Günümüz insanı neandertale dönüştü farkında değil!

Eleştiri

Henüz ‘sürekli‘ sağlayamadığımız ‘barış’ üstüne bir deneme

Sürekli sağlayamadığımız ‘barış’ üstüne bir deneme
GİRİŞ[1]

Kalıcı barış, sürdürülebilir barış, günümüzün değil yalnız, insanlığın üç bin beş yüz yıllık serüveninin çözümlenememiş en can alıcı sorunudur. Çok uzak görünse de imkânsız değil. Hele ileri yaşamlar için olanaksız hiç değil.

Günümüz insanı kendini yitirdi, farkında değil. Kendine egemen olan insandan, egemene kul köle olmuş neandertale dönüşmüş ne yazık. Süreç, ileriye işlese de, zihinsel gerilemeleriyle bu türlerin istikameti hep geriye olmuştur. Şimdide durup, geçmişte yaşıyorlar hayatı. İşin garip yanı, hiç beğenmedikleri bu çağın gâvur icadı yeniliklerini de hayatlarından hiç eksik etmemeleridir.

Her türden olanağın her an elimizin altında olması, bizi daha nitelikli, kişilikli bireylere dönüştürmesini beklerken, kendine kapanan, bencil yaratıklara dönüştürüverdi ne yazık ki. “Kendini bil”en insan(la), kendinden başlayan ve yerleşik bir adalet duygusuyla hareket ettiği sürece barışla, kalıcı barışla aramızdaki uzaklığı da kapatmış olacağız.

GERÇEK ŞU Kİ…

Gerçek şu ki, öldüren yanıyla aleti keşfeden ilk insanla kaybettik barışı. O gün bugündür, hiçbir zaman var olmadı, bir yokülkeydi o. Yıllardır yapılan bilimsel toplantılarda söz olmaktan öteye geçmediği gibi, söz olup uçtu barış. Geride, insanlığa yaşattığı yıkımın belgeleriyle kalıcılaşan, savaş oldu hep. Yeni bir savaşın eşindeyiz hem de. Savaş tamtamları kuzeyde çalmaya başlasadı. Bütün dünya, emperyalistleşme yolunda ABD ile yarışa giren Rus emperyalizminin gözü dönmüşlüğüne kilitlendi.

Bizim asıl yanılgımız hep şu konuda oluyor ne yazık ki: Savaş kışkırtıcılarının insanlığa yaşattığı acılardan söz ederken, barışı tanrısal bir yücelikte anlattık salon toplantılarda ve hâlâ temcit pilavı gibi pişirip pişirip önümüze koyuyoruz. Barış salon toplantıları, romantik sokak gösterilerinden kurtulup da bir adım ileriye gidemedi ne yazık henüz. Günün her anını barışla yatıyor, barışla kalkıyoruz. Savaş, dünyanın birçok yerinde oysa hâlâ. Biz istesek de istemesek de…

Ne ki, bir de madalyonun öteki yüzü var. Umudunu daha yitirmedi “büyük insanlık!”

Çağımızın değil salt, bütün çağların sorunudur “sürekli barış”. İnsan evriminin son aşaması, başparmağın tamamlanıp, nesneyi kavramaya başladığında, “barış”, ilk ötelenmesini o gün yaşadı. Şöyle diyordu Kant:

“El beynimizin (dışa) uzantısıdır”.

Nesneyi kavrayıp ona biçim vermesiyle düşüncenin dışlaşması, bir somutluğa dönüşmesi demekti bu. Biçimlediği nesneyi hayatına katmasıyla da, önce doğayla, sonra da hemcinsleriyle savaşı getirdi ardından.  Barıştan söz edildiği her durum, ya savaşın içinde olduğumuzu ya da savaşa ramak kalındığını duyumsatır bize.

Peki barışı kim sağlayacak?

Çıkar ilişkilerine dayanan yıkıcı bir karşıtlığın yaşandığı bu durum, tarafların “sürekli barıştan” söz etmelerine de engeldir. Yenen ve yenilenin olduğu her durumda, yenenin isteklerini kabul ettireceği açık. Ne ki,  şu sorular gündemi hep meşgul edecek:

Barışı kim sağlayacak?

Nasıl ve ne şekilde olacak?

Yenen, hep haklı mıdır?

Ya da yenilen, yenildiği için mi haksızdır ve bundan ötürü galip gelenin ileri sürdüğü tüm şartları kabul etmek zorunda mıdır?

Bu ve benzeri sonsuz soruların yanıtlarını, her şeye karşın Kant, “sürekli barış”ın mümkün “olabileceğini, ama insanın henüz “sürekli barışı” sağlayıp koruyabilecek olgunluğa ulaşmadığını”, bunun önündeki engellerin şunlar olduğunu ya da bu maddelere kesinlikle uyulduğunda ancak “sürekli barışın” sağlanabileceğini müjdeler bize:

“1. “İçinde gizlenmiş”—saklı-yeni bir savaş nedeni-malzemesi—bulunan hiçbir antlaşma bir barış antlaşması olamaz.

2. İster küçük, ister büyük hiçbir bağımsız devlet başka herhangi bir devletin egemenliği altında miras, değişim, alım satım ya da bağış yollarıyla hiçbir zaman geçmemelidir (Devletlerin istilası, el değiştirmesi “sürekli barış”ı engelleyen bir tutumdur”).

3. Sürekli ordular (miles perpetus) zamanla bütünüyle ortadan kaldırılmalıdır (Orduların varlığı “sürekli barış”a engeldir).

4. Dış çıkarlarını gözetmek –itibarını zedelememek- için devlet borçlanmalara girmemelidir (Borçlanma önemli bir savaş nedenidir ve ülke bağımsızlığını tehlikeye düşürdüğünden “sürekli barış”ın sağlanmasını engeller).

5. Hiçbir devlet, başka bir devletin anayasasına ya da hükümetine zor kullanarak karışmamalıdır (Devletin bağımsızlığını tehlikeye düşürecek içişlerine herhangi bir müdahale biel “sürekli barışı”ın sonu demektir.).

6. Hiçbir devlet, savaşta, ilerde barış yapabileceği zaman, devletlerin birbirlerine karşılıklı güven duymalarını olanaksız kılacak, yollara başvurmamalıdır; bu yollardan bazı örnekler şunlardır: Düşman ülkesinde suçsuz kişileri öldürmek (Percesores), zehirleyici maddeler kullanmak (Venefici), antlaşmalara aykırı hareket etmek, düşman uyruğuna kendi devletine karşı ihanete kışkırtmak (Perduellio)”. [2]

Kant’ın, “sürekli barış” için belirlediği, kesin ve ancak bu maddelerin herhangi biri, herhangi bir gerekçeyle çiğnendiği her durum, bir savaş nedeni sayılacaktır. Bu durumda, “sürekli savaş” için ileri sürdüğü bu maddelere, taraflarca, ön koşulsuz bir zorunluluk olarak kabul edilip uyulduğu takdirde barışın sürekliliği sağlanabilecektir ancak. Aksi durumda, bu koşullar kabul edilmedikçe, eninde sonunda biri çiğnenecek/çiğneyecek ve savaşı başlatacaktır.

SAVAŞIN ADALETİ

Savaşın bile kendi içinde adaleti olmalı…

Savaşın bile kendi içinde adaletinin olması gerekmez mi, karşılıklı tarafların ölümüne giriştikleri bu savaşta?

Elbette. Nasıl olursa olsun, karşıtların düşünce biçimine biraz olsun güven ve saygı, insan olmanın gereğidir. Böyle bir güvenin sağlanamadığı bir durumda bırakın anlaşmayı, çarpışma, bir imha savaşına girişilmesiyle soysuzlaşacaktır. Savaşların doğal durumları ne hukuk dinler ne adil yargılama yapacak bir mahkeme. Hakkını gücüyle savunmak ya da almak, adil olmayan bir zorbalığa götürür kişiyi ya da devleti. Ne ki, bu durumda:

“Yargıda bulunabilecek bir mahkeme olmadığına göre, taraflardan hiçbiri haksız sayılmaz; ancak savaşın sonucu, eski Tanrı yargılarında olduğu gibi, kimin haklı kimin haksız olduğunu belirler. Devletler arasında ast üst ilişkisi bulunmadığından, bir cezalandırma savaşı da (bellum penituum) düşünülemez. Bir tümden yok etme savaşı (ad internoscionem) taraflardan ikisini de, hukukun bütünüyle birlikte ortadan kaldıracağından, “sürekli barış”a ancak insan türünün o engin (geniş) mezarlığında kavuşulabilmiş olacaktır.” [3]

Barış, asıl barış, güçlülerin lehine sonuçlanan savaşlardan sonra, kazanan tarafın kaybedene şartlarını kabul ettirmesiyle oluşturulamaz. Güçlerin lehine bir denklik ya da antlaşma, kalıcı barışı getirmez. Olsa olsa, kendilerinin belirlediği barış koşullarını kabul etmeye zorlar yenilen tarafı.

Sayısal üstünlükler, barış masasında, barışın önkoşulu olarak koyulmadıkça (yani biz sayısal olarak daha üstünüz vb nedenleri gerekçe göstermedikçe), insan haklarını koruyan bütünlüklü ve eşitlikçi koşullarda sağlanan bir barışta, tarafların buluşmaları ancak asıl kalıcı barışı getirir…

SONUÇ

İnsanlık üç bin beş yıllık tarihinin en karanlık ve geleceği belirsiz bir sürecini yaşıyor. Emek cephesinde yoksulluk, emperyalist sermaye cephesinde çökmeye başlayan sömürü ekonomisinin açmazlarını savaş çıkartarak kapatma yolunda. Yaşlı dünya, yirminci yüzyıldan devraldığı barış özlemini gelmeyecek olan bahara bırakırken, savaşkanlığını da tüm hızıyla sürdürüyor. Egemen böyle istiyor çünkü. Ne ki, bu durumun, karşıtlıklarını doğurup kendinden sonraki yüzyıla devretmiş olmasını da bir teselli olarak alabiliriz. İnsanlığın bunca deneyimi, şunu göstermiştir:

Yaşadığımız dünyamızda, savaş ve barışın tutarlı bir bütünlük sergilediği ortadadır. İkisi arasında, canlı bir bağ var çünkü. Diyalektik bir olgudur bu. “Karşıt olan şeyler bir araya gelir ve uzlaşmaz olanlardan en güzel uyum doğar. Her şey çatışma sonucunda meydana gelir”. (Heraklit)

Biri Azrail’se, diğeri melek. Biri günahlarıysa insanın, diğeri iyiliklerinin bedeli. Bir madalyonun iki yüzü gibi birbirine yapışık. Birini düşmanımız olarak kabul eder, diğerini dostumuz sayarız. Kısası, biz şairin “Umut, umut, umut insanda” sözüne güvenmek zorundayız.

[1] 22-26 Mart 2012 6. Uluslararası Çukurova Sanat Günleri’ndebarış için kardeşlik, kardeşlik için barış” konulu panel de yaptığım konuşma metni.

[2]  Imanuel Kant, SEÇİLMİŞ YAZILAR, Sürekli Barış Üstüne Felsefi Bir Deneme”. Sf: 227-230. Remzi Kitabevi. Çev: Nejat Bozkur,Birinci Basım: 1984.

[3] a.g.y. sf: 230. Prg: 3te.

Ali Ekber Ataş
Gerçekedebiyat.com

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.