Sömürü sınıflar ve 1 Mayıs

Deneme

İnsan soyunun, sömürüsüz, sınıfsız, eşitlikçi bir toplumsal düzen arayışı binlerce yıldır çeşitli aşamalardan geçerek süregitmektedir. Uzun erimli bu yürüyüşte hedefe yaklaşıldığı da, varıldığı da sanılan aşamalardan geçilmiştir. “Başarısız deneme” olarak nitelenebilecek benzer aşamalardan ileride yine geçilmesi olasıdır.

1 Mayıs

Geçen yüzyıl başlarında Rusya’da sosyalizme geçilmesi, ardından giderek artan sayıda ülkenin katılmasıyla sosyalizmin bir sisteme dönüşmesi, Sovyet bloğuna katılmamakla birlikte (Çin, Arnavutluk… gibi) başka ülkelerin de sosyalizme yönelmesiyle hedefe çok yaklaşıldığı, sosyalizmin dünyaya egemen olacağı, komünizme evrileceği, böylece büyük yürüyüşün “sömürüsüz, sınıfsız bir dünya” ile sonuçlanacağı varsayılıyordu.

Bilindiği gibi sosyalizmin bu denemesi, bir yüzyılı bile göremeden, çeşitli iç ve dış etmenin bir araya gelmesi ile çöktü, sosyalist sistem dağıldı. Birkaç ülke dışında sosyalizmden dönüldü. Sürdüren ülkelerde de ya sosyalizmin özüne aykırı olduğu öne sürülen dönüşümler yapıldı, ya da uygulamanın sosyalizm olup olmadığı tartışılır konuma geldi.

Bu gelişmenin ardından ortaya çıkan ve ilk yıllar genel onay görüp, on, on beş yıl bile geçmeden tartışılmaya, eleştirilmeye başlanan en iddialı sav, “tarihin sonuna gelindiği” ve Marksizm’in savunduğu anlamda “sosyal sınıfların ortadan kalktığı”; en büyük değişimi işçi sınıfının geçirdiği, sosyalizmin başaramadığını kapitalizmin gerçekleştirerek “küresel ekonomi” yarattığı öne sürülen sav. Sosyal savaşım ve sosyalizm sayesinde işçi ve emekçi sınıfların iki yüzyılda elde ettiği kazanımları budamayı, olabilirse geri almayı ve vahşi kapitalizme dönüşü amaçlayan, emperyalizm ve kapitalist ülkelerdeki uzantılarının bu yeni ideolojik saldırısının başlatıcısı ve en coşkulu savunucuları “NeoCon”lar, yani Yeni Muhafazakarlar.

Emperyalizmin denetiminde küresel sermayenin dünya egemenliğini öngören bu savın bayraktarlığını Evangelist NeoConların yapması şaşırtıcı değildir. Hıristiyan ülkelerde, özellikle sosyalist sistemden kopan ve ekonomik kaosa sürüklenen ülkelerde dinin öne çıkarılması ve ABD kökenli Evangelist, Moon, Mormon, Scientology gibi tarikatlarla destekçiler sağlanması da. Müslüman ülkelerde 1950’li yıllardan başlayarak “Yeşil Kuşak” projesi kapsamında, kökten dincileştirme ile yaratılan ve işbirliği yapılan muhafazakarlığın “yenilenerek” destekçiler arasına katılması da öyle.

Şaşırtıcı gibi görünen, yaşamının önemli bir dilimini işçi sınıfı ve emekçilerin hakları için savaşımla geçirmiş, kendini demokrat, solcu, devrimci veya sosyalist olarak adlandırmış günümüz aydınlarından önemli bir bölümünün bu “yeni” ideolojinin çekimine kapılması, liberallerle fikir alışverişine girmesi, büyük bölünün liberal saflara katılması. Öyle de, liberal aydınların, kendini yeni diye yutturmaya çalışan ve ülkelerin gelişmişlik düzeyi azaldıkça köktendinciliğin en katısına değin gericileşen kesimleri doğal müttefik sayan NeoCon’lar ve çağın gerisinde kalmış yandaşlarıyla kol kola girmesi daha az şaşırtıcı mıdır?

Belki de bu durum şaşırtıcı değildir! İlk bakışta şaşırtıcı görünen, daha derin bir çözülmede, “en olağan olandır” biçiminde ortaya çıkabilir bazen.

Liberalizm de, liberal aydınlar da kapitalizmin ürünüdür ve ilk “özgürlük savaşımları” burjuvazi içindir. Klasik liberalizmin sembol sloganı “Bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar” burjuvazi için söylenmiştir. Kapitalizme geçişte devrimci nitelik taşıyan bu slogan, vahşi kapitalizme ebelik edecek ölçüde burjuvaziye sınırsız özgürlük isteğini içerir. Dolayısıyla günümüzde, sosyal devleti “komünizm” gibi gösteren; ekonominin her alanından devletin çekilmesini ve yerini özel sektöre bırakmasını savunan NeoConların görüşünün temelini klasik liberalizmin attığı söylenebilir. İşçi ve emekçi sınıfların savaşımla kazanımlar elde etmesi, özellikle siyasi iktidarı hedeflemesi ve önce bir, sonra birçok ülkede ele geçirmesi kapitalist ülkelerde liberallerin bakışını etkilemiş ve iki sınıf arasında daha demokrat bir çizgiye taşımıştır. Ancak onları koşullara göre uzaklaşıp yaklaşan bir “burjuvazi uydusu” konumundan çıkarmamıştır.

Devrim savaşımının yenik, yorgun ve yılgın, dönek eski solcu, “yeni liberalleri”ne gelince…

“Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir” deyişindeki gibi, bu kesimin geçmişte yaptıkları, yapacaklarının göstergesi olmuşa benziyor. Bu yönüyle, liberal saflara savrulduklarını sanmaları ama çoğu zaman burjuva değerlere bile ters düşen gerici, köktendinci siyasal akımlara koltuk değneği olmaları geçmişlerine bakılarak çok da şaşırtıcı bulunmayabilir.

Bu kesimin geçmişten gelen belirleyici özelliklerinden biri şekilciliği, “şablonculuğu”dur. Bu, öyle bir özellik ki, devrimciliği bir gömleğe, bir üniformaya indirgeyebilir. Ülkenin tarihsel sosyoekonomik tahlilini, bir şablona uydurarak yapmaya ve o şablona uyduğunu varsaydığı çok farklı ülkelerden birindeki, başarı sağlamış devrim modelini, tek çizgisine dokunulamaz bir “yol haritası” gibi izlemeye yöneltebilir. Bu bakış, sanal ekonomik ve siyasi yapılar görmeye, bir NATO ordusundan devrim beklemeye veya devrimi, gözü pek bir avuç gerillanın başarabileceği bir “saray darbesi” sanmaya götürebilir. Keskin devrimciliğin kara bir gözlük gibi örttüğü şaşılık veya “ideolojik körlük”le malul gözlerle bakıştır bu.

Sosyalizm sonrası dünyaya bu gözlerle bakılıp, görüntü, Marksist teorinin geliştirildiği ve Sovyet devriminin gerçekleştirildiği dünyanın şablonuna oturtulursa, pek çok yönden hiç de örtüşmediği kolaylıkla savunulabilir. Biçim tümüyle değişmiştir çünkü. Üstüne bir de öz kaçırılırsa…

Dünya elbet durağan değildir, dönmektedir. Dönerken çok şey değişime uğramaktadır. Bilimsel, teknolojik (günümüzde elektronik) gelişmelerle, üretim biçimi, üretim araçları, araçların uluslara dağılımı, ulusal ve uluslar arası ekonomik ilişkiler… baş döndürücü hızla değişmektedir. Dünyaya egemen tröstler, benzer alanlarda üretimlerini birleştirmekte, buna karşılık üretimi parçalayarak işgücünün ucuz olduğu geri kalmış ülkelere yaymaktadır. Otomasyon üretimin her alanında şu ya da bu ölçüde yerini almakta, robot kullanımı yaygınlaşmaktadır. Bir masa ve bir “parlak fikir”le yola çıkılarak elde edilen “beyin ürünü” yazılımlar bir petrol ülkesi ölçüsünde değer yaratabilmektedir, bir düğmeye basılarak milyarlarca dolar birkaç saniyede dünyada birkaç tur atabilmekte, dev rantlar doğurabilmektedir vs.

Tüm bunlar elbet yüzyıl öncenin şablonundan taşacaktır. İşgücünün ucuzluğu, çevre kirliliğinden kurtulma ve başka nedenlerle tröstlerin sanayi üretimini taşıdığı, dünün geri kalmış ülkeleri sanayileşmiş gibi gözükecektir. Geçen yüzyılın emek yoğun birçok üretim birimi otomasyonla başka bir biçim almıştır. Artık bant başındaki işçi, üretim ilişkileri için örnek olmaktan çıkmıştır. İlişkiler çok daha karmaşıktır. Beyaz yakalısı, “işyeri” bilgisayar olanı, yeni ara işlerde(finans, pazarlama vb. gibi alanlarda) çalışanı… İşçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki belirgin mesafe bunlarla dolmuş gibi görünmektedir. Bu gri alan, öteden beri “sömürünün ve sınıfların komünist uydurması, sanal bir olgu” olduğunu öne süren burjuva ideologlarına günümüzde sınıfları bulanık gösterme olanağı tanımaktadır. Bunun etkisinde olduğunun ayırtında olmayan, dünün ideolojik körü, bugünün yeni liberali şabloncular, işçi sınıfının orta sınıflar içinde eridiğini, devrimci niteliğini yitirdiğini, artık devrimci akımlara öncülük edemeyeceğini… savunmaktadırlar. “Sahibinin sesi” bu savununun sahipleri, “devrimci” geçmişlerinde de işçi sınıfının öncülüğünü reddettiklerini” anımsayarak ağababaları karşısında övünebilirler de. Her şeyi “en iyi bilen” bu entel tayfa, dün olduğu gibi bugün de burjuvazinin, sömürüsünü ve egemenliğini kolaylaştıran feodal kalıntılara sarıldığını, yapı ve temsilcileriyle uzlaşıp işbirliği yaptığını da gözden kaçırırlar.

İşin siyasi yönü geniş bir tartışma konusudur. Ancak sınıfların, bu bağlamda işçi sınıfının eridiği, yok olduğu savına gelince…

Fabrika gibi büyük ölçekli üretim birimlerinde topluca çalışanları bir kenara koyalım. İdeolojik çözümlemelere, bilimsel örneklemelere de gerek yok. Medyayı izlemek bile yeterli sormak için: Maden ocaklarında göçük ve patlamalarda canlı gömülenler, tersanelerde “kaza sonucu” yaşamını yitirenler, “çadır şantiye”de cayır cayır yananlar, taş ocaklarında hortuma kapılanlar, baraj patlamalarında cesedi günlerce bulunamayanlar, kot taşlamada ölümcül hastalıklara mahkum edilenler, trafo onarımına giderken su bisikletleri devrilen, saatlerce buz kütlelerine tutunarak yardım dilenen ve göz göre göre ölenlerin sosyal konumu nedir?    AVM’lerde haftada 7 gün, günde 10-12 saat çalıştırılanlar, kayıt dışı ve küçük işletmelerde sosyal güvencesiz ve süre sınırsız çalışanlar, her alandaki düşük ücretli kadın ve çocuklar… kimlerdir? Sarı sendikalara geçmeleri için, hatta sendikalaşma çabaları nedeniyle işten atılmakla tehdit edilenler, grevin sözünü ettiği anda lokavt silahı doğrultulanlar, yüzlerce yıllık savaşımla edindikleri (çalışma süresi, emeklilik yaşı, kıdem tazminatı vb. gibi) kazanımları budanmak istenenler… hangi sınıftandır?

Çok uzatmanın gereği yok; biçim değiştirse de sömürünün olduğu yerde sınıflar vardır, sınıfların olduğu yerde de sınıf mücadelesi. Sömürü, dün olduğu gibi bugün de egemen sınıfların çeşitli gözbağları ile gizlemeye çalıştığı bir insanlık ayıbıdır. Kendi gözbağını seçme ayrıcalığını özgürlük sanmak, aydın olduğunu savlayanlar için daha da büyük ayıptır.

Sömürü ve sınıflar var oldukça işçi ve emekçi sınıfların hak, adalet ve eşitlik savaşımı sürecektir. Yüzlerce yıldır süregelen bu savaşımın en ağır bedelli ama en yaşamsal kazanımların elde edildiği kilometre taşlarından biri 1 Mayıs’tır. İşçi sınıfı ve emekçilerin kazanımlarının budanmaya ve vahşi kapitalizme dönülmeye çalışıldığı günümüzde “işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günü” olarak tüm emekçi sınıflar için önemi her zamankinden fazladır 1 Mayıs’ın.

Kutlu Olsun!...   

Ali Günay
Gerçekedebiyat.com  

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.