliyordu.

 

Oysa bu duyguyla mücadele eden insanların, kendi devrimlerine olan bağlılığı, insanlığı zenginleştiren bir sevgidir. Günümüzde Fidel veya Chavez’in kendi geçmişlerinde buldukları devrime besledikleri sevgi de bu türe girer örneğin.

 

İşte İlhan Selçuk, devrimine âşık bir has devrimci olduğu için, kendisini hiç sadece bir “Kemalist” veya “Atatürkçü” olarak tanımlamadı. Kendisini sosyalist olarak gördü ve ama bulunduğu yerin, bu toprakların yaşadığı tek devrimin aşağılanması anlamına gelmediğini vurgulamak için 1923 Aydınlanması’nı yüksek tutmaktan çekinmedi.

 

Elbette İlhan Selçuk, daha soldaydı, ama daha ilerisini gerçekleştiremediği için, ki bu yolda çaba gösterdiği ve yenilgisinin bedelini de 12 Mart’ta Faik Türün gibi tarikatçı paşaların işkencehanelerinde ödediği biliniyor, kendi devrimini çok sevdi. Zaman zaman sola anlatamadığı bir sevgi oldu bu.

 

Ama kendi yerinden emin ve bulunduğu yerde samimidir.

 

Neden?

 

İlhan Selçuk, kendisini, sosyalist devrimin arkasında kalmış bir devrimci yenilenmeyi, 1923 projesini, daha da çok sevmeye mecbur görüyordu. Daha ilerisini gerçekleştiremeyince, böyle. Ama 27 Mayıs ile altını çizdiği bir şey var: İlhan Selçuk, bir aydınlanma tutkunu olarak, 1923’ün de hep daha ilerisini arayan adamdır.

 

İşte bu özelliği, onun Türkiye’nin devrimci damarıyla arasındaki bağın kopmadan sürmesini sağladı. Sadece, merkezkaç kuvvetlerin denetimine girmeye hazır bir Kürt dinamiğine, o da 1923 ile gelen kazanımların tehlikeye gireceğini gördüğü için, uzak durdu. Bugünkü Kürt dinamiğinin, bir eğilim olarak, emperyalist ABD-AB politikaları önünde yerle yeksan olmayı demokrasi diye okutmaya çalışmasına bakınca, doğrusu, kuşkularında tümüyle haksız olduğunu söylemek mümkün değil.


Ama, şu da: Kendi devrimine âşık her devrimci, devriminin artık tüm getirdikleriyle tehdit altında olduğu bir noktada aşırı titizdir.

 

 

 

III. TÜRKİYE SOLUNUN BİR PARÇASI OLARAK CUMHURİYET

 

Cumhuriyet, neden solda? İlhan Selçuk, bir kurum bugün ve gerçekten çok önemli bir faktör. Peki bu faktör, toplumda bir karşılığı olmasa, bu denli etkili olabilir miydi?

 

İlhan Selçuk gerekli, ama Cumhuriyet’in konumuyla ilgili olarak yine de tek başına yeterli açıklayıcılık taşımayan bir faktördür.

 

Bu, ne demek?

 

Cumhuriyet’te Atatürkçülüğü soldan yorumlayan, sola açık, sola yakın birçok ilericinin, bu arada da sosyalistin bulunduğu biliniyor. Kemalizme saygılı, onu omurgası kabul eden sağcıların varlığı da sır değil. İyi. Örneğin gerçekten çok iyi bir gazeteci, Cüneyt Arcayürek ve özellikle de bir siyasal yorum ustası olarak Orhan Birgit’in sosyalizm ve solculukla pek öyle sıcak ilişkileri olduğu söylenemez herhalde. Oradalar.

 

Ancak bütün bunlar ve İlhan Selçuk, tek başlarına, 20’nci yüzyıl Türkiye’sinin en etkili gazetesinin neden solda olduğunu yine de açıklayamaz.

 

Açıklayıcılık, bütün bu restleri gören Türkiye solundadır. Türkiye solu, Cumhuriyet’in içinde solcu sayılmayacak birçok unsur bulunmasına rağmen, ki bu her iyi gazetenin kaderidir, onu hep kendisinin saydı.


İlhan Selçuk da, Cumhuriyet üzerinden Türkiye solunu bir biçimde birarada tutabildi.

 

Türkiye solu Cumhuriyet nezdindeki bu ağırlıklı konumunun belki farkında değildir. Ama şöyle veya böyle, Cumhuriyet’in solculuğu, İlhan Selçuk’un özel konumundan, tarihsel gücünden çok, onu Türkiye solunun çok iyi anlamasından ve kendisinin bir parçası saymasından kaynaklanıyor.


Türkiye solu, Cumhuriyet’e en uzak olduğu zamanlarda bile, örneğin Hasan Cemal, Cengiz Çandar, Şahin Alpay çizgileri etkiliyken bile o gazeteyi kendisinin bir parçası saydı. Bunun, İlhan Selçuk’a verilmiş veya İlhan Selçuk’un hak ettiği bir kredi olduğu söylenebilir.

Bunlar, bu görece iddialı tezler, gerçi sonuç olarak birer soyutlamadır. Ama Türkiye solu, çok somut bir şeye hep sahip çıktı: Anadolu aydınlanması ve 1923.

 

Bu, Türkiye solunun yanlış olduğunu göstermiyor. Tersine, doğru yerde durduğunu, bir sadakate sahip olduğunu ve hiç küçük hesaplar peşinde koşmadığını gösteriyor.

 

Cumhuriyet’i, İlhan Selçuk ile tanımlanabilecek omurgası üzerinden aşağılamayı ve bizzat İlhan Selçuk’tan da nefret etmeyi temel sorunları haline getirenler ise, zaman içinde, sözcüğün en geniş anlamında Türk sağının “orta malı” halini almıştır. (2) Ama bunları, yani Cumhuriyet nefretinin Türkiye soluna içkin bir şey olmadığını açık yüreklilikle görmek gerek. Tersi doğrudur: Devrimci Türkiye soluna içkin olan, Cumhuriyet sevgisidir.

 

1971’de uzaklaştırıldıklarında, İlhan Selçuk ve ekibine, Türkiye solu sahip çıktı. Asıl önemlisi, 1991 yılında gazete üst yönetimine kadar tırmanabilmiş liberal gericiliğin postmodern bir darbesiyle İlhan Selçuk ve arkadaşları gazeteden uzaklaştırıldıklarında, Cumhuriyet’e sahip çıkanlar yine solculardı. Türkiye’nin solu, Türkiye’nin açıkça devrimci insanları, sokak, İlhan Selçuk ve arkadaşlarını tekrar bu gazetenin başına getirdi. Bunun bir anlamı olması gerekir.

 

Türkiye solu, Cumhuriyet ile arasındaki akrabalığı, 1917 ile 1923 arasındaki akrabalık gibi gördü ve o yüzden adeta kıskançlıkla sahip çıktı. Eleştirerek, hatta bazen boykot bile ederek sahip çıktı.

 

İşte Cumhuriyet’i solda yapan, içindeki, kendisini zaman zaman herkesten daha solcu gören/gösteren çoğu geçici yapıştırma unsurlar değil, bu ısrarlı yakınlıktır. Örnek: Yegane demokrasi umudunu Avrupa Birliği’nde gören ikiz yazarlar, bir dönemin ÇKP tapınıcısı Oral Çalışlar ile aynı dönemde Moskova’nın önünde takla atmayı solculuk sanarak 1976’larda “Aziz Nesin sen nesin?” kampanyaları açan, 12 Eylül fırtınasını da Frankfurt’ta taksi işleterek geçiren SBKP hayranı bir Aydın Engin veya eski cuntacı Hasan Cemal ya da Cengiz Çandar, Şahin Alpay türünden Türk solunun bazı yerlerine bulaşıp hasbelkader bedel de ödemiş olanlar değildi bu gazeteyi sola taşıyan.

 

Bu “eskiler”, bağımsızlık başta olmak üzere solun tüm temel değerlerinden hızla uzaklaşan isimlerdi ve onlara kalsa “bu soldan” gerçekten de uzaklaşılabilirdi. Onlara yer açan da, onları uzaklaştıran da İlhan Selçuk oldu. Ama bunu, Cumhuriyet bir gazete olduğu için ve gazete olmayı ciddiye aldığı için yapabildi.

 

Farklı ifade etmek de mümkün tabii: İlhan Selçuk, örneğin bir Oral Çalışlar veya bir Aydın Engin gibi Avrupa’da sadece demokrasi, askerde de sadece faşizm gören, hatta bunlardan başka hiçbir şey göremeyen isimlere, gazeteciliğin temellerine sahip çıktıkları ve adımlarını dikkatli attıkları sürece Cumhuriyet’te şans verdi. Onları sınırladı.

 

Ama sırf bu isimler değil, bunların dışında gerçekten de Türkiye solu içinde olduğu söylenemeyecek birçok başka isim daha vardır Cumhuriyet’te; onlara rağmen bir bütün olarak Türkiye solu, Cumhuriyet’e ısrarla sahip çıktığı için, bu projenin solda kalmasını sağladı. Yani içerideki solcular değil, dışarıdaki solcular, Türkiye solu, bu projeyi ayakta tuttu.

 

Bu, son tahlilde, Türkiye solunun bir kazanımıdır. Elbette, Türkiye solunun bir parçası olarak da İlhan Selçuk’un: Burada, tarife gelmez, anlatılması güç bir ilişki, bir sinyal alışverişi yatıyor, Türkiye solu ile Yüzbaşı Selahattin’lerin oğlu arasında...

 

 

IV. EN ÇOK TAKLİT EDİLEN GAZETE

 

İlhan Selçuk  da Türkiye solunun bu duygularını her zaman ciddiye aldı. Elbette kendi meşrebince.

 

Türkiye’nin parçalanmasını öngören, bir başka ifadeyle “1923 projesini hiçleyen” siyasal eğilimlerle arasına daima mesafe koydu. Ancak bunu, kendi devrimine düşkün bir eylem adamının, bir tepeden tırnağa gazetecinin titizliği ile yaptı. Örneğin 20’nci yüzyıldaki ne Sovyet ne de başka bir ilerici deneyime hakaret etti. Stalin döneminin uygulamalarından doğmuş acılı sonuçlara sıcak bakmadığını hissettirdi, ama Sovyet deneyimi başta olmak üzere, yeni bir toplum kuruculuğunun ucuz ve Batı uşaklığına yakışır şımarıklıklarla açıklanamayacağını da her fırsatta yazdı. “Devrim gülsuyuyla yapılmaz” sözlerinin acı bir gerçeği dile getirdiğini zaman zaman ifade etme gereği duymasında, herhalde bu geniş açılı bakma ısrarının da payı vardır.

 

Ancak geçen yüzyılın ve son 10 yılın bilançosu derlendiğinde, önümüze döneminin en büyük gazetecisi ve bir gazeteyi 1960’ların başında oldukça gerilerden alıp bugüne taşıyan bir örgütçü olarak çıkmasında, sadece bunların payı yoktur. Bunlar elbette vardır, ama yeterli değildir.


Çünkü, biliyoruz; başka bir sürü proje ve başka bir sürü “adam” da çıktı. Onlar da İlhan Selçuk gibi gazete yayımlamaya, etkili olmaya çalıştılar. Etki alanlarını genişletmeyi denediler. Kimi fikir, kimi ilişki, kimi para sahibiydi. Hatta bazıları, bunların hepsine sahipti. Onu ve gazetesini taklit etmeyi de denediler. Beceremediler. Kendilerini ve ürünlerini, ne Türk egemenlerine, ne de Türk soluna kabul ettirebildiler. Daha doğrusu, Türkiye soluna kabul ettiremedikleri için, Türk egemenleri nezdindeki prestijlerinin yetersiz kaldığını bizzat gördüler.

İlhan Selçuk’un başka özellikleri olması gerekir.

 

Bu özellikler ayrı ayrı incelenmelidir. Ancak ondan çok daha önemlisi, Cumhuriyet’in neden tekrarlanamaz ve yaşadığı zamana damgasını vuran bir proje, ayrıca yaşadığı sürece herkese adını ezberletebilen bir adamın, İlhan Selçuk’un ürünü olduğunun açıklığa kavuşturulmasıdır.

 

Bunu yapacak olan da, bir gün İlhan Selçuk’u güya “soldan aşmaya” çalışan, ama onu taklit etmeyi hiç aşamayan insanların hırsı değil, bir başka zamanın soludur. Yeni zamanın, Cumhuriyet ve İlhan Selçuk gibi bir istinat duvarından geriye gitmeyeceğini açıkça ilan eden yaratıcı, evrensel ve Türkiyeli solu... Devrimini ve devrimleri seven, onları ihtirasla koruyan bir müdahale hırsı.

 

 

V. KAVGANIN YÜREĞİNDEKİ CESARET: UĞUR MUMCU

Sadece İlhan Selçuk’la Cumhuriyet’i ve sadece Cumhuriyet’le de İlhan Selçuk’u açıklayamazsınız. Ama biri olmayınca, diğerinin olmadığını, olamayacağını da görmek gerekir. Bu nedenle, iki ismin 20’nci yüzyılın en önemli markaları olduğunu kabullenmek zorundayız.

 

Özellikle Uğur Mumcu’nun Cumhuriyet ve İlhan Selçuk’un en güçlü ve başarılı yanı olduğu göz ardı edilmemelidir. Yürekli Mumcu, İlhan Selçuk’la beraber ve Cumhuriyet’te serpildi, gelişti, bir özgün sınır çizgisi oldu. Diğerlerinin aksine, gidenler çoktu çünkü, Cumhuriyet’i hiç terk etmedi. Onun bir parçası kalabildiği için de etki alanı çok genişledi.

 

Burada, bu gerçekten nadir yetişen, son derece çalışkan ve bombayla ancak önüne geçilebilen bir simge olarak Uğur Mumcu’nun nasıl bir ortama ihtiyacı olduğu üzerinde düşünmek gerekir. Mumcu, bir zihniyetin, asıl önemlisi bir kavganın adamıydı, İlhan Selçuk’u iyi anlayan kavga arkadaşlarının da en çalışkanıydı diye düşünülebilir.

 

Cumhuriyet’i bırakmadı. Cumhuriyet 'te olduğu sürece etkili oldu.

 

Ama Cumhuriyet de onu hiç bırakmadı.

 

Aslında yakınlardan birkaç isme bakıldığında görülecektir: Altan Öymen, Yalçın Doğan, Hasan Cemal ve sonraki genç kuşak sanki gazeteci değil miydi? Özellikle, sonraki genç kuşak arasından, çok gençken Cumhuriyet’ten geçmiş ve şimdi değişik medya gruplarının üst düzey yöneticisi, hatta tek yöneticisi olmuş isimler yok mu ve onlar yeteneksiz mi? Yalçın Doğan örneğin: Hani şu 1979’larda Nazlı Ilıcak’a televizyon programlarında kendisinin kapitalist sisteme karşı olduğunu belirterek “Sizinle aramızda sistem sorunu var” diyecek kadar da sola angaje, sonraki zamanların boyalı basın genel yayın yönetmeninin, yeteneksiz ve tembel olduğu nasıl ileri sürülebilir?

 

Uğur Mumcu’nun çok iyi anladığı gibi, Cumhuriyet, niyeti olanlar için gerçekten gazetecilik fırsatı veriyordu. İçeride ve dışarıda açtığı alanlarla, araştıran insan üretiyordu. Cumhuriyet’in yerini anlayamayanlar, daha çok para kazandıkları ama her şeyleriyle teslim oldukları bir dünyada, bugün, emekliliğin veya ecelin kapıyı çalmasını bekliyorlar. Bunu Türkiye’yi 1920’ye çeken bir iktidara övgüler yağdırarak veya bu övgülere ortak olarak yapıyorlar.

 

Cumhuriyet’in başlı başına bir anlam halini aldığını, bir hareket ve etki alanı konumuna yükseldiğini, daha önce iyi kazandıkları ve pek etkili olduklarını düşündükleri yayın organlarında ıskartaya çıkartılınca, örneğin Yalçın Doğan, Necati Doğru, Duygu Asena, Zeynep Oral falan bizzat görmediler mi? Gördüler. Geldiklerinde Cumhuriyet’in ağırlığında hiçbir şey değişmedi. Tiraj oynamadı. Hatta geri adım  bile attı.


Yani aslolan Cumhuriyet’ti ve bunu en iyi anlayanların başında Türk solunun bir parçası, ama zaman zaman Türk, hatta dünya soluna ciddi haksızlıklar yapabilen, yürekli ve çalışkan Uğur Mumcu geliyordu. Bu haksızlıklar başka bir tartışmanın konusudur ve İlhan Selçuk ile Cumhuriyet’in ana damgasını taşımayan bir ortamda olsaydı, doğrusu tahrip gücü büyük olurdu. Ama olmadı.

 

Acılı Türkiye solu, Uğur Mumcu’yu hep sevdi.

 

İlhan Selçuk ise, görünen o ki, Uğur Mumcu’da, asıl ihtiyacını duyduğu o çalışkan, yılmayan, geri adım atmayı sevmeyen ve kimseye eyvallah demeyen gazeteciyi buldu. Galiba aldığından daha fazlasını da verdi: Cumhuriyet.

 

Uğur Mumcu, 20’nci yüzyıl Türkiye’sinin en etkili gazetesinde ve gazetecisiyle birlikte çalıştığını biliyordu. Yol arkadaşlarından çoğu, bunu anlayamadı. Oysa bir kimlikti bu. Sınır koymaktan çekinmeyen bir kimlik.


Eric J. Hobsbawn, “Kimlik, sınır koymak demektir. Sınır yoksa, kimlik de yok” diyor. İlhan Selçuk da “iktidara yalakalık yapan gazetelerin en şavalak köşelerinde Cumhuriyet’in suçlanmasını” son tahlilde normal karşılıyordu. Bunun, Cumhuriyet’in temsil ettiği kimliğe, yani sınır koyma inadına bir “uşak tepkisi” olduğunu biliyordu.

 

 

VI. İLHAN SELÇUK NEFRETİ, AYDINLANMA NEFRETİ

 

Şimdi bir yayın grubunun başındaki “şahsiyetin”, o zamanki gazetesinde yazdığı bir şey vardı. Aydınlanmanın ne demek olduğunu hiç anlayamadığı ve çıkarları gerektiriyorsa sol düşmanlığında sınır tanımadığı için algılama gücü de kıt ve ne yazık ki yolun başında Cumhuriyet’ten geçmiş bu “gazeteci” için İlhan Selçuk, “Cumhuriyet Gazetesi’ni yok eden adam olarak Türk basın tarihine geçecek” bir isimdi. İnsan, ancak bir yaratıcı ve kurucudan böyle söz edebilir.

 

Böyle saldırılar, son çözümlemede, alnına aşağılık kompleksi kazınmış bir mafya nefretine karşılık geliyordu. Mafyalaşmış bu nefretin, akrabası bir başka nefretle bağlantısız olduğu düşünülmesin. Türk gericiliğinin önde gelen kalemlerinden A. Turan Alkan’ın, 1923 ve Türkiye aydınlanmasına, dolayısıyla İlhan Selçuk ile Cumhuriyet’e bakışı, hiç farklı değildir. Bu, Hürriyet’ten Zaman’a, Star’dan Radikal ve Taraf'a, birçok çizgiyi birleştirebilen bir sınıf nefretidir:

 

“(…) Bizde “Cumhuriyet fazilettir” vecizesi, işbu maksatla tekrar edilegelmiştir. Kısaca “dinî ahlâk”ın yerine “laik kültür”ün ısrarla teklif ve propaganda edilmesinin asıl hikmeti bu idi. Laik kültür adı verilen muğlak kavram, bilgiyle hemhâl olmanın neticede dindışı bir ahlâk vücuda getireceğine iman ediyordu. Fransız İhtilâli’nin toplumu yeniden tasarlamayı öngören iddiasının mesnedi buydu. Avrupa ile fikri ilişkilerimiz nedense hep “Efendisinin ilâcını çalıp içen safdil uşak” seviyesinden ileri varmadığı için Fransız İhtilâli’nin bilgi ve ahlak felsefesinde nasıl bunalımlara yol açtığını merak etmedik. Birtakım yarım aydınların hâlâ “aydınlanma devrimi, Anadolu aydınlanması” filân gibi lâflar geveleyip durmasının röntgen analizi budur.

 

O yüzdendir ki felsefenin her sahasında olduğu gibi bilgi ve ahlâk felsefesinde de Cumhuriyet’in olanca birikimi, okunmayan ve az satılan az sayıdaki felsefe dergilerinin, muradını yazarından başka kimselerin anlamadığı meknûzdur. (...) Bu durumda “Cumhuriyet fazilettir” veya “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” sözü, bir âhir zaman Türkü’nü bilgi karşısında tamamen savunmasız, tercihsiz ve korunmasız bırakan, romantik bile denilemeyecek sığ bir muhabbetten öteye geçememektedir.” (“Kaldırımdan Düştüm Beni Kaldırın”, Zaman, 14 Temmuz 2003.)

 

Alkan’ınki bir Osmanlı kinidir. İsim vermiyor elbette, ama burada İlhan Selçuk ve Cumhuriyet açık hedeftir. Gerçekten de bir kin ile karşı karşıyayız. İşte İlhan Selçuk, herhalde bu kine cephe açabilen, bir cephe kurabilen, bu nedenle hedef olabilen gazetecidir. Ama kendisine ve gazetesine yönelen kinin sınıfsal bir temeli olduğu söylenmelidir.


Verdiğimiz ilk örnek hedonist bir tetikçi cehaletine, A. Turan Alkan da okuyan ve emperyal-liberal-muhafazakâr kimliğiyle, başı secdeden kalkmayan, belkemiği kırılmış bir Türkiye düşüne karşılık geliyor.

 

Türkiye egemenlerini, tüm kurum ve kuklalarıyla, tetikçileriyle bu kadar rahatsız edebilmiş, bu düzeyde etkili olabilmiş bir başka gazete ve gazeteciyi, böylesine derinlerden ve çevreden tepki alabilmiş bir başka deneyimi, Türkiye 20’nci yüzyılda tanıdı mı? (3)

 

 

VII. GEÇİCİ SONUÇ

 

Aydın, hep daha ileriyi arayan ve toplumuyla aynı sözcükleri kullandığı halde aynı dili konuşamadığını bilen insanın acısı olarak da tanımlanabilir.


Cumhuriyet ve 1960’ların başından bu yana yarım yüzyıldır Cumhuriyet çizgisini derinleştiren ve devleti birinci derecede etkileyebilen adam, İlhan Selçuk, sadece Türkiye egemenleriyle değil, onların etkisi altındaki Türkiye toplumuyla da karşı karşıya gelmekten çekinmeyen bir inattır.

 

Bu inat, bir bütün olarak modern Türkiye’nin geçmiş yüzyıldaki tarihini damgalamış ve içinde bulunduğumuz yüzyıla üzerine titrenmesi ve işlenmesi gereken bir miras bırakmıştır. O zaman, İlhan Selçuk ve Cumhuriyet'inin, benzersiz bir yüzyıl projesi olduğunu, bu projenin bundan sonra da ancak Türkiye devrimcilerinin rüzgârını arkasına alırsa ileri zamanların gereklerini yerine getirebileceğini ileri sürebiliriz.

Şimdi tam bu noktadayız.

 

Osman Çutsay

Gerçekedebiyat.com

Sosyal Medyada Paylaş

author

Gerçek Edebiyat

gercekedebiyat.com yazarı, info@gercekedebiyat.com

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..