Türkler ve felsefe

Eleştiri

Türklerde felsefi geleneğin zayıflığı üzerine Prof. Kurtuluş Kayalı’nın Gerçek Edebiyat”ta paylaşılan makalesi üzerine ek bir bakışı sunmaya çalışacağım. Bu amaçla Azebaycanlı siyaset bilimci Meşdi İsmayılov’un Kasım 2011 tarihinde yayınlanan Avrasyacılık Mukayeseli Bir Okuma – Türkiye ve Rusya Örneği adlı kitabından tekrar yararlanacağım, çünkü çok ilgili olduğu kanısındayım. Kitabın tümünün okunmasını tavsiye ederim.

İsmayılov Avrasyacı düşüncenin tarihi arka planını anlatırken kültürel özelliklere ait görüşler için sık sık Nikolay P. Trubetskoy’un 1920’li yıllarda yayınlanan görüşlerine başvurmuştur.

Bunların belli ölçüde geçerli olduğu, en azından düşünceyi tetikleyeceği görülecektir. Ruslar Türkler konusunda genel bir rahatsızlık duyan, çünkü büyük bir Türk nüfusa ve geçmişe sahip bir ulustur. Türklerle sayısız savaş yapmış, kendi işgalindeki yerlerde asimilasyona başvurmuş, bunu kısmen başarmış bir ulustur. Rus geçmişindeki Türkü hiçbir zaman kabullenmek istemez ama aralarından bir kısmı bizi oldukça iyi tanımıştır. Şayet din farkı olmasaydı, iki halkın kaynaşması her durumda farklı biçimler alacaktı, çünkü derin farklılıkların yanısıra, yazının sonunda çok kısaca değindiğimiz etkileşimlerin sonucu olan bazı benzerlikler de bulunmaktadır.

Trubetskoy, Türk psikolojik tipinin  temel özellikleri olan sistemlilik ve sadeliğin, inanç alanında da geçerli olduğunu düşünüyor: “Türk’ün manevi dünyasına tek psikolojik özellik egemendir: inanca temel olacak bilginin son derece berrak sistemleştirilmesi ve diğer hiçbir görüşle mukayese edilmezliği.”

İSMAYILOV ve TRUBETSKOY

İsmayılov, Trubetskoy’un bütün Türk halklarını tek bir etno-psikolojik görüngü kabul ettiğini söylüyor. Sistemli dakiklik, doğallık ve basitlik hepsinde olan temel psikolojik özelliklermiş. “Bütün bu imperatif-psikolojik özellikler Türk halkının bilinçaltında, günlük yaşamında, zihniyeti ve dünya görüşünde gözlemlenebilmektedir...” diyor. Uzun bir alıntı:

  • “Türk simetri, aydınlık ve sabit dengeden yanadır. Ancak  tüm bunlara ulaşmayı değil, verilmesini ister. Düşünce ve hareketlerinin, hayat tarzının atalet kuvvetiyle belirlenmesini ister... Bu yüzdendir ki Türkler her zaman, hazır yabancı şemaları içtenlikle kabul etmişler, diğerlerinin dinsel inançlarını almışlar. Ancak Türk için kuşkusuz herhangi bir yabancı görüş kabul edilebilir değildir. Bu görüşte mutlaka aydınlık, sadelik olması gerekir; en önemlisi ise o her bir şeyin içerisine –tüm somutluğu ile bütün dünyanın- yerleştirilebileceği rahat bir şema olmak zorundadır. Bir defasında herhangi bir dünya görüşüne inanan, onu kendisinin tüm davranışlarını belirleyen bilinçaltı yasaya, evrensel yasaya dönüştüren Türk bununla sakinleşmekte ve dört elle bu inanca sarılmaktadır. Dünya görüşünü tam da spiritüel ve günlük hayattaki dengesinin sarsılmayan temeli olarak algılayan Türk, dünya görüşünde atalet ve muhafazakarlık sergiler. Türk muhitine dahil olan inanç, mutlaka donmakta ve kristalleşmektedir, çünkü bu inanç burada sabit bir ağırlık merkezi-dayanıklı dengenin başlıca etmeni rolünü üstlenmek zorundadır.”

Bunlar bundan yaklaşık doksan yıl önce yazılmış ama bence adam Türkler konusunda birkaç esaslı tespit yapmış. Türk (kendimden biliyorum) zihnini rahatsız eden konulara girmeyi pek sevmez. Çok azımız, o da ister istemez ve ancak mecbur kalınca düşünsel hesaplaşmalara gireriz. Olayları şablonlara oturtunca pek seviniriz. Sonra o şablonlar işe yaramayınca yavaşça o konudan uzaklaşırız. Sebat edenimiz çok azdır. Bu karakter yapısına her alanda rastlarız.

Gerçek Edebiyat

Örneğin edebiyatımızda derin psikolojik tahliller yok değildir ama pek nadirdir. Suç ve Ceza’da Raskolnikov’un yaşadığı türden vicdan muhasebeleri görülmez. Anlatımlar çoğu kez yüzeysel kalır. Filmlerimizde de olayların motifleri değil (gerçi basit motifler vardır elbette) kuru hikayesi seyredilir. Tabii popüler kültür dünyanın her yerinde yüzeyseldir ama bazı kültürlerde diğeri de vardır.

Öte yandan Türklerin derin felsefi temalarla uğraşmaları bir yana, küçük bir azınlık dışında felsefeden kaçmaları da anlamlıdır. Bunun farklı nedenleri olabilir ama başta geleni düşüncelerin insanı rahatsız etmesidir. Sonuçta her şeyi sorgulamak zorundasınız. İşte Türk bunu pek sevmez. Gerçekten de, fazla sorgulamadan inanacağı basit formüller ister. Aramızdan bazen fazla sorgulayan çıkarsa garipsenir, yadırganır veya dışlanır.

Toplumların kültürel özelliklerini tasnif etmenin kolay olmadığını biliyorum. Her şeyden önce toplumlar homojen değildir. Ayrıca bazı ortamlar ve uğraşlar belli prototipleri ortaya çıkarırlar. Örneğin dış ticaretle uğraşan kesim dünyanın her yanında benzer bir ortak kültüre sahiptir ve benzer şekilde yaşadıkları için çok kolay diyalog kurabilirler. Bazı meslek grupları da, örneğin nitelikli mimarlar ve tıp insanları dünyanın her yerinde birbirine benzer özellikler kazanır. Ama gene de her kültürün büyük farklılıkları tartışma götürmez. Keza büyük kent kültürü de ortak tutumlar yaratır. Dünyanın büyük metropollerinden herhangi birine giden kişi (hemşehri çevresi bunu az biraz geciktirse de)  belli insan tiplerinden birine doğru evrilmeye başlar.

TÜRKLER ve BOZKIR KÜLTÜRÜ

Türklerin yüzyıllar boyu yaşadıkları bozkır kültürünün derin izler bırakmadığı söylenemez. Örneğin, Türk evlerinde ahşap tavan süslemeleri çok güzeldir ama yer döşemesi genelde çok kötüdür. Ancak son yıllarda biraz gelişme oldu. Bu çadır alışkanlığının bilinçaltında devamıdır. Halbuki Anadolu’da bundan iki bin yıl önce de harika ev zeminleri vardı. Bu basit bir örnektir. Zihniyetin konuta yansıması kolayca görülür. Ama düşünceye yansıması o kadar kolay görülebilir mi? Sonuçta yerleşik hayata geçeli çok oldu. Bazı yerlerde bin beş yüz yıl, bazı yerlerde bin. Tabii çok yakın tarihte yerleşmiş olanlar da var. Bana garip gelen, bu kadar yüzyıl geçmesine rağmen, hâlâ bozkır kültürün izlerinin sürüyor olması. Daha doğrusu o kadar derin bir şekilde sürüyor olması. Neyse, Trubestkoy’a dönelim. Onun, Türk psikolojik tipini son derece zıt gördüğü Sami psikolojik tipi ile mukayese ettiği pasaj şöyledir:

  • “Etnografik veriler ile dil, müzik, şiir ve resimlere dayanılarak denilebilir ki, Sami psikolojisi Türk'ünküne son derece karşıttır. Ancak diğer taraftan hiç de tesadüf değildir ki Türklerin çoğunluğu Müslümandır ve tarihte Yahudi olmayan ama Yahudiliği resmi devlet dini yapanlar da yine Türkler olmuştur. Çelişki arayışında olan ve bu çelişkilerin yüze çıkarılmasından özel bir memnunluk yaşayan ve de bunlara kazuistik çözümler getiren, çok zor dolaşık ve örülü ayrıntılarda kurcalamayı seven Sami, dahili çelişkinin uyandırdığı heyecan duygusundan ve bunun uhdesinden gelememekten nefret eden Türk –bu iki doğa, değil benzer olmak, tamamen birbirinin tersidir. Ancak bu çelişki aynı zamanda cezb etme sebebidir: Sami, Türk’ün kendisinin yapmaya muktedir olmadığı –çelişkinin uhdesinden gelmek ve Türk’e çelişkilerden uzak durmanın çözümünü (kazuistik olsa dahi) sunuyor. Bu yüzden de şaşırtıcı değildir ki, sarsılmaz denge arayan Türk onu hemen basitleştiriyor, onu statik olarak hazır şekilde algılıyor, kendisinin iç ve dış dünyasının muhkem temeline dönüştürüveriyor, onu (öğretinin) dahili gelişiminde herhangi bir yer almadan sonsuza kadar mumyalaştırıyor. Böylece Türkler İslam’a herhangi bir şekilde büyük ilahiyatçı, hukukçu veya düşünür vermemişlerdir: İslam yetkin bir veri olarak kabul edilmiştir.”

Buradaki paragrafta her önermeye katılmasanız dahi, düşünceyi tetikleyici noktalar barındırıyor. Özellikle Türklerin karşılaştıkları bütün dinleri kabul etmeleri gerçekten ilginç bir husus. Öte yandan bunları kendilerine uydurdukları tartışılmaz. Ancak basitleştirdikleri de görülür. Örneğin Şiilikten farklı olan Anadolu Aleviliğine bakalım. Bu inancın hiçbir teolojik tartışması bulunmamaktadır. Dünyaya bakışı basitleştirmiştir. Ama sonsuza kadar aynı kalması söz konusu olamaz. Bu inanç, tıpkı diğerleri ister istemez ayrışma-farklılaşma sürecine girmiştir. Ama bu,  teolojik tartışmaya dayanan bir ayrışma değil, her zaman görüldüğü gibi dış etkilere ve sosyal değişim karşısında farklı tepkilere dayanan bir ayrışma süreci şeklinde tezahür etmektedir.

RUSLARA GEÇEN TÜRK DEVLET İLKESİ

Aktarmaya devam edelim: Trubetskoy ulusal tamlık ve bütünlük (ya da devletin birliği) ilkesinin Ruslara Turan psikolojisinden geçtiğini söylemektedir. Ona göre devletin en önemli özelliklerinde olan mutlak itaat fikri de Turan düşüncesinde derin anlamı olan bir fikirdir. Bu en tepesinde imparatorun dayandığı devlet hiyerarşisinin tümüne içkin olup, imparatorun kendisi bile bu ali değere itaat etmektedir.  Rus için bu ali değer Ortodoksluk inancı olup, burada sadece bir din değil, bütün devlet hiyerarşisinin kayıtsız şartsız teslimiyet içerisinde olduğu en yüce, pak ve ulvi değerler sistemi olarak götürülmektedir. Burada Ortodoksluk inancı, Kadim Rus anlayışında insanların hayat tarzının tamamı, devletin mevcudiyeti ve tüm makro kozmosun tekamülü olarak algılanmaktadır. Kısacası Trubetskoy en ali düşünce olarak adlandırdığı imparatorluk düşüncesinin kaynaklarının Ortodoksluk ve Turan psikolojisi olduğu görüşündedir. ... Keza, Rus coğrafyasının birleşmesi ilk kez Cengiz Han timsalinde Turanlılar tarafından gerçekleştirilmiş, Tatar esareti sonucunda yükselen Moskova devleti Turanlılardan (Avrasyacı) devlet ideasını transfer etmiştir.

ORTODOKS DEVLET ANLAYIŞI

Bunlar çok da uçuk fikirler değilmiş gibi gözükmektedir. Özellikle Ortodoks inancının, batıya göre çok daha merkezi bir devlet yönetimine sahip olan Bizans’da adeta bir devlet dini haline gelmiş olduğunu hatırlamalıyız. Ruslara da onlardan geçmiştir. Bizans’da başpiskopos batıdaki papanın aksine devlet hiyerarşisine bağlı bir memur sayılır. Konumu itibariyle bu devleti miras alan Osmanlılardaki Şeyhülislam’a benzer. Katolik hiyerarşisi ise devletten bağımsız kalmış, daha doğrusu kendi özel devletini yaratmıştı. Ortodoksluğun doğuya has merkezi devletçilik anlayışla birleşmiş olması bu açıdan çok yadırgatıcı gelmemektedir. Ayrıca Bizans, Roma ve Osmanlıların üçünün de (çok farklı halklardan oluşan imparatorlukları yönetmek gibi zor bir işi başarmak için) bu tür anlayışlara yönelmeleri mantıklı geliyor. Ama burada sebep-sonuç ilişkilerini bulmak o kadar basit değildir. Belki de tamamen başka faktörlere dayanan olguları biz devlet anlayışı ile açıklamaya çalışarak ciddi bir yanılgıya düşüyor da olabiliriz. Ve belki de Bizans, Osmanlı ve Rus imparatorlukları arasındaki benzerlikler bu kadar anlamlı olmayabilir. Ama mantıklı da geliyor. Şöyle ki, hem Rus hem de Osmanlı imparatorluklarında hem Bizans’ın hem de Turani geleneklerin izleri vardır. Bizans çökerken coğrafi alanlarında Osmanlılar, Ortodoks dinini yaydıkları kuzey bölgelerinde de Ruslar yükselişe geçmişlerdi. Ama altı çizilmesi gereken bir nokta daha var. Hem Ruslar, hem de Osmanlıların devlet olarak bağımsızlaşmaları için Moğol egemenliğinin çökmesi gerekmişti. Osmanlılar Anadolu’da Moğol İlhanlı egemenliğinin çökmesiyle oluşan koşulların ürünüdür. Moskova Prensliği ise Timur’un Altınordu Devleti’ni yıkması üzerine gelişmeye başladı. Fatih İstanbul’u alınca son imparatorun yeğeni Zoe (Rusya’da Sophia oldu) Paleologus Moskova’ya giderek Çar İvan ile evlendi. “İstanbul İkinci Roma idi, Moskova Üçüncüsüdür ve başka Roma olmayacaktır” sözü bu günlerde söylendi ve İstanbul Rus imparatorluğunun tarihi hedefi haline geldi.

Esasen, Rusya’daki Avrasyacıların bir kısmının Moskova devletinin Tatar esaretini sonucunda yükseldiği kanısında olduklarını görüyoruz. Tatar hanlığının yıkılarak Moskova Çarı ile yer değiştirmesinin iktidar yapılanmasını esasta değiştirmediği, hatta Çarlık Rusya’sında aristokrasinin büyük bölümünün ve devlet hizmetine alınanların büyük çoğunluğunun da Tatar üst tabakası üyelerinden oluştuğu ifade edilmiştir. (Rus tarihindeki önemli yeri olan Ramadanov, Yusupov gibi isimleri görünce bunu hep düşünmüştüm).  Bu dönüşümde Ortodoks dini muazzam bir önem taşımış, bu inanç, dönüşen Tatar devletine dinsel-etnik karakterini vermiş, Ruslaştırma ve Hıristiyanlaşmanın temelini oluşturmuştur. Tatar seçkinleri bu süreçte Ortodoksluğa kitlesel olarak geçmiş ve bunu başaran Moskova çarları, diğer hanlıklar karşısında politik ve dini olarak bir çekim merkezi haline gelmiştir.

'RUSLAR TÜRKLERE BENZER'

Öte yandan Türklerin bu dine bağlılıklarına rağmen büyük bir İslam düşünürü yetiştirmemiş olmaları gibi Rusların da Ortodoksluğa büyük bağlılıklarına rağmen herhangi bir büyük ortodoks düşünür yetiştirememiştir. Türklerle Rusların dini-psikolojik özellikleri arasında böyle bir benzerlik olduğunu düşünen çok kişi vardır. Her iki dini gelenekte de felsefi derinlik yoktur. Metafizik soyutluk ile felsefi spekülasyonun yerini günlük hayattaki kültürel değerler almıştır. (Dikkatli okur bunun en uç şeklinin İslamiyetin en heterodoks ve en Türk şekli olan Alevilikte görüldüğünü tespit edebilir). Trubetskoy’a göre Ruslar Ortodoks dindaşları olan Yunanlılardan daha çok Türklere benzemektedir. İlginçtir, Avrasyacılardan bir bölümü bu düşünceyi benimsemiştir (çoğunluk şiddetle karşı çıkar). Onlara göre Doğu Slavları ile Türklerin ortak kültürü olan Rus kültürü, Roma-Cermenlerin kültürüne dayanan “Avrupa” uygarlığından farklı, ayrı bir “Avrasya” uygarlığını teşkil etmektedir. Pan Avrasya milliyetçiliği sayesinde Slav, Türk, Moğol, İranlı vd. Asyalı gruplar ortak akrabalıklarını birleştirerek kendi ülkelerine “evrensel uygarlık” maskesi altında sızan Avrupa kültürüne karşı çıkabileceklerdir. Bunlar tabii, bir düşünce veya temenniden öteye gidememiştir.

SONUÇ OLARAK

Burada değindiğimiz konuları herhangi bir döneme ait kesin bilimsel gerçekler olarak ele almamanızı tekrar istirham ederim. Burada sadece  zihin egzersizleri yapıyoruz. Ama bunların toplumları anlamak için yararsız olduğunu söyleyemeyiz. İzlenimler ve sezgiler son derce önemlidir, hatta çoğu zaman bilimsel görünen iddialardan da daha önemlidir. Özellikle toplum incelemeleriyle ilgili akademik bilim anlayışı aşırı şekilci, dar bakışcı ve yanıltıcı olabilmekte, serbest düşünceyi kısıtlamakta ve incelemeleri konuların özünden saptırmaktadır. Burada sadece farklı düşüncelere göz attık, aklımıza gelen bazı şeyleri paylaştık.

NİKOLAY TRUBETSKOY KİMDİR

Gerçek Edebiyat

(1890-1938), Moskova Üniversitesi’nde tarih, edebiyat, felsefe ve mukayeseli dilbilim eğitimi aldı. Yapısalcı Prag Dil Ekolü’nün kurucularından olan Trubetskoy, edebiyat, kültür ve dilbilim konulu çok sayıda makale ve Nasledie Chingiskhana [Cengiz Han’ın mirası] (1925), K Probleme Russkogo Samopoznaniia [Rus ben-idraki] (1927), Grundzüge der Phonologie [Fonolojinin temelleri] (1939) adlı kitapları kaleme almıştır. 1920’li yıllarda Rus muhacir çevrelerde etkin olan Avrasyacılık akımının kurucu babasıdır.

Mehmet Tanju Akad
Gerçekedebiyat.com

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.