Semtler – II: Kızılay

Eleştiri

1960’larda ve 70’lerde yaşananları daha iyi kavrayabilmek için dönemin sosyolojisini ve sosyal psikolojisini az çok bilmek gerekir. Bazı şeyler oldu ama bunları kimlerin yaptığını ve hangi zihin durumu içerisinde bunlara yöneldikleri bilinmeden, günümüz okurları için pek bir anlam taşımaz. Olaylar, bunları yapanların yanlış inançlarına veya beceriksizliklerine mal edilip geçilemez. Bunları doğuran sosyal koşulları da incelemek gerekir.   

 Kızılay

Ankara meşruiyetini İstiklal Harbi’nden almaktaydı. Ben Cumhuriyet’in 29. yılında dünyaya geldim. Cumuriyeti kuran nesil 1960’lara ve 70’lere kadar hayattaydı. Bizim bakışımıza göre Cumhuriyet ihanete uğramıştı ve ara nesil ya bu ihanetin temsilcisi olmuş, ya da buna göz yummuştu. Bu nedenle bizden önceki nesil, yani Cumhuriyeti kuranlarla bizim aramızdaki nesil saygıyı hak etmiyordu ve bizim yapmamız gereken onları bir an önce siyasi hayattan uzaklaştırmaktı. Bu tasfiyeyi başta emekçiler olmak üzere tüm yurtsever güçler birleşerek yapacaktı. Bazıları bunu İstiklal Savaşı’nın sosyal bir devrimle tamamlanacak devamı olarak görüyordu. Bazıları ise başlı başına yeni bir rejimin mücadelesi olarak hayal etti. İşin aslı, kimsenin ülkenin batılıların vesayetinden nasıl kurtulunacağı konusunda tutarlı bir fikri yoktu. Elbette, bu saygısızlığa onu tasvip etmek için değil, sadece bir olgudan haberdar etmek için değindim.

*

1965 seçimlerinde TİP bir umut oldu ama hem saldırılar ve dış müdahaleler, hem de Kürt meselesinin büyümesi bu partiyi yıkıma götürdü. Biz o günlerde tüm bunları çözemeyecek kadar saf ve tecrübesizdik. Çok okuyorduk ama hem okumak sosyal tecrübenin yerine geçmez (sadece destekler), hem de okuduklarımızın büyük kısmı kafa açıcı değil, kafaların ayarını bozacak şeylerdi. Sol yayınlar hem genel tarih, hem de 20. yy’da yaşadığımız günler için çok yanlış bir resim oluşturmamıza yol açıyordu.

Bunların içinde en bozucu olanlar da bizzat “Sol Yayınları” adını taşıyan yayınevinin çok kötü çevrilmiş, redaksiyonu yapılmadan basılmış, son derece işe yaramaz sol klasikleriydi. Bu yayınevinin sahibi olan Muzaffer Erdost’un niyeti iyi olabilir, ama bu yayınlar yetersizlikten mi böyle oldu, başka nedeni var mıydı, onunla birlikte geçmişe karıştı.

Bu kitapların satıldığı mekanlardan biri olan Erdal Öz’ün Büyük Sinema Pasajı’nın ikinci katındaki dükkanı,  bütün sol yayınların orta masada serildiği bir kitapeviydi ve çoğumuzun gözünde bir nevi tapınaktı. Kitaplara bakıp iç çeker, bazen sadece bir tanesini alıp giderdik. Alırdık ama onlardan bir şey anlaşılmazdı. Anlayanı da görmedim. Anladım diyen varsa yalancıdır. Kaldı ki, örneğin Lenin’den Rusya’da tarım meselesini okuyup da anladıktan sonra bundan çıkarım yapıp Anadolu köylülerine bir şey önermek gibi bir salaklığın ölçüsü bile olmaz. Bu kitapların çoğu 12 Eylül sonrasında kalorifer kazanlarında, sobalarda yandı gitti, kül oldu. Hemen hepsi de korkudan yakıldı.

Her neyse, İnsanlar çok farklı tarih bakışları edinerek 1917’nin yanlış aktarılan labirentlerinde hikmet bulmaya çalıştı. Bir kısmı radikal küçük gruplarla darbe peşinde koştu. İşçiler adına vekalet sahibi olduğunu sanıp bürokrasinin radikalleşmiş askeri kanadıyla devrim peşinde koşan bahtsızlar, kullanmak istedikleri gençlerin fokocu yollara sapmasını teşvik ettiler, iş kötüye gidince de aradan sıyrılıp onları kurşunların karşında yalnız bıraktılar.

Kısacası, saf ve idealist bir gençlik, art niyetli kişilerce yönlendirildi. Bir önceki nesilden akıllı solcular ise tecrit edildi. Onların kıymetini 1970’lerin ortalarında anladık ama artık geri dönüp yeniden başlama olanağı kalmamıştı. Onlarla yaptığımız sohbetler bazılarımızın aklını yerine getirdi. Çok az, çok geç. Böylece Türkiye’nin koşullarında az çok pişmiş olan nesile karşı saygısızlık yaygınlaştı, 68 kuşağı köksüz yerli taklitler olarak öne çıktı. Bu kopukluk çok kötü oldu.

*

1968 nesli denilen şey, esas olarak İkinci Dünya Savaşı sonrasının dünyada “baby boomers” denilen nüfus patlamasının ürünleridir. Batıdakiler gençliklerinde bazı davranış kalıplarını yıkıp ya “çiçek çocuğu” ya da “radikal eylemci” oldular ama yaşlanınca hemen hepsi sistemdeki yerlerini gecikmeyle de olsa aldılar. Uzun saçlar, bir karış Antuan yakalar, iki karış İspanyol paçalar, çeneye kadar inen favoriler geleneksel topluma karşı birer mesajdı.

Bunların görüntüsü Türkiye’de aynen taklit edildi. 1960’ların ikinci yarısında yaka-favori-paça olarak normal olan bir avuç insan kalmıştık. Ya da insanların normali o zıpır kıyafetler olmuştu.

Her şey taklitti. Kıyafet taklit, filmler taklit, saçlar taklit, ideoloji taklit. Bu taklit furyasından düzgün bir şey çıkacak değildi elbet. Ben, taklitçi yığınlar arasında aşırı aykırı görünmemek için paçalarımı herkes gibi 35-40 yerine, terzinin ısrarıyla hiç değilse 21’den bir-iki santim geniş yaptırdığımı hatırlıyorum.

*

Konu Kızılay olduğuna göre semtimizden uzaklaşmayalım. 1950’li yıllarda Fulya Oyuncak Mağazası ve Kültür Kitapevi çocuk aklımı çelen yerlerdi. Birincisi malum. Kültür Kitabevi ise yabancı çocuk kitapları getirirdi. Burada başka dünyaların renkli yansımaları bizi cezbederdi. 1958-59 kışında Tommiks ile tanışmıştım. İlk okuduğum macera kalpazanların atların kuyruklarını kestiği cilt idi. Sonraları itibardan düşen Kinova ile Pekos Bill de o dönemde çok okunurdu. Ben en çok Teksas ve Teks’i severdim. Bu resimli romanlarla ilgi bir yazım Gerçek Edebiyat’ta bulunabilir. Bu nedenle babam bir gün “Kültür Kitapevinden tek bir kitap seçebilirsin” dediğinde renkli bir kovboy-kızılderili kitabı seçmiştim. İngilizce zaten anlamazdım yedi yaşında ama resimleri cazipti. Zaten ertesi yıl sahaflara gitmeye başladık. Teksas ve tüm diğer resimli romanların bazı sinemaların önünde değiş tokuş piyasası olurdu. Ne var ki biz ikiye bir takasa razıyken, illa üçe bir takasa boyun eğerdik. Bunu haksız kazanç addeder öfkelenirdik. Buradan on yıl sonrasına atlayayım. O zaman da işte sol yayınların peşine düştük. Bunları iyice inceler, Türkiye için geçerli olabilecek formüller bulmaya çalışırdık.

Beni uyandıran 1971 yılının başında elime geçen Politzer’in “Felsefenin Temel İlkeleri” adlı kitabı oldu. SBKP’nin dünya komünizmini Rus milliyetçiliğinin aracı olarak kullanması o kadar kaba ve saçma sapan bir şekilde savunuluyordu ki, kafamdaki kuşkular doğrulanmış oldu. Aslında bu kuşkular daha önce Milovan Djilas’ın bizde 1960’lı yıllarda basılmış olan ve sosyalist bürokrasileri eleştiren Yeni Sınıf adlı kitabıyla başlamıştı. Sosyalist rejimler birer parti diktatörlüğü idi ama tabii -biz bunu gördüğümüz için- aynı hatalara düşmeyecektik. Dünyanın en akıllısı biziz ya!!!

Ama 1970’lerde, sol gruplar daha partileşmeden bile içlerinde bir yeni sınıf oluşturmuşlardı ve biz bunu her gündeme getirdiğimizde korkunç bir tepkiyle karşılandık. Farklı insanlardık ama aynı görüş içerisinde bir gün doğrularda buluşabileceğimiz yanılgısı içerisindeydik. Şayet işler ilerleseydi tam tersi gerçekleşecek ve biz önce birbirimizi tasfiye edecek ve bunu şiddet kullanarak yapacaktık. Lubiyana avlusunda veya Çin’in domuz ahırlarında, politbüro ile aynı fikirde olmadığı için ajan olmakla suçlanan on binlerce sosyalist, kafaya sıkılan birer kurşunla tasfiye edilmemiş miydi? Çağdaş hukuk devleti anlayışını benimsemeyen bir ülkede sosyalizm olamayacağını henüz bilmediğimiz gibi, bunu ilerlemenin yolu sanıyorduk. Yeni rejimin ebesi ise şiddet olacaktı ama işte, her devrim önce kendi evlatlarını yemiştir.

*

Pekiyi, tüm bunları yapanlar, bir amaca hizmet ettiklerini sananlar kimlerdi?

Ankara nüfusunun yüzde 90’ı iç göçle gelenlerden oluşmaktaydı. Bunların bir kısmı başkent bürokrasisini oluşturan asker ve memurlardı. Bunların çocukları siyasi olarak en radikal ve solcuların en büyük kısmını oluşturan kesimdi. Özellikle üniversiteli, Amerikan etkisine boyun eğenlerin onursuzluğundan büyük rahatsızlık duyan, o dönemde dünyadaki radikal akımlardan etkilenen kişilerdi. Elbette, sivil ve asker bürokrasi azici ağırlığı itibariyle tutucuydu ve aralarındaki az sayıda radikal unsurun gücü abarılmıştı.

Nüfusun en büyük kesimini o dönemde kentin yüzde 70’ini oluşturan gecekondu ahalisiydi. Bunlar özellikle Sivas, Çorum, Çankırı gibi iç Anadolu kentlerinden ve Ankara’nın ilçelerinden gelen ailelerdi. Bir dönem gecekondularda oturur, para kazandıktan sonra işlerini büyütür, bu arada çocuklarını okutur, oradan apartmanlara geçerlerdi. Bu çocukların bir kısmı da üniversitede iken radikal siyasi gruplara ilgi duyar ama çoğu bir an önce çalışma hayatına atılıp para kazanmaya bakardı. Sol veya sağ siyasi gruplar bu çocuklara kestirmeden daha üst bir kimlik sağlar, belli bir kaynaşma olurdu. Bir siyasi gruba katılan kendisini özel ve ayrıcalıklı hisseder, sahte bir önemseme yaşar. Ama gene de toplumdaki işbölümü bu gruplara yansırdı.

SBF gibi okullarda okuyanlar üst sorumlu olur (bir nevi kaymakam muadili), öğretmen veya teknik okullarda okuyanlar da daha çok militanlığa yönlendirilirdi. ODTÜ gibi okullardakiler de, daha çok özel uzman gibi bir konuma geçerdi. Elbette bunlar kesin ayırımlar değildir, her okuldan her tip kişi çıkardı ama genel olarak bakılınca devletteki ve toplumdaki genel şablonun izi, siyasi gruplarda da çok ciddi olarak görülebilirdi.

*

O dönemde köycülük ve gecekonduculuk adeta birer akım haline gelmişti. Susuz Yaz gibi sıkıcı bir köy filmi adeta etrafı yıkıp geçti, nice ödüller aldı. Gecekonduculuk ise Ömer Lütfi Akad’ın muhteşem  üçlemesinde (Gelin, Düğün, Diyet) gerçekten çok iyi işlenmişti. Haklı olarak Türk sinema tarihindeki özel yerini aldı. Büyük kente göç edenlerin burada tutunmak için mücadeleleri çok başarılı bir şekilde aktarılmıştır.

Ama işte bunlar solcular tarafından yanlış okundu. Bu sosyal değişimin büyük bir muhalefet potansiyeli taşıdığını ve bunu yönlendirebileceklerini sandılar. Evet değişim vardı ama bu köylülerin zenginleşme ve kent yaşamına geçme isteğinin sonucuydu. Nitekim bu insanların çok azı sola yönelirken, ezici çoğunluğu sağ iktidarların tabanında yer aldı, solculardan çok daha fazla çalışıp zenginleştiler ve zamanla siyasette öne çıktılar. Kısacası, gecekondular solcu beklentilerinin tam tersi bir dizi sonuç yarattı.

*

Siyasetin her renginde ve her kademesinde fırsatçı ve çıkarcı bireyler yer alırdı. Siyasi bir kimlik onlar için bir nevi prestij biletiydi. Bunun ötesinde, siyasi aldanma içinde olan gençler kendilerini gelecekteki iktidarın ilk unsurları olarak görürdü. Yeni bir rejim kurulacak, onlar da orada yönetici olarak yer alacaktı. Bu nedenle ülkeyi aşağılayıcı bir konuma düşüren bir önceki nesle saygı duymaya gerek yoktu. Ankara siyasi grupların çoğunun merkeziydi çünkü buradaki yüksekokullarda radikalleşen gençler kadroların belkemiğini oluşturdu ama gel gör ki, bunlar eğitilmemişti ve eğitimlerinin pratik içerisinde tamamlanacağı gibi bir yanılgı vardı. Yapmaları beklenen işleri başarmaya muktedir değillerdi. Varsayılan yeteneklere sahip olmadan işe gönderildiler ve bir kısmı telef olurken geri kalanı da dağılıp gitti.

*

Laf açılmışken 1970’lerde Kızılay’da Menekşe Sineması’nda özel filmler gösteren Ankara Sinema Derneği’nin az sayıdaki üyesinden biri olduğumu da ekleyeyim. Az sayıda diyorum, çünkü o dönemde hayran olduğum filmleri çok az kişiyle birlikte izlediğimizi hatırlıyorum. Burada Potemkin Zırhlısı’nı, Maxim Gorki’nin Çocukluğun ve Gençliğim eserlerinden uyarlanmış olanları, ihtilalle ilgili sonradan çekilmiş filmleri (bunlarda tasfiye edilip de kurşuna dizilen Zinovyev gibi ihtilal liderleri çok kötü ve çirkin gösterilirdi) ve ayrıca Bunuel’in filimlerini izlemiştim. Onun “Gündüz Güzeli” filminde gerçekten çok sıkılmıştım. Burjuva toplumu eleştireceğim diye seyirciyi iki saat sıkıntıya sokup boğmak de her ne hikmetse entelektüel sayılan kişilerce “ilginç” bulunurdu. Dolaylı anlatımları hiç mi hiç sevmem, hele sosyal eleştiri böyle yapılırsa asla çekilmez.

Ama o zaman gençtik. Politik sinema ne de olsa heyecan verici bir şeydi ve çoğu filimden etkilenmediğimi söyleyemem. Seanslardan önce filmlerin tanıtımını kısa bir konuşmayla Onat Kutlar yapardı. Ne yazık, çok sonraları teröristlerin yerleştiği bir bombanın kurbanı oldu ve sözde solcular da bu terörü lanetlemeyi hâlâ es geçerler. Bir solcu olarak solculara kızmak için 6.898.734 adet haklı nedenim var. Kızıyorum, kızdıkça öfkem artıyor. Sallam sepet, Pazar gezmesine gider gibi siyasete atıldıkları ve uhdelerinde olmayan kabiliyetleri varsayıp kendilerini büyük görmelerini asla kabul edemiyorum. İyi niyetli sempatizanların bunda suçu yok, bir kısmı hayatlarını dahi hiçe saydı ama onları kullanan sözde liderler hiç affedilemez. Ne var ki, onlar aslında lider değildi. Çevrelerinin dolduruşuyla öne çıktılar. Bu işi yapamayız, önce pişmemiz, sıkı çalışmayı öğrenmemiz, toplumu analiz edip ona uygun yollar bulmamız gerekir demediler. Yabancı şablonları tatbik etmeye çalışırken felakete uğradılar. Yahu, dünyada ne kadar sol akım varsa, hepsinin acentası vardı.  Bu nasıl bir aymazlıktı, inanması zordur ama işte öyledir. Kısacası, işler olacağına vardı.

 

Mehmet Tanju Akad
Gerçekedebiyat.com

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.