Attila İlhan'dan 'İkinci Yeni oligarşisi' ve Memet Fuat eleştirisi: Hazin bir başkalaşma!

news-details
Eleştiri

(Paris'ten bir mektup aldım, öğretim sonrası stajını oralarda yapan bir okuyucumdan, S. Tancri'den geliyor: Yön'de çıkan yazılarımdan birinde Memet Fuat'la Fethi Naci'ye ilişmeme takılmış, "onları pek sevmiyor gibisiniz" diyor, "...salt okuyucu için, özellikle Memet Fuat olumlu gibi gelir." Mektubu alıp çıktım, birdenbire deniz, kıran kırana soğuklardan sonra eski güneşi ve yepyeni bahar esintilerini buluveren palmiyeler, uzak yeşil bir sis dalgınlığında İzmir Körfezi. Yanılmış olmak kuşkusu içimde dikine bir hançer gibi kımıldıyordu. Bir zaman yürüdüm. Birtakım olağanüstü acılıktaki soruları kara şemsiyeler gibi içim sıra açıp açıp kapatıyordum.

Kimdi bu Memet Fuat, bir tarihte Gün'de mi nerde, topIumcu olmak isteyen şiirler yayımlayan çocuk değil mi, "Yaşadığımız" diye romanımsı bir öyküler kitabı yayımlayan, içinde bir yerinde sözgelişi bir kahramanına şu sözleri söyleten:

"...Bizi iyileştirmeye uğraşmayan, bütün kötülüğümüzle kabul eden eserler istiyorum. İnsanları ciddiye alan eserler... Haklarımızın pazarlığını yapan fedakâr iyi insanların değil, acımalarını, hakları uğrunda yılmadan mücadele eden insanların hikâyesini okumak istiyorum. Aciz halkı kurtaran asil şövalyeler devri geçti artık. Artık masal anlatılmıyor." (sayfa 100)  

O sıralar Gün'de ben de koca koca savaş şiirleri yayımlayıp Gerçek'te tefrikası yarım kalan "Saadet Hepimize Mahsustur"da başka kahramanlara, buna benzer başka sözler söyletmiyor muydum? Çok yakın, çok içli dışlı bir dostluğumuz olmadığından (ya bir kere görüştük, ya iki) şiddetli bir düşmanlığımızın olması akla yakın sayılamaz.

Öyleyse niye takılışım, ikide bir ayağına çelme takışım?

Farkında olmadan, yoksa o en sevmediğim duygusal çatmalar çıkmazına ben de mi girdim? İyisi mi döner bu sorunu derinlemesine şöyle bir kurcalarım, Memet Fuat'ın gelişme grafiğini çıkarmaya çalışırım, sonuç umduğum gibi çıksa da çıkmasa da yayımlar, böylece, hem kendime hem de Paris'teki meraklı okuyucuma karşılık vermiş olurum.)

*

İşin başında fena halde toplumcu, İlhan Berk'in "anlamsız şiir“ tezlerine, Muzaffer Erdost'un "anlamın rastlansallığı" buluşuna dik dik karşı çıkıyor. Çok sağlam, hiç yarıksız bir toplumsal eleştirmeci değilse bile, hoşgörüsü olan, ana çizgileriyle yine de toplumcu bir eleştiri tutumu tutmuş.

O sıralar, Mavi hareketinin toplumsal gerçekçilikten usul usul İkinci Yeni bataklığına kaydırıldığı sıralar. Oktay Rifat ve İlhan Berk, Türk şiirinin bu iki büyük eyyamcısı, hasıla hasıla "şiirin amacı hiçbir zaman belirli bir şey anlatmak değildir", ya da "şiir bir şey anlatmaz, güzellik bir şey anlatmaz çünkü" diyebiliyorlar. Toplumsal esthetique anlayışının imge kuramı ve mekanizması iyice yozlaştırılarak tam da Menderes diktasının istediği politika dışı (apolitique) bir şiir yeniliği kılığına sokulmuş. Gençlerden katılan katılana. Şiirimizin en önemli yeniliğinin nihayet gerçekleştiğini sanan sanana.

Peki, o? O, kuşkulu. Bir kere yenilik anlayışı toplumsal:

"...yayılma, gücü gösteren, sanat alanında bir devrim havası yaratan yenilikler, toplumlarda büyük gelişmeler olduğu zaman görülür. Yaşayışımızdaki değişiklik duygularımıza, düşüncelerimize yeni bir yön verecek kadar aşırı olduğu zaman. (Yeditepe, 15 Kasım 1954)"

Ayrıca böyle koklu değişiklikler toplumumuzda o sıra olmadığı için şunları öneriyor:

"...genç sanatçı yenilik yolunda şuna buna özenerek kendi kendisini zorlamayı bırakmalı, günün gerçeklerinden yoğurduğu özden gelecek zorlamayı duymaya çalışmalıdır, yaşayacak, yarına kalacak yenilikler böyle yaratılır, benim bildiğim. (Yeditepe, 15 Kasım 1954)"

Ne kadar doğru değil mi? Öze dayanan, gerçekçi ve toplumcu ve tarihsel bakımdan doğru bir tutum. Bu kadarla da kalmıyor üstelik, oynanan komedinin ne olduğunu, öncülüğünü kimin yaptığı konusundaki sorulara içerlemiş, bir de çıkışıyor ki şaşarsınız:

"...kim kime öncülük ediyor? Neyin öncülüğünü? Batının sıka sıka posasını çıkardığı anlamsız şiiri dilimizde denemek işinin ml? Heves edilecek bir şey olsa canım yanmayacak. (Yeditepe, 15 Ekim 1958)"

Başka bir yazısında soyutçuların önde gidenlerinden Turgut Uyar'la takışıyorlar. Nedeni basit, çünkü o gidişatın kötülüğüne işaret ediyor:

"...onlar da (ikinci yeniciler) birtakım yenilikler adına korkunç yasaklarla geldiler sanat alanına. 'Bugün şiir böyle yazılmıyor' sözü dillerde dolaşır oldu. Gene anlayışlar, kurallar sanattan önce gelmekte. Gene daraldı çember. (Yeditepe. 8 aralık 1958)"

diyerek, açıkça yenilerin biçimciliğine cephe alıyor, ortaya sürdükleri şiirin esthetique ya da toplumsal hiçbir fonction'u olmadığım, biraz da alay ederek apaçık belirtiyor:

"...evet, insanoğlunda bilmece çözme sevgisi diye adlandırabileceğimiz bir sevgi var. Çözdükten sonra da ben çözdüm diye böbürlenme sevgisi. Yeni şiir biraz da bu sevgisine karşılık vermek istiyor okuyucusunun. (Varlık, 15 Ocak 1959)"

Peki sonra? Sonrası bu: Menderes diktası türlü baskıların en üst ucuna varmış, toplumculardan geçtim, liberal muhalifler bile mimlenip deliğe atılıyor, içlemci sanatı sürdüren üç beş kişi kalmış ortalıkta, onlar da arpacı kumrusu gibi sonlarının ne olacağını düşünüyorlar.

İşte o sıralarda Memet Fuat'da bir de bakıyorsunuz bir bu İkinci Yeni dalgasının acaba aslı nedir merakı uyanıyor: Gerçekten yeni midirler, anlamsız mıdırlar araştırması; önce, anlamsız değilmişler canım "kapalıymışlar' biraz özürleri, arkasından ikinci yeni ozanlarından Oktay Rifat, Cemal Süreya, Kemal Özer üzerinde ince ince durarak “ahkâm“ çıkarmalar. Artık o da "...bu şiiri eski şiire, açık şiire karşıt değil de, onun yanında, ona eklenmiş olarak düşünmeye" başlıyor. Vardığı sonuç da tabii ona göre:

"...kısacası, şiirin anlatma gücü arttı gibi gelior bana, büyük şairleri bekleyen bir yol açıldı gibi geliyor. (Yeditepe. 1 Şubat 1960)"

O arada “ikinci yeni“ etiketini kaldırıyorlar. Soyut düzleminde kalarak yeni Türk şiirinin altın devrini ilan ediyorlar. Bir de bakıyoruz, 27 Mayısın devrimine üç ay kala, o başlangıçta açık, içlemci, gerçekçi ve toplumsal gelişmelere bağlı sanat görüşünü savunan Memet Fuat, soyutçuluğu ve soyutçu ozanları benimsemiş, bağrına basmış:

"...ikinci yeni bir saman alevi gibi parlayıp söndü, dayandığı güçsüz ilkeler şimdi çok geride kaldı ama, kapalılığın anlam alanında da önemli olabileceği kanısına onun yardımıyla vardık. Ece Ayhan, Cemal Süreya, Kemal Özer gibi genç şairleri o getirdi, Turgut Uyar'ın, Edip Cansever'in yenileşmesini, güçlenmesini o sağladı. (Yeditepe, 1 Mart 1960)"

Böylece, yarına kalacak yenilikler "günün gerçeklerinden", "yoğrulan özden“ çıkarılmıyor artık: "Batının sıka sıka posasmı çıkardığı anlamsız şiirin" "anlam alanında da önemli olabileceğini“ kavrıyoruz birdenbire, o kadar ki bu sayede bazı yeni ozanlara kavuşuyoruz, bazı eskilerin de güçlendiğini görüyoruz. Fakat...

Fakat, hiç hesapta kitapta yokken, "toplumlardaki büyük gelişmelerden" birisi, bir mayıs sabahı,  bizim toplumumuzda gerçekleşiverir. Diktanın zoruyla birbirinden kopmuş görünen sanat ve toplumsal hayat ilişkileri birbirine bağlanmaz mı, şiir anlayışlarını bu kopukluğa dayandırmış olanların yabancılaşması başlamış demektir.

Önce sarsıntının bilincine varamazlar pek, birden ayağa kalkan içlemci ve toplumsal şiirin nasıl eskimemiş olduğunu, daha da müthişi nasıl hiç eskimeyeceğini algılayamazlar, sanırlar ki soyutçu ozan, yani sanatını dış gerçekten giderek toplumsaldan soyutlamış olan sanatçı, bu tutumuyla da toplumsal olabilir.

Yalnız Memet Fuat gibi toplumsallığın ne demek olduğunu kestirenler köprülerin atıldığını, "kapalı şiir" kabadayılarının ya bütün sanat araçlarından vazgeçmek, ya da soyut yani biçimci ve biçimsel şiirlerini sürdürüp şiirde "gerici" kalmak (Evet, gerici: Politikada soyut demokrasi, biçimsel demokrasi nasıl gericilikse, sanatta soyut şiir, biçimsel şiir öylece gericiliktir) zorunda olduklarını utangaç utangaç mırıldanırlar:

"...günümüzün soyut sanatçıları... sanatla politikanın el ele veremeyeceğine inanıyorlardı. Şiir   deneyinin olayların ötesinde tutulmasına inanıyorlardı. İlhan Berk bir uçtan bir uca giderek bu anlayışa varmış, gençlerin çoğu bu anlayışın eline doğmuşlardı.

Soyuta paydos! sözü öyle bir söz ki günümüzün şairinden her şeye yeniden başlamasını istiyor. Bunu ise bir şiir deneyi geçirmiş, kendine göre bir sanat aracı geliştirmiş, o sanat aracıyla da somutun çok ötelerinde kalmış kimselerden beklemek boştur. ...Bana öyle geliyor ki sanat anlayışlarının politik değişmelerle ya da ekonomik değişmelerle ilişkisi çok yüzeyden alınıyor. Bu tepki dinlemez, ayrıntısız bir ilişki olsaydı ilişki sanıldığı kadar yakın, günü gününe, yeryüzü tek çeşit insanlarla dolardı. (Varlık, 1 Aralık 1960)"

Evet, hazin fakat doğru: "Sanat yeniliklerini toplumlardaki büyük gelişmelere" bağlamaktan yola çıkıp "bu ilişki o kadar da önemli değildir canım"a gelmek! Ondan sonrası yanılmış eleştirmecinin yanlışlığını kökünden değişmiş koşullar içinde sürdürmeye çalışmasıdır artık. Bunu da iki yoldan yapar, birincisi gargaraya getirip "ozanlarını" toplumsal sanat kervanına eklemek çabasıyla, ikincisi yayımcı olarak İkinci Yeni oligarşisini desteklemesiyle. Artık kendi kendisinin o kadar uzaklarına düşmüştür ki...  sırası düşünce şöyle bir şeyler söylemekten çekinmez:

"ben kendi hesabıma seçtiğim şairlerin her birini bu yayınevine şeref verecek insanlar olarak kabul ettim. Benim için Cemal'in (Süreya) kitabını, Oktay Rifat'ın kitabını yayımlamak ticaret konusu filan değildir. Onu yayımlamak şerefi bana yeter. (1967 Varlık Yıllığı. Sayfa 185)"

Şeref saçan bu ünlü ozanların kimler olduğunu herkes biliyor. Düşüncelerimin toplumsallıkla uzak yakın hiçbir ilgisi olmadığını da biliyor mu acaba? Şimdi 27 Mayıs'tan yedi yıl sonra, yeni bir diktanın hazırlıkları altından görülürken ister misiniz onlardan bir tanesinin. “Ece Ayhanca yazan" Ece Ayhan'ın düşüncelerini öğrenmek:

"...belirli bir şiir, bir anayasa değişikliğinden sonra niye değişsin hiç anlayamıyorum. Matrak bir düşünce bu. Bırakınız bir anayasa değişikliğini ve onun ardından sökün edecek birtakım siyasal ve toplumsal kazançları (ki hayır, küçümsemiyorum bu düzeydeki başarıları); bir büyük toplumsal olay gelir birçok şeyi değiştirir de, şiirin tarihinde bir satırlık yer tutmaz, ya da birkaç satırla geçiştirilir... Öyle devrimler vardır ki yanlış yerlerde kullanılmış noktalama işaretlerine benzerler. Şiirinse, hem kendisi, hem toplumu için daha şaşmaz, daha doğru, özel ve ayrı bir noktalama dizgesi bulunur. (Yeni Ufuklar, 1Ocak 1967)"

*

(Birdenbire durdum. İçimi ağır bir hüzün kaplamıştı. Bu grafikten çıkarılacak sonuç, insan kendisini ne kadar zorlarsa zorlasın, Paris'teki okuyucuma hak verdirecek bir sonuç olmazdı. Sonra başka sorular yönelttim kendime: -İnsan değişmez mi, yazar değişmez mi, peki ben hiç değişmedim mi? diye. Değişirdi elbet, yalnız tutumunu toplumsal tutmuş bir yazarda bu değişmeler, toplumculuğu daha faydalı, daha elverişli, daha insancıl kılmak yönünde gerçekleşirse olumlu sayılabilirdi. Ben de ulusçu, insancı ve özgürlükçü düzeylerde yırtıcı çıkışlar yapmış, dostlarımı harcamak pahasına toplumculuğumu daha yukarı kesimlere çıkarmaya uğraşmıştım. Değişmiştim demek, değişmiştim ama yöntemimi, içlemci ve diyalektik ana tutumumu koruyarak. Memet Fuat'ın değişmesindeki olumsuzluk temel gelişme çizgisinden kaymasında gerçeği izleyecek yerde git git onun gölgesini kendisi sanmasında.

Kendi de farkında bunun canım, son yayımladığı bir yazıda şunları dememiş mi:

"yurdumuzda çağdaş eleştiri yöntemlerinin ilk ürünlerini vermiş olanlar da, bir çekişmenin karşı çıkışın getirdiği bütün kusurları taşıdıkları için, eleştirinin belki de en önemli yanı olan 'değerlendirme' gücünü bu türlü edinememiş, 'öznel eleştiri'nin benimsenmesi gereken yanlarından büsbütün koparak 'çirkin eleştirmen' durumuna düşmüşlerdir. (Ant, 14 Şubat 1967)"

Daha ne desin?

Attila İlhan
(Varlık, sayı: 690 Mart 1967)
Gerçek Edebiyat 

Sosyal Medyada Paylaş

author

Ahmet Yıldız

gercekedebiyat.com yazarı, Gerçekedebiyat.com sitesinin kurucusu

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..