Semtler - I: Kızılay

Deneme

Tanıklıkların yazıya geçirilmesi edebiyat tarihinde, dahası toplumların tarihinde altın kıymetindedir. Yazarımız Mehmet Tanju Akad, doğup büyüdüğü, yaşadığı semtleri 'Herkes biraz da büyüdüğü semtlerin ürünüdür.' anlayışıyla yazdı. Beğenileceğini umarız. (GE)

Semtler, Mehmet Tanju Akad

KIZILAY

Herkes biraz da büyüdüğü semtlerin ürünüdür. O semtin kendi dönemindeki havasını taşır. Zamanla semtler değişir, insanlar o kadar değişmez. Eski havayı, eski renkleri, eski tavırları üzerinden atamaz. İnsan, semtinden daha tutucu, daha inatçıdır.

Benim semtlerim de benden daha hızlı değişti ve ben buna ayak uyduramadım. Elbette, belki semtlerimde oturmaya devam etseydim onları şimdiki kadar yadırgamaz, değişimlerine ayak uydurmuş olurdum.

Benim ilk ve esas semtim Kızılay’dır. Orada doğdum, okudum, büyüdüm, çalışma hayatına atıldım. Birçok sokağının kaldırım taşlarının yamukluğu bile hala gözümün önündedir. Otuz yaşımda İstanbul’a gittim. Muğla’ya gelmeden önce 20 yıl da Kanlıca’da oturup Cağaloğlu’nda ve Taksim’de çalıştım. Bu semtler de çok değişti.

Yaşadığım yılların mekanlarından çok insanlarını anlatmaya çalışacağım bu yazılara elbette Kızılay ile başlayacağım.

Tabii, herkesin Ankarası başkadır ama mutlaka ortak noktalar bulabileceğimiz çok kişi de vardır.

Eski Kızılay

Anne tarafından büyüklerim Mithatpaşa Caddesinde, baba tarafım şimdi Mediha Eldem adını taşıyan Adakale sokakta otururdu. Büyük halamız da sonradan Adem Yavuz adı verilen Çelikkale Sokakta idi.

Onlar, İstiklal Harbi sırasında veya Cumhuriyetle birlikte Ankara’ya ilk gelen memur ve askerlerdi.

Genel olarak Yenişehir adı verilen bu semti kuranlar yeni sokaklara Osmanlı’nın son yıllarında yitirdiğimiz, acısı her daim yüreklerimizi yakan yitirilmiş kentlerimizin ve yerlerimizin adını vermişler. Adakale, adı gene Yenişehir’de bir başka sokağa verilen Tuna üzerinde bir Türk adası olup, şimdi Bulgaristan ile Romanya tarafından ortaklaşa yapılan barajın suları altında kalmıştır. İşin ilginci, bu ada her iki ülkeye de verilmemiş olup, batıncaya kadar burada bir Türk köyü vardı.

Dedemler sonraları gene adı her geçtiğinde acı duyduğumuz Selanik Sokağa taşındılar, biz de bir buçuk yıl kadar sokağın daha altında, Yüksel Caddesi  ile çakıştığı yere yakın bir evde oturduk. Ben Ataç Sokak’ta doğdum, okulum doğduğum kliniğin yüz metre uzağındaydı.

Ayrıca Çaldıran, Meşrutiyet Caddesi ve Ihlamur Sokak’ta oturdum, Necatibey ve Karanfil Sokaktaki üç büroda çalıştım. Atatürk Lisesi’nin bahçesinde top koşturdum, bisiklete bindim vs. Maça giderken eski havagazı fabrikasının bahçesinden demiryollarına girer, 19 Mayıs stadyumuna çıkardık.

Ort okulda iken tuttuğumuz takımların Selim Sırrı’daki basket maçlarını da hiç kaçırmazdık. Cumartesi ve Pazar akşamlarında bu ortam hayatımızdaki monotonluğu kırardı. Lisede başka işlere daldık.

*

 

‘Ne kaa köfte, o kadar ekmek...’

Çocukluğumda Kızılay’ın en önemli vasfı samimiyetiydi. Yaz akşamları sokaklardan Atatürk Bulvarına akan herkesin birbirine en azından göz aşinalığı vardı. Rakım 800, nüfus 248.000 yazan tabelasını hatırladığım bu kentte, bu semtin 10-15 bini ancak bulan sakinleri için normal bir durum. 1968’e kadar devam eden bu güzel dönem sokak saldırılarının başlamasıyla aniden kesildi.

Gerçi biz gençler 1969 yılında da çıkıp güneş doğuncaya kadar siyaset ve her konuda sohbet ederdik ama semtin eski tadı bir daha gelmemek üzere yok oldu. Geceleri pırıl pırıl bir canlılık yaşanırken, bu tarihten sonra hava kararır kararmaz tenhalığa büründü. Ama köfte arabaları hemen kesilmedi. Gece yarısı ders çalışırken acıkınca Güven Park’ın önündeki arabadan annelerimizin kızıp “sokak köftesi” dedikleri ürün alınırdı. Bazılarının evinde kalmamışsa, seyyarlardan ekmek satın almak isterler ama illa şu cümleyle terslenirlerdi: “Ne kadar köfte, o kaa ekmek”. Bunu bizzat duymuşumdur. Çok sonraları, daha çok gençlerin müdavim olduğu ağırlıkla Karanfil Sokak kafeleriyle biraz canlandı ama havası çok farklı.

Elbette, Sakarya Caddesi’nin de alışveriş sokağından biracıların mekanına dönmesi bizim çok yadırgadığımız bir başka durumdu. Ters gelmesinin nedeni, elbette ara sıra bir birayla iki lafın belini kıran insanlar değil, ömürlerini burada tüketenlerin çokluğudur. Gerçi dünyada kaç kişi vaktini faydalı işlerle dolduruyor, ayrı mesele. Bir de anonim kalabalıkların kesişme noktası haline gelmesi var. Eskiden esnafın hepsini tanırdık. Piknik ve Goralı’nın müdavimleri, Sergen, Penguen ve Flamingo pastanelerinin müşterisi (Boğaziçi ve Bahar’ı unutmayalım) olup, Trakya’nın şarküterisinden vazgeçemezdik. Trakya’nın sahibi Rum bir vatandaşımızdı. Kıbrıs olayları başlayınca dedemin İttihatçı damarı kabardı ve bize oradan alışverişi yasakladı ama elbet takmadık. Kapanınca da çok üzüldük. Bilgi ve Tarhan Kitapevleri ile Koca Beyoğlu pasajına istisnasız her gün uğrar, havalar ısınınca Hacı Bekir’den 25 kuruşa demirhindimizi içmeden geçmezdik. Oradaki  esmer çocuk bizi uzaktan görünce derhal yüzüne büyük bir gülümseme yayılır, daha ısmarlamadan bardakları doldurmaya başlardı. Bir tane kesmezdi ama daha fazlasına para ayıramazdık çünkü her gün bir kitap okuduğumuz için parayı Koca Beyoğlu sahaflarına ayırmamız gerekirdi. Elbette o da yetmezdi, ihtiyacın birazını kitapları değiş tokuş ederek karşılardık. O da yetmezdi, ben Müdafaa Caddesindeki Amerikan ve Ziya Gökalp’teki İngiliz kütüphanelerinden onbeşer günde iade edilecek üçer kitap ödünç alırdım. Fransız Kültür Merkezi de Kızılayda idi. Oranın kurslarına da gittim bir süre. Çok param olsaydı belki yabancı dil öğrenmek için öyle gayret göstermezdim. Ayrıca o dönemde kitaplar ortama 5 lira iken sahaflardan ikinci el İngilizce paperback kitapları 50 kuruşa satın alabiliyorduk. Resimli romanlardan en ciddi yayınlara kadar inanılmaz okuyor, dağlar gibi kitap deviriyorduk.

*

Soluk renkler

Çocukluğumun Kızılay’ın hakim renkleri bej, kirli sarı, soluk kırmızı, biraz da gri ve çabuk solan yaprak yeşiliydi. Gençliğimde ise gri, lacivert, aralarına hakiler serpiştirilmiş kahverengi fazlasıyla hakim oldu. İstanbul’a taşındıktan sonra senede en az yedi sekiz kez, bazen daha sık Ankara’ya geldikçe bu memur renkleri o kadar içimi kapardı ki, inadına sarı bir polar veya kırmızı bir mont giyer, soluk olmayan giysili kaç kişi var diye sayardım. Ve çoğu zaman üç kişi bile görmezdim renkli olan.

*

1960’lı yıllarda bir şeylerin yanlış gittiğini anladık. Ülke düzgün yönetilmiyor, iyi ve kötü şeyler karmakarışık bir şekilde içiçe geçiyordu. Amerika’nın düşmanlıkları ortaya çıktıkça öğleden sonraları gerçekleşen anti-emperyalist mitingler Kızılay’ı sarsmaya başladı. Amerikalılar önce Mithatpaşa ve Atatürk Bulvarı üzerindeki binalarını kapattılar ama beyaz plastik miğferlerinden dolayı derhal “Fruko” adı takılan toplum polisine rağmen buralar epey taşlandıktan sonra. AP işbirlikçi olarak görüldüğünden en çok kullanılan sloganlar bu partinin kır atlı parti simgesine atıfla “ata binmiş eşşekler, millet sizden ne bekler” ve Demirel’in bir zamanlar çalıştığı söylenen bir şirkete atfen “Morrison Süleyman” idi. İlk yıllarda bu mitinglede yakalanmak pek bir risk taşımaz, genellikle biraz dayak yiyip bir gece nezarette kaldıktan sonra herkes serbest bırakılırdı. Ben slogan atılmasından hiçbir zaman hoşlanmadım. Hala da hoşlanmam. Neymiş efendim, halk bunları duyunca galeyana gelip daha çok protesto edermiş. Buna hiç inanmadım ama bir mitingde aniden saldırıya uğrayınca ben de çevremdekilerle birlikte hiçbir şey düşünmeden hücuma geçtim. Eski savaşlardaki hücumlarda insanların nasıl bir öfke seline kapılarak hasımlarının üzerine koştuklarını anladım. Tabii, bu istisna idi. Genellikle koşumuz frukolardan kaçmak şeklinde tezahür eder, ara sokaklara, pasajlara dalıp kurtulurduk. Ben koşmaya pek gerek duymazdım çünkü gözlüklü ve ağır görünüşlü olduğumdan kalabalığın içinde sakin yürüyünce, beni gelip geçenlerden biri sanıp bakmazlardı.

*

Sonraki yıllarda yapılan mitinglerde de hep tartışırdım. Arkadaşlar mitingleri abartarak yazmak ister, mesela beş bin kişi yirmi bin, sekiz bin kişi kırk bin olurdu. Gerçekten miting kalabalığını saymak zordur. Ben yüksekçe bir yere çıkar, geçen sıraları dikkatle saymaya çalışır, gerçek rakamı üç aşağı beş yukarı bilirdim. Bu nedenle bazıları benim olayı yönetenlerden biri olduğu sanırmış meğer. Halbuki sadece katılımı bilmeye çalışırdım.

*

Çocukluğumda babamın okulu olduğundan Mülkiyeliler Birliği Lokali’ni iyi bilirdim, çünkü saç traşımı hafta sonlarında oraya gelen okulun berberi Mustafa Bey’e yaptırırdı. Onun Ulus’ta Maliye binasının alt katındaki sürekli yerinde traş olduğum da vakidir. Babam kriz geçirdiğinde onu çağırmaya gitmiştim, o da eve gelip babamın saçını kesmişti. Her neyse, bu başka bir konu. Gelmek istediğim yer odur ki, ülkeyi yöneten üst bürokratların Mülkiyeliler Birliği’nde o kadar boş vakit öldürmelerini çok yadırgardım. Öyle bir ortamda Türkiye sorunlarına çözüm önerileri üzerine çalışmalarını, tartışmalarını beklerdim ki, hiç şahit olmadım. Akılları fikirleri oyunda ve havai şeylerdeydi. Sonraki yıllarda Mülkiyeli arkadaşların misafiri olarak nadiren gittiğimde de onların özel sektörde yüksek maaşla çalışan sınıf arkadaşlarına gıptayla baktıklarını görüp rahatsız olmuşumdur. Tabii, onlardaki idealizm yokluğu, herkesin gözünün parayla kamaştığı bu dönemde yaygındı ama beni üzmüştür. Para için çalışmayı başkalarına değil, kendimize yapılacak bir ayıp sayardık. Çalışırsın, zaten bir para kazanırsın. Daha sonra da solcular arasında asalak bir kesimin oluştuğunu görüp son derece rahatsız oldum. Lider sayılanlar hiç çalışmadan geçinirler, sempatizan sayılanlar da onlara para verirdi. Çalışmadan para alanların olumsuz tutumlarına çok şahit oldum. Bu konuyu açmamdaki amaç, paranın hayatın merkezine geçmekte olduğu bir dönemde bunun farklı yansımalarından örnekler vermektir. Kızılay Ankara’da, hatta Türkiye’de siyasetin merkezi olduğu için bu geçiş de iyi gözlemleniyordu. Dernekler, sendikalar, partiler hep burada olup, genel kurullarını da buradaki salonlarda yapılırdı. Genel kurul kulisleri Ankara’da herkesin en önemli faaliyetlerinden birisiydi. Önce yeteri kadar üye kaydetmeye çalışır, sonra bunlar üzerinde çalışırdın. Biz her türlü dernek ve odanın genel kuruluna maydanoz olur, müdahale etmeyi en tabii hakkımız olarak görürdük. İster mühendis odası, ister öğretmen derneği olsun, sonuçta hepsinin politikasını biz belirlemeyecek miydik? Hepsinin mekanına istediğimiz zaman teklifsiz girer, onlar da bizi bilir ve bunu doğal karşılardı. O günlerin havası başkaydı. Bugün buralarda çok başka bir sıkıntı var, kendilerini gizleyen etnikçiler, mezhepçiler vs. cirit atıyorlar ama galiba son zamanlarda biraz kısıtlanmışlar, bu  iyi.

*

Konular birbirini açıyor. Anladım ki Kızılay on tefrikada bitmez. Yüz tefrikada da bitmez. Sorun neleri seçeceğimizde. Politikacılar, dernekçiler, sanatçılar, sergiler, sendikacılar, yayıncılar, gazetelerin Ankara temsilcilikler, iş takipçileri, müteahhitler, öğrenciler, meslek odaları vs. bir arı kovanı gibi işlerdi o yıllarda. 27 Mayıs öncesi ve sonrasındaki havayı, Aydemir’in darbe girişimlerini, Demirel’in başkan seçildiği kongreyi, seçim günlerini, Komünizmle Mücadele Derneklerini, CKMP’yi, solcu gençleri, dışarıdan yönetilen ihanet yayınlarını, suret-i haktan görünen sinsi tipleri, tezgahçıları, safları, sivil ve asker bürokratların aymazlığını ve ihanetlerini ve daha neler neleri yakından izlerken gördüklerimizi anlatmadan olmayacak. Unuttuğumuzu sandığımız şeyler bir dokununca sel gibi akmaya başladı. Şimdi ebediyen geçmişe karışmış olan bu dünyayı hatırlayan son kişiler olarak yazmamız iyi olur.

Mehmet Tanju Akad
Gerçekedebiyat.com

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.