Asap bozucu bir yazı / İsmail Uyaroğlu

Değerli şair İsmail Uyaroğlu Attila İlhan Şiir Ödülü seçici kurulu üyelerini tek tek değerlendiren ve Türkiye'de ödül kurumunun içinde bulunduğu işgali anlatan önemli bir yazı yazdı. Oldukça sert içeriğe sahip ancak gerçekleri dile getiren bu yazıyı Gerçek Edebiyat okurlarına yayınlıyoruz.

news-details
Eleştiri

Batsın böyle edebiyat ve edebiyat adamlığı! Ne kadar iğrençleşti bu "âlem"!

İsterseniz okumayın bu yazıyı sevgili okuyucular. Çünkü edebiyatımızın ve edebiyat adamlarımızın(!) hal-i pür-melalini görünce, dönen dolapları, yapılan ahlaksızlıkları öğrenince asabınız bozulacak. Boşuna koymadım bu başlığı.

 Önce kısa bir özet: Geçen yılın (2019) başında, benim Toplu Şiirler'in 3. baskısı yapıldı. Sonuna hiçbir yerde yayımlanmamış şiirlerden oluşan, yeni bir kitap ekledim: Tereke. Ve bu kitapla Attilâ İlhan Şiir Ödülü'ne katıldım. Ama kabul edilmemiş. (Sonuçlar açıklandıktan sonra, yeni öğreniyorum bunu.) Gerekçe toplu şiirler olması. Komedi! Toplu şiirlerle değil, ilk baskısı yapılan, yeni bir kitapla katılıyorum. Arka kapakta da yazıyor bu, yani kitabın ilk baskı olduğu, içeride de. Ayrıca kitapla birlikte gönderilen başvuru yazısında da belirtiliyor. Toplu şiirler, daha önce basılmış şiirlerin bir araya getirilmesidir ve elbette ödüllere katılamazlar. (Nitekim şartnamede de var böyle bir madde.) Ama ayrı bir kitap bu, ilk kez basılan, yeni bir kitap. Öyle oldukları için, önceki yıllarda başka ödüllere kabul edildiler böyle kitaplar, ediliyorlar. İçlerinde ödül alanlar da oldu. Biliniyor. Örneğin bu kitap da Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü'nü aldı bu yıl. Çünkü yeni bir kitap. Ama beyefendiler, özel bir muameleyle kitabı saf dışı bırakmak için görmezden geliyorlar bunu. Edebiyat ahlakıyla bağdaşmayacak şekilde, kasıtlı ve düşmanca davranıyorlar. Kimseye bir hesap verme gereğini de duymuyorlar. Öylesine de fütursuz ve rahatlar.

(Hiç hoşnut değilim böyle bir yazı yazıyor olmaktan. Bir ara “boş ver İsmail, yakışmaz kaleminin yaşına, hiç sözünü etme, sineye çekip otur yapılan namussuzluğu” dedim ama yapanların yanına kâr kalacaktı o zaman yaptıkları. Kimsenin haberi olmayacaktı bundan. İçime sinmedi. Sonunda yazmaya karar verdim. Ama bu düşmanca davranışın nedenini, nedenlerini "izah" etmezsem konu yeterince açıklığa kavuşmuş olmayacaktı. Bu da bazı ayrıntılara değinmeyi gerektiriyordu. Ancak o zaman anlaşılırdı işin aslı, altında ne yattığı. O nedenle, okurlardan özür dileyerek -biraz uzayacak çünkü yazı- bu zatların bana olan husumetlerini ve bunun nereden, nerelerden kaynaklandığını gösteren bir iki ayrıntıyı, anımı aktarmak istiyorum. Ahlaki-insani "hususiyet"leri, içyüzleri görülünce, daha iyi anlaşılacaktır böyle şeyleri yapacak "vasıf"ta oldukları.)

Öncelikle şunu belirteyim, seçici kuruldaki iki kişiyi hiç tanımam (Ali Ural* ve Kerem Alışık**), bir kere bile karşılaşmışlığım yoktur. Onlarla ilgili değil bu söylediklerim. Fakat öbür üç kişiyi iyi tanırım, merhabamız yoktur ama nasıl biri olduklarını iyi bilirim. Makbul kişiler değillerdir benim gözümde, haklarında tek cümle bile kurmak istemem ama işte böyle durumlarda mecburen yazmak zorunda kalıyor insan.

Bunlardan biri (Adnan Özer), şiire ilk başladığı yıllarda yanaştı bana, ortama girebilmek, kendini adam yerine koydurabilmek için. Gerçekten adamdan saymıyorlardı, o zamanlar kültür-sanat çevresinin uğrak yeri olan Yazko'ya almıyorlardı örneğin, kovuyorlardı. Ben arka çıkıyor, koruyup kolluyor, içeriye alınmasını sağlıyordum. İyi hatırlar kendisi. Hatta yaranmak için şahsıma şiir yazmışlığı dahi vardır. Bunu söylediğinde umursayıp bakmadım bile, sevmem çünkü böyle dalkavuklukları. O zamanlar solcu olan, hatta bir parti tarafından -çırakların başkanı olarak- Küba'ya da gönderilen bu kişi, daha sonra çıkarını orada gördüğü için dinci ideolojiye çark etti, oralardan nasiplenmeye başladı. Bunun üzerine ilişkimi kestim, yanımdan uzaklaştırdım. (İşte bu yüzden düşman bana. Bir ara "E" adlı bir dergi çıkarıyorlardı bir arkadaşıyla birlikte. Arkadaşı, benimle ilgili bir dosya düzenlemeyi önermiş de kabul etmemiş bu, karşı çıkmış. Bizzat arkadaşı söyledi.) Yeni ideolojisinde ekmek kapısı aranırken, AKP iktidara gelince kapağı İBB'ye attı, orayla iş tutmaya başladı. Düzenlediği etkinlikler herkesin malumu. Kerameti kendinden menkul AKP'li çoluk çocuğu çağırarak, şair diye pazarlamaya çalıştı millete. Belediyenin -yani halkın- parasıyla gericilerin çöplüğüne döndürdü sözde edebiyat etkinliklerini. Makbul adam olarak yandaş televizyonlara çıktı, programlara konuk oldu. Düpedüz Cumhuriyet düşmanlarının safında yer aldı.*** Ve asla ahlaklı davranmadı, şair onuruyla hareket etmedi. Küçük bir örnek: edebiyat birikimleri, düzeyleri nedir diye görmek için, herkese açık bir toplantılarını izlemeye gittim bu gericilerin bir keresinde. 2014'te yayımlanmış şiir kitaplarını değerlendireceklerdi. Bu kişi de konuşmacıydı. (Ama benim orada olduğumu bilmiyordu.) Ülkü Tamer'in de kitabı çıkmıştı o yıl. Bir kişi bile sözünü etmedi. Kendi kısır çevrelerinde yazılanları sayıyorlardı yalnız. Ve sıkı durun, bu kişi de anmadı Ülkü Tamer'in adını. Düşünebiliyor musunuz, ne idüğü belirsiz gerici çömezleri şairden sayıyor, onlar üstüne konuşuyor ama Ülkü Tamer gibi birini, utanmadan, arlanmadan görmezden geliyor, yok sayıyordu. Şimdi şair namusu, onuru var denir mi bu kişide? Konuşurken bir ara ne dedi, biliyor musunuz? Ünlü biriymiş, hem de şiire başladığı ilk yıllarda ünlenmiş. Vallahi de billahi de tallahi de böyle dedi. Pek eğlenceli değil mi?

Ama ben sıkıldım. Onun için burada kesiyorum bu zatın hikâyesini. Öbür zatlara gelince... Biri "kocca profesör" (Tuğrul Tanyol) ama şiirle, sanatla ilişkisi onu bunu çekiştirmekten öteye geçmeyen çoluk çocuğun, -bütün bildikleri başkalarını ısırmak olan- kablolara yuvalanmış internet b/itlerinin, edebiyat sineklerinin arasına karışmış, dedikodu yapıyor. "Sana ne, adamın hobisi belki bu, hem ilmini geliştiriyor işte böylece, fena mı" denebilir. Tamam da aynı şeyi benim için de yapıyor. Nasıl olsa haberi olmaz diyerek utanmazca arkamdan laf ediyor. (Gerçekten de haberim olmuyor, ilgilenmiyorum çünkü bu tür şeylerle, arkadaşlar söylüyor da öyle "muttali" oluyorum.) Bu da yanaşmaya çalışmıştı bana YAZKO'ya gelip gidişlerinde, çömezken. Dergi yazıhanelerini dolaşmasıyla bilinir. Bunu da uzaklaştırmıştım yanımdan, hatta terslemiştim birkaç kere. (Benim için "geçiniz" hükmündedir.) Oradan geliyor bana düşmanlığı, garezi.

Sonuncusuyla (Metin Celal) pek tanışıklığım yoktur. İlk kez bir dolmuşta tanıdım kendilerini. Ama tam "tanıdım". Nasıl kara bir yüreğe sahipmiş meğer... Turgut Uyar'ın Teşvikiye'deki cenaze töreninden dönüyoruz. Ben ortada oturuyorum ve Turgut Abi'nin ölümüyle allak bullağım. Bu da sağımda oturuyormuş, farkında değilim. Zaten tanımıyorum da. (Ama o beni tanıyormuş ve nefretle, kinle doluymuş içi. Nedense? Bir yerden benim bilmediğim bir kuyruk acısı mı vardı, kim bilir?) Bir ara, mezara kadar niye gitmedim diye suçladım kendimi ve inip gitmeye karar verdim. Dolmuş sağa yanaştı, bundan inmek için müsaade istedim. Ters ters "öbür taraftan in" dedi. "Allah Allah” dedim, “Bu dengesiz de kim böyle?” Öbür taraf yol ve vızır vızır arabalar geçiyor, tehlikeli. Ayrıca niye bu taraf değil de öbür taraf? Soldan değil, sağdan inilir; bütün "insan"lar bunu bilir ve kibarca (kibarca değilse bile kural gereği) yol verir. Düşünün, nasıl bir kin, nasıl bir nefret... Ve nasıl bir yürek karalığı. Az önce sevgili bir büyüğümüzü yolcu etmişiz, aynı törenden dönüyoruz; bu acının ağırlığıyla, ağırbaşlılığıyla davranır insan. Ama öyle değil, aynı çevrenin insanı olarak bir "yakın"ını kaybetmenin üzüntüsüyle, ölüm acısıyla yanacağı yerde, cami avlusundan çıkar çıkmaz her şeyi unutmuş, kinle, nefretle yanıyor adam. Ve bu, sözde bir gönül insanı, yazar(!). Daha sonra sürüp gitti bu düşmanlığı. Örneğin yılın öne çıkan dokuz on şiir kitabını (on beş miydi yoksa) sayarken, o yıl ödül kazanmış kitabımı görmezlikten geldi, adını bile anmadı. Anlayın artık düşmanlığı... Daha sıcak sıcak, fırından yeni çıkmış bir başka "husumet" örneği: Ödül haberleri veren bir blog varmış internette, rastlantı sonucu gördüm; burada yazdığı yazılarda ödüllerle ilgili her türlü haberi, bilgiyi verirken, benim bu yıl -onların ödüle kabul etmedikleri kitapla- Ceyhun Atuf Kansu Ödülü'nü kazandığımı es geçmiş, bu konuda tek kelime etmemiş, daha öncekilerde yaptığı gibi görmezden gelmiş. Başkaları görmüş ama o görmemiş... Falan filan... Küçük şeyler bunlar ama kişinin karakterini yansıtır. Yazar namusuna sahip, dürüst biri olup olmadığını gösterir. Böyle basitliklere tevessül edecek kadar alçalır mı insan?****

Niye yazdım bütün bunları? Başta da söylediğim gibi kitabımı ödül dışı bırakmalarının nedenini, niçinini kanıtlarıyla anlatıp açıklayabilmek; bu düşmanca tavrın altında ne/neler yattığını gösterebilmek için. Ve bu kastı işleyenlerin, böyle haksızlıklara, adaletsizliklere "müsait" tabiatta kişiler olduklarını gözler önüne serebilmek için. (Bu arada "teferruat"a girmek zorunda kaldım, bunun için yeniden özür dilerim. Ama konunun temelinde, temel "çukur"unda ne olduğunu açıklığa kavuşturmak bakımından gerekliydi bu ayrıntılar.) Çete bunlar. 80'lerde oluşmuş çete. İsim isim herkes biliyor bunları. Ahbap çavuş ilişkisiyle birbirini kollayarak zuhur ettiler. Ve hâlâ sürdürüyorlar biraderliği.***** A. Ö. gibi bir kişinin ne işi var mesela Attilâ İlhan Şiir Ödülü'nün jürisinde? 'Başkan' ahbabı ayarladı çünkü, o aldı. (Öbür kişi de aynı ahbap ilişkisiyle girdi.)

“Aranızın bozuk olmasına rağmen niye katıldın ödüle” denebilir. Ben şuna inanırım: Bir yazar, bir şair için edebiyat namusu, ahlakı her şeyin üstündedir. Bütün ilişkilerin, kişisel bütün duyguların, kızgınlıkların, kırgınlıkların, kinlerin. Kanlı bıçaklı da olsan, bir başka yazarın, şairin hakkını yememelisin; duygularından soyunup adalet ve asalet üzere hareket etmeli, dürüst davranmalısın. Yalnız edebiyata değil, emeğe saygı da bunu gerektirir. Buna inandığım için katıldım. Çok mu saflık etmişim böyle düşünmekle? Öyle görünüyor. Bu arada bir ekleme yapmak isterim: ödülü kazanamamışım da onun için yazıyormuşum bunları diyebilirler bu naneyi yiyenler, konuyu çarpıtmak için. Son zamanların yaygın deyimiyle, insan aklıyla alay etmek olur bu, insanları aptal yerine koymak olur. Çünkü ödüle kabul edilip görüşülmemiş kitabın üstünde, kapağı bile açılmamış, daha başından ödül dışı tutulmuş. Kabul edilip ödül verilmeseydi böyle düşünülebilirdi. "Maruz kaldığım" kasıtlı, düşmanca davranışı ve bunun nedenlerini, nereden kaynaklandığını açıklıyorum ben burada. Yaptığım bu.

Bitirirken bir çift lafım da Doğan Hızlan'a olacak. “Attilâ İlhan Edebiyat Ödülleri Seçici Kurul Onursal Başkanı” olduğu için. Pek anlaşamasak da severim kendisini. Benim asla beceremediğim, dünyanın sağa sola yalpalayarak, gıcırdayarak dönüşü karşısındaki tasasızlığını, rahatlığını, hiçbir şeyi dert etmeyişini severim. Ama bu, doğruları, inandıklarımı söylememe engel değil. Benim için şöyle demişti bir yazısında: “Bir aralık dergi yapraklarında görünmeyen bazı şairleri özlerim. Kişisel antolojim eksik kalır. Bunlardan biri de İsmail Uyaroğlu'ydu. Yeni kitabı Lanettayin Bir Şair'i şiir coşkusuyla karşıladım. İyi şiirden anlayanlar bu kitabı mutlaka okuyacaklardır.” Bu kıvandırıcı sözler, doğru bildiğimi söylemekten alıkoymayacak beni, kusura bakmasın. Bu nasıl başkanlık Doğan Hızlan? Sadece bir unvandan mı ibaret oradaki varlığın? Olan bitene bakmaz, yapılan yanlışlara, haksızlıklara, adaletsizliklere müdahale etmez misin? Bu ilk baskısı yapılan, yeni kitabın ödüle kabul edilmemesi doğru mu sence? Bir ara, bir yazar dosta “hakkı yenmiş bir şairdir İsmail Uyaroğlu” gibisinden bir şey demişsin. İşte böyle böyle yeniyor hak! Bu "hata"yla filan açıklanamayacak kastın bedeli nasıl ödenecek Doğan Hızlan? Türkiye'deki bütün adaletsizlikler, keyfilikler gibi görmezden gelinip geçiştirilecek mi, yoksa sanatın, edebiyatın onuruna sahip çıkıp gereken mi yapılacak? Gereken ne mi? “Onursal” davranıp ya sen istifa edeceksin Doğan Hızlan ya da bu üyelerin istifalarını sağlayıp seçici kurulun yenilenmesinin önünü açacaksın. Papyonu yalnız şıklık olsun diye değil, asaletin simgesi olarak da takıyorsan bunu yapmalısın.

--------------------------------------------

*Bu yazıyı yazarken, merak edip internetten baktım. Arabistan Muhammed Bin Suud Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunuymuş. Türkiye Yazarlar Birliği üyesiymiş, bu örgütün bir ara İstanbul Şube Başkanlığını da yapmış. Bunları okuyunca “bu kişinin Attilâ İlhan adına konmuş bir ödülün jürisinde ne işi var” diye düşünmeden edemiyor insan.

**Ailenin temsilcisi Kerem Alışık'a, dostça bir uyarıda bulunmak isterim. Bunlara güven olmaz, her türlü adaletsizliği yapabilirler, rahatça eş dost kayırıp hak yiyebilirler; umurlarında değildir dürüstlük. Onun için dizginleri onlara bırakma, denetle. Attilâ dayın kulağını çekerdi yaşamış olsaydı, “Nasıl böyle bir şey yaparsınız” diye.

***Böyle bir kişiye, Dağlarca Şiir Ödülü verildi 2016'da. "İlerici", hatta bazıları "sosyalist" jüri üyeleri tarafından. (Ondan bir yıl önce de Ömer Erdem'e verildi aynı ödül. O da AKP iktidarınca TRT 2 televizyonundaki kültür-edebiyat programlarının başına getirilmiş ve gericiliğe hizmet etmiş bir kişidir. Eskiden Yeni Şafak gazetesinde yazardı, şimdi de Karar gazetesinde yazıyor.) Sormazlar mı adama, o jürilerde yer alanlara: Siz nasıl şairsiniz, yazarsınız? Hadi şairsiniz, yazarsınız da, nasıl aydınsınız? Cumhuriyet ve demokrasi düşmanlarıyla aynı cephede yer almış, gericiliğin, karanlığın yanında saf tutmuş kişilere, Dağlarca'nın adını taşıyan ödülü nasıl verir insan 'aydın'sa? Dağlarca duymasın, mezarından kalkıp sopayla kovalar sizi. (Yanlış anlaşılmasın, ödüllere katılmış da onun için söylüyor değilim bunları; hayır, hiçbirine katılmadım.)

****Şiir yazmaya da hevesli bu arkadaş. Birkaç kitap da çıkarmış. Herkes şiir yazabilir tabii, kimse karışamaz, atış serbest. Bir ikisini okudum internetten, pek bi hoş, gülümsetiyor insanı. Allah yolunu açık etsin. Yazmak için heves yeter de değerlendirmek için anlamak gerek. Yazdıkları, şiirden anlamadığını gösteriyor arkadaşın. Bu kişiler, orda burda şiir değerlendirmeye kalkıyorlar, hemi de jürilere seçiliyorlar, hemi de "başkan" oluyorlar. Benim güzel memleketim!

*****Her yerde aynı çete yapılanması, aynı "teşkilat"lanmalar egemen. Oralarda da başka ilişkilerle yürüyor işler. Kurulan ortaklıklarda başka dolaplar döndürülüyor. Edebiyat bu ilişkilere indirgendi yazık ki, her şeye çete ahlakı egemen oldu, biraderlik, ahbaplık bağı bütün değerlerin önüne geçti… Her şey çürüdü. Bataklığa döndü edebiyatın o eski, soylu, güzel bahçesi. Ve kimsenin sesi çıkmıyor bu çürümüşlük, kokuşmuşluk karşısında. Herkes dilsiz. Göreceksiniz, burada yazılan, sergilenen bütün bu yanlışlar, rezaletler de aynı umursamazlıkla, sessizlikle karşılanacak. Kimse rahatsız olup tek kelime etmeyecek: Tısss! Eleştirilerin muhatapları da bildiklerini okumaya, keyfiliklerine aynı pervasızlıkla devam edecekler. Büyük bir pişkinlikle, hiçbir şey olmamış gibi "piyasa'da salınmaya, boy göstermeye de. Utanıp yüzleri kızarmayacak. Türkiye'de bir "yüzsüzlük" kültürü oluştu çünkü.

İsmail Uyaroğlu
(Akatalpa dergisi, Ocak 2021, N: 253)
Gerçek Edebiyat

Sosyal Medyada Paylaş

author

Ahmet Yıldız

gercekedebiyat.com yazarı, Gerçekedebiyat.com sitesinin kurucusu

Yazarımıza ait diğer yazıları görmek için tıklayınız..