Kalbine kul olan bir romancı: Cengiz Dağcı / Taner Ay

Deneme

Cengiz Dağcı, Taner Ay

’73 yazıydı. Her sabah mahalleden arkadaşlarla, içeceklerimizi, yiyeceklerimizi ve kitaplarımızı alıp, denize, Bostancı Mendireği’ne giderdik. Güneşlenirken okumak için genellikle mizah ve serüven romanlarını tercih ederdim ama o gün nedense yanıma Varlık Yayınları’ndan 1956 yılında çıkan 206 sayfalık Korkunç Yıllar’ı almıştım.

Yazarı Cengiz Dağcı’nın ismine Varlık dergisinin eski sayılarında sık sık rastlamama karşın, o güne kadar ondan hiçbir şey okumamıştım.

Bir iki saat sonraysa, sıcaktan değil, romanda anlatılanların dehşetinden ter içinde kaldığımı anımsıyorum.

Ertesi gün de, mendireğe, Cengiz Dağcı’nın yine Varlık Yayınları’ndan çıkan 1957 baskısı 208 sayfalık Yurdunu Kaybeden Adam’ı götürdüm. O yıllarda ‘solcu’ aydınlar romanlarını Rusça yazması nedeniyle SSCB sistemini dolaylı bir şekilde kutsayan Cengiz Aytmatov okumayı pek severlerdi.

Ben de Aytmatov romanlarına bayılırdım ve onun yirminci yüzyılın en büyük romancılarından biri olduğu kanısındaydım. Hâlâ da aynı düşüncedeyim. Ama, Stalinizmin yurdundan kopardığı adaşı Cengiz Dağcı’nın romanlarında, yurdunun dağlarıyla, çiçekleriyle, ağaçlarıyla ve dereleriyle Türkiye Türkçesi ile konuşması, hem SSCB hem de Aytmatov konusunda kafamı epey karıştırmıştı.

‘60’ların ikinci yarısındaki ve ‘70’lerin ilk yarısındaki ‘solcu’ denilen ‘kalem erbâbı’ tabakası, Cumhuriyet’in münevvir kişileriydi. ‘70’lerin ikinci yarısındaysa, onların yerine ‘Çekistler’ geçti, ‘Kemalist’ ve ‘Stalinist olmayan Marxçı’ kim varsa, hemen hepsini edebiyat pazarından çıkardılar. Yaşar Nabi’yi bile ‘sağcı’ yaptılar, onun Varlık dergisinde ismi geçenleri ötekileştirdiler. Bu yüzden Cengiz Dağcı’nın romanları ‘solcu’ gençlere ‘yasaklandı’.

Aynı yıllar ‘sağ’ açısından da bir ‘kültürel çölleşme’ dönemiydi. Mahalle kurtarmak için kendilerine edebiyatın gerekmediği kanısındaydılar. Çoğu şüpheli bir sürü adam sokaklara çıkarıldı.

Her iki tarafın büyük çoğunluğuna ölümün yüceltilmesinin ‘edebiyat’ olarak yutturulduğu o yıllarda, Cengiz  Dağcı’nın dünyası militanlaşmış edebiyat  pazarlarına elbette fazlasıyla uzak düşüyordu.  

Sağdaki ve soldaki kültürel çölleşme, 12 Eylül’den sonra da yıllarca sürdü. Varlık dergisinin ve yayınlarının başına Enver Ercan geçtiğinde, bana kimleri basabileceğini sorduğunu anımsıyorum.  Ona, Arthur Koestler’in, André Malraux’nun ve Cengiz Dağcı’nın romanlarını önermiştim. Cengiz Dağcı’dan hiç okumamıştı ve kendisine Cengiz Dağcı’nın ‘faşist bir romancı’ olduğu söylendiği için bana onun  kitaplarını basmakla pazara giremeyeceklerini ifâde etmişti.

Ama, bir süre sonra Cengiz Dağcı’nın edebiyatçılığına, Deniz Depe’nin ifâdesiyle, Ötüken Neşriyât sâhip çıktı ve onun bütün eserlerini yayınladı.     

Söğüt dergisinin son sayısında ‘Cengiz Dağcı’ dosyası yapması, benim için bir zamanda yolculuk oldu.

İki gün boyunca, İsa Kocakaplan’ın, Cengizhan Orakçı’nın, Adem Polat’ın, Orhan Aras’ın ve Deniz Depe’nin yazılarıyla, Merve Sevde Selvi’nin İbrahim Şahin ve Salim Çonoğlu ile yaptığı söyleşileri okudum.

Dergiyi elimden bıraktığımdaysa, kitaplığımdan Cengiz Dağcı romanlarını çıkarıp, onları yeniden okumak maksadıyla yazı masamın üstüne yerleştirdim. Söğüt’ün son sayısındaki dosyanın sizi de benim gibi Cengiz Dağcı’yı yeniden okumaya yönlendireceğinden eminim. Bu nedenle derginin genel yayın yönetmeni Sinan Terzi’yi kutlarım.  

cengiz dağcı, taner ay

CENGİZ DAĞCI ve TÜRKÇE

Cengiz Dağcı, önce yurdunu kaybeden, sonra da kaybettiği yurdunu Türkçe’de bulan adamdır. 1919 yılında doğdu. 1929 sürgünlerinde on yaşındaydı. Kızıltaş’tan binler meçhule gönderilmişti.

1930 yılındaki kolhozlaştırma sırasında Osman amcasının malları müsadere edilir, adamcağız bu zulme dayanamaz, hayattan ayrılır. Diğer amcası Mustafa’nın da mallarına el konmuş ve sürgüne gönderilmiştir.

1931 yılının kışında babası Emir Hüseyin tutuklanır. Suçu, bir zamanlar kendisine ait olan bağdaki asmaların yapraklarını öpüp ağlamasıdır. Baharda serbest bırakılırsa da bir daha eski Emir Hüseyin olamaz.

1940 sonunda askere alınır, 1941 yazında Almanlara esir düşer ve bir süre Ukrayna’daki Kirovograd esir kampında tutulur. Oradan Uman’a gönderilen otuz bin esirin arasındadır. Susuzluk, açlık ve eksi otuz derece soğuk.

Almanlar onu 1942 yılının Nisan ayında Türkistan Lejyonu’na alırlar ve eğitim için Varşova’ya götürürler. 1944 baharında Varşova’da dolaşırken, bir kız görür. Masasında Tolstoy’un, Yesenin’in ve Lermantov’un kitapları vardır. Utangaç bir adam olmasına karşın, dayanamaz, kızın yanına gidip ona Yesenin’den bir şiiri Rusça ezbere okur.

O kız, Cengiz Dağcı’nın Viyana’daki bir mülteci kampında evleneceği Regina’dır. Cengiz’in Regina’ya rastladığı yıl, Stalin, Kırım’da tek bir Türk bırakmaz. Herkes sürülür yahut öldürülür. Ağabeyi Mithat 1944 sürgünü sırasında ölür. Annesi, babası, ablası Hatice ve kardeşi Halit, sürgünde, Kırım’a hasret hayata veda edeceklerdir.

Regina ve kızları Arzu ile Londra’ya yerleşen Cengiz Dağcı, memleketine hasretten delirmemek için Türkiye Türkçesi ile yazmaya başlar.

Türkçe ve Regina artık onun Kırım’ı olmuştur.

Bu yaz tatilinde büyük romanlar okumak isteyen herkese Cengiz Dağcı’nınkileri öneririm. Yazdıkları sizi pek eğlendirmeyecektir ama, kalbine kul olan bu romancı ile insanın cânının içine bakabilmeyi öğreneceğinizden eminim… 

(Bu yazı daha önce Karar gazetesi kitap ekinde yayınlanmıştır.)

Taner Ay
Gerçekedebiyat.com

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.