İnsan hakları sınavı / Tahsin Şimşek

Deneme

İnsan hakları sınavı / Tahsin Şimşek

ŞAŞKINLIK ÇAĞI

Albert Camus’yü ve Veba’nın[1] kahramanı Dr. Rieux’yü içten bir “Merhaba!” ile esenleyerek başlayalım söze. Neden mi? Çünkü onlar, “yoksulluğun korkudan daha kuvvetli olduğunu” görenlerdir. Onlar, “yaşanılan anlardan daha ötesi yoktu” saptamasıyla, salt bir hastalığı değil; bir çağı tanılayanlardır. Dahası onlar, zaman ötesine, “İnsanın umutsuzluğa alışması, umutsuzluktan da beterdi.” ve “yorgunluk, bir çeşit çılgınlıktır.” dipnotlarını düşenlerdir.  Yaşam, yorgunluğa da umutsuzluğa da ödün vermez kuşkusuz.

Evet, bir yazarın işi, çağın “veba”sını tanımak ve onunla savaşmaktır. Bu da ancak perdenin arkasına çekilmeden, yaşama ve sanata, yaşam penceresinden bakmakla olanaklıdır.

Görünen o ki, insanın açık ufuklara gereksinimi var. Evet, yaşamda olması gereken bir şey yoktur; yapılması gereken şeyler vardır. Bunun için de olanaklı olanı gerçekleştirmeye girişene. Dahası gerektiği yerde başkaldırmaya. İtenin kakanın bol olduğu bu dünyada, bir günden bir güne, binen binsin, ben arka vagonda nasıl olsa kendime bir yer bulurum demeyen insana. Olanaklı olan, başka türlü nasıl gerçekleşir?

Elbette kolay değil, zifir gecenin içinde aydınlığı görmek; işini hep iyi yapmak, yapabilmek.

20 ve 21. yüzyılın vebası, “insan hakları ihlalleri”dir. Salgınlarda, yıkımlarda bile, aşı da ticaridir, bir lokma ekmek de!...

Bu koşullarda sormadan edemiyorsunuz. Niye herkesin doğrusu, kendine göre? Niye herkes kendi kalıbına yazgılı? İnsan, yalnızca kendisinin mi maşası? Hem niye bu maşalık? Biz, ne zaman yüzleşeceğiz insanla?

Teknoloji rahatlık mı, yorgunluk mu? Yüreğin ne diyor? Çünkü teknolojiyle her şeyimiz denetim altında; salt teknolojiye değil, kablonun ucunun gittiği her yere bağlıyız / bağımlıyız! Sitelere hapsolmuş yalnız insanlar, hiç kimseleriz! Kendisi olmaya izin verilmeyen insanlar!... Denetlenebilir yaşamalar, beyinlere yapılan bombardımanlar kimliksiz ve kişiliksiz bırakıyorsa bizi, bu işte bir terlik var demektir.

Halkın bilgi, bilim açlığı giderilmeden; insanın, halkın bilime desteği, hatta katılımı sağlanmadan sağlıklı bir demokrasiden söz etmenin olanağı yok. Elbette sözü edilen, salt teknokratik bir demokrasi değildir.  Bu koşullardan habersiz sözümona demokrasilerde ne aşı karşıtlığının önüne geçebilirsiniz, ne İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkışların… Evet, dünya değişiyor, toplumlar değişiyor, bilimin yapıldığı ve sunduğu koşullar da…

Bildiğimize inanırız; peki, o bilginin sınırı nereye kadar? Bilinmeyenin, bilineni kuşatmasına bir kez izin verirseniz, gerçekten kopar gidersiniz. Sıkıştıkça duaya sarılırsınız. Oysa insanın vazgeçilmez çabası, kendini bilme ve anlama çabasıdır. Yaşamı ve var olmayı anlamlı kılan da budur. Bunu fark etmeyene, insan haklarından söz etmenin de bir anlamı yoktur. O zaman Arslan Kaynardağ’ın daha 1940’lardaki saptaması cuk oturur yerine: “Türkiye’de felsefe, Sibirya’da hurma”  Arkası şöyle de gelebilir bu sözün: Türkiye’de demokrasi, Suudi’de insan ve kadın hakları / Türkiye’de insan hakları, Taliban’da örnek demokrasi… Önce yaşam biçimi, sonra insan; önce dünya görüşüm, sonra insan hakları diyen bir demokrasi mi? Evet, hangi dünya görüşüne göre yaşam, neye, kime göre biçimlenmiş demokrasi?

İnsan hakları bağlamında, “yaşama, eğitim, düşünceyi ifade”den söz edilir; ancak “fıtrat”tan söz edilemez. “Fıtrat / yaratılıştan getirilen özellik” İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmaya gerekçe yapılamaz. O zaman kadını baştan farklı bir yere korsunuz. Yetmiş iki buçuk millet der, Çingeneyi başka yere, “gavurun kılıcını çalmak”tan söz edip Ermeni ya da Rum yurttaşınızı başka bir yere…

Bütün kültürlere saygıdan söz ederken insan hakları ile bağdaşmayanları başka bir yer koymayı bilmeniz gerekir. İnsan hakları, toplum ya da kültür hakları değil, “kişi hakları”dır. Kültürel haklar söz konusu olduğunda çok ama çok dikkatli olmak gerekir. “Töre cinayeti, çok eşlilik, kadın sünneti, burka, kısas, recm, sati” de bir kültürdür. Ne var ki artık hiçbirini, “köklere dönüş” olarak kutsamanın, “bizim öz kültürümüz” ya da “onun kadim geleneği” deyip olumlamanın, “özel yaşama saygı” bağlamında görmenin olanağı yoktur. Elbette ramazanda lokanta kapatmayı, içki yasağı koymayı da… Hepsi bir biçimde işkencenin bir çeşidi değil mi?  Evet, birbirlerine benzeyenlerin nefreti daha keskindir. Entelektüel terörü bunun örneklerinden biridir. Önyargıları besleyen de bu nefrettir. Ne yazık ki iyiyi kötüyü ayırmakta o denli yetenekli de değil insan. Onca birikimine karşın, Haluk Şahin’in nitelemesiyle, insanoğlunun şu anda yaşadığı, tam bir “şaşkınlık çağı

Kötülüğün, kural tanımazlığın egemen olduğu toplumlarda, her zaman kiralık eller, güdümlü uşaklar olacaktır. Onlar, kendilerine biçilen rol gereği, insan olmaktan çıkacak; işlerini sorgulamadan yapan araçlara dönüşeceklerdir. Herkes, mevzuatın bir parçasıdır artık! Böyle toplumlarda ters kelepçelere engel olmanın, insan haklarından söz etmenin olanağı yoktur. Böyle toplumlarda yönetenin gözünde, doğa da yurt da arazidir; araziyi, tez elden karlı bir arsaya dönüştürmek gerektirir. Oysa çağdaş toplumlarda koşulları değerlendirmeyi bilen yeteneklere gereksinim vardır. Nirengi noktası, o değerlendirmeyi yapabilmektir. Tarafsız, bağımsız, hesap verebilir, üretken bir kimlikle.

Evet, insan haklarını uygulamak, ahlaki bir disiplin gerektirir. Bilinmesi gereken şudur; ülke, bir üretim bandı değildir; standarda uymayan her ürünün,  sağlıksız civcivin canlı canlı çöp bidonlarına döküldüğü…

POSTMODERNİZM AÇMAZI

Evet, öznenin araçsallaştığı, ilişkilerin öldüğü çağdayız. Pazarlanan demokrasiler çağında. Yazarın görevi, insanı yeniden özne yapmaktır. Elbette düne göre biraz daha zor. Neden mi? Postmodernizmin saldırısı nedeniyle. R. Barthes, W Iser, J. Derrida’yı kılavuz bilen postmodernizm, kendimize yabancılaşmanın somutlamasıdır. Küreselleştikçe törpülenip aşınıyoruz, metalaşıyoruz da ondan. Her şey alınıp satılır hale geldi de ondan… Kapitalizm, küresel yapılanmasını oluştururken postmodern / postyapısalcı söylemin elindeki bütün olanaklardan yararlanmaktadır. Dışı seni, içi beni yaksa da!... Sanallaşan dünyada “adam” da bir siluet artık. Sanattan kaçtıkça bedelini ödeyeceğiz. Bu hız dünyasında, biz,  Evliya Çelebi’nin gördüklerinin yüzde kaçını görebiliriz. Evet, hayatın ayrıntıları, bilgisayarın ayrıntılar dünyasında kayboluyor, kaybolup gidiyor..

Kültür endüstrileştiğinde fason bir edebiyat ortaya çıkar; yani şimdinin belası postmodernizm. Uyum ilkesinin alaşağı edildiği bir dil!  Edebiyatın dili, kibirli, reklam dili, üstenci satıcı dili değildir, benbilirimci kürsü dili hiç değildir. Böyle bir edebiyat faşizmi de kutsayabilir, dinci taytı da… Sağ olsun simgeler! Kapalı sanat burjuvaya, mekanik sanat faşizme hizmet eder. Yanlış bir yaşam, doğru yaşanamayacağına göre gerçek sanatçı muhalefeti seçer.

İnsanların birbirinden uzaklaşması “ben”e dönmekten öte, bütünüyle bir benlik yitimidir, “şey”leşmektir; bireylerden yığınlar yaratmaktır. Troller dünyasını başka türlü açıklamak olası mı? Koşullar ne olursa olsun yazar, acıya katlanacak, direnmeyi seçecektir. Edebiyat sözcük arkeolojisini sever, açtığı yelken, konu ne olursa olsun umudadır. İnsana umuda!...

Evet, her şey eleştirilebilir. Unutmayalım, onca kutsadığımız “Aydınlanma Çağı” ne yazık ki kapitalizmi, modern burjuvaziyi, hatta ırkı kutsayan milliyetçiliği yaratmıştır. Elbette bilgi araçsallaştığı için. Kaçış arıyor insanoğlu. Çaldığı kapılardan biri mitoloji. Kaplumbağaya yetişemeyen Ahilleus gibi, yaşam, artık mitolojiye de yetişemiyor.

Ancak bu özgürlük kapısının, “her şey yapılabilir” gibi yanlış genellemelerle, karşıt söylem kutsamalarıyla “post-modern, post-yapısal, pop-art, op-art…”a açıldığını görüyoruz. Nihilizmden de beter bir durum bu.  Praksiteles, Da Vinci, Michelangelo, Rodin’e hâlâ dönülüp dönülüp bakılmıyor mu? Knidos ve Milo Venüsleri hâlâ biricik değiller mi? Hayyam, Dante, Yunus, Karacaoğlan hâlâ dillerde değiller mi? Shakespeare, Dostoyevski, Tolstoy, Camus, Hemigway, Nâzım, Yaşar Kemal hâlâ elimizden düşürmediklerimiz değiller mi? Ne diyeyim, Gülten Akın o ince önsezisiyle “Ah kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya” demiş olsa da ben, kime “adını mıh gibi aklımda tutuyorum” diyeceğimi çok iyi biliyorum.

Oysa postmodernizm, gerçeğin, değişim / dönüşümün reddiyesidir; yani yaratıcılığın, hazzın, güzelduyunun (estetik), “katharsis”in reddiyesi. Postmodernizm, salt hayal gücüne yaslanmakla kalmıyor; iç içe boca edilmiş onca farklılığı, ucu açık anlamlandırmalarda arıyor. Üstelik o işi de okura bırakmayı yeğliyor. Sözümona okurun elindeki, onun özgür oyuncağıdır. Elbette sağlıklı bir iz sürme ve alımlama okur için asla gerçekleşmemektedir. Postmodernizm, insanı insana göstermiyor, dahası onu nesneleştiriyor. Üstelik kırık dökük bir biçimde!...

Evet, başlık dahil on beş kez yinelenmesine karşın postmodernizmde, “Hiçbir Şey Yok / Nothing in That Drawer” Çünkü ortada “yapıt” yok; yalnızca “metin, oyun, boşluk/belirsizlik, olumsuzlama…” var. ” Son bir kez daha kendimize dönüp soralım; yeni “Kara Kitap”lara gerçekten gereksinimimiz var mıydı? Evet, bütün bunların arkasında, bu çağa özgü “her şey yapılabilir” gibi sloganlaşan bir saçmalık var. Çünkü, dağılmışlık ve hiçlik küreselleşen kapitalizmin işine geliyor. Her şey yapılabilince insanın yüzü de kolayca silinebiliyor; kendi yüzü de başkasının yüzü de…

YAZARIN ERTELEMEZ SINAVI

İoanna Kuçuradi’nin nitelemesiyle insan, “olanaklar varlığı”dır. O halde insan hakları bağlamında, önce, “olanaklar”ı değerlendirmeyi bilen Behice Boran (politika), Azra Erhat (mitoloji), Leyla Erbil (roman), Gülten Akın (şiir), Türkan Saylan (bilim), İoanna Kuçuradi (felsefe), Türkan Şoray’ın (sinema) “varlık”larında, tüm kadınlarımızı esenleyelim.

Bugünkü koşullarda evrensel kültüre yolculuk, dünyanın öznesi olmak o denli kolay değil. Hele olabildiğince dürüst ve açık; hem de hep öğrenci kalarak! Evet, yazar, böyle bir yolculuğu olanaklı kılan, o olanaklara kaptanlık edendir. Nasıl mı? Etkin, amaca ve eyleme uygun bir dil kullanarak, o dili özgün kılarak… Toplumsal varlık kalarak…

Dil mi düşünmeyi, düşünceyi besler; düşünme mi dili?… Soyutlamak olası mı ikisini birbirinden? Değil elbet; yoksa “umut” asla filizlenmez!

Gereksinimlerden yola çıkarak değerler ve erdemler buluşmasının önünü açandır yazar Elbette sürekli yenilenmeyle, bilinç ve bilgiyle!... Gereksinimi saptamakla başlar işe. Eylemi belirleyen de budur.

Nereye oturtmalıdır bir yazar edimini, eylemini? Kuşkusuz insan haklarına. Hazır kalıplar, dinler, doktrinler bizi, insan haklarından da gerçeklik dünyasından da uzaklaştırır. Oysa soran, bilen, eyleyen, umuda yelken açan insana gereksinimimiz var.  Gereksinime uygun dile… Durumu saptamakla başlanır işe; adını koymak, tarihsel konumunu ve olgusallığını saptamakla. Eylemi belirleyen de budur. Temel insan haklarıyla çelişmeyen, ona zarar vermeyen her düşünce ve eylem, “yaşam algınız ve kültürünüzle çelişse de” insanın vazgeçilmez ve ertelemez özgürlüğüdür.

Elbette sözünü ettiğimiz sorumlu bir özgürlüktür. Kimseyi reis ya da “reyiz”leştirmeyen, hiçbir şeyi tabulaştırmayan bir özgürlük. Önceliği, insan haklarına yönelik değerleri korumak olan… “Atatürk”lere sahip çıkarken ezberlerden kaçınan... Her şeyi tarihselliğinde ve olgusallığında kavrayan... Tümüyle de olgusallığına  hapsetmeyen...

Salt milliyetçi söyleme dayalı, otoriteyi kutsayan bir eğitimin dışlayıcılığını, insan haklarıyla bağdaştırmak gerçekten zor. Yazar, işte biraz da bunun için var. Neyle başa çıkılacaksa, ona ilişkin sözü olandır yazar. Her koşulda ve durumda insana, insan onuruna sahip çıkandır yazar.

İnsan onuru, insanın kendi değerinin farkında oluşudur. İnsan onuru, olanaklarına sahip çıkmak, onu korumak demektir. Bunun yolu, kişinin kendisiyle hesaplaşmasından geçer.

Değer yargıları görecelidir. İyi-kötü, günah-sevap, güzel-çirkin, doğru-yanlış… Bunlar, çağdan çağa, toplumdan topluma, kişiden kişiye değişebilir. Kalıcı olan, “değer”dir. İnsana saygı, kadını eş / eşit görme, olanaklarını ve yeteneklerini değerlendirebilme hakkı… Onur, bir değerdir ve bize özgüdür. Namus ve şeref / şöhret ise başkasına bağlı ve görecelidir. Özellikle de ahlak! 

Yazarın namus, şeref / şöhret kavgasıyla işi yoktur; onun işi insan onurunu aşağılatmamaktır. Kimliklerimizin farklı bileşenlerine karşın, başkaları tarafından anlaşılabilmek önemlidir. İşte o zaman insan haklarının evrenselliğinden söz edilebilir. Örneğin, cinsel taciz söz konusu edildiğinde, bir yazar, komşu kızı ile çingene kızını ya da bir biseksüel ile genelev çalışanını başka başka konumlandıramaz. Çünkü örselenen insan onurudur. Kendi ahlakımızı, özellikle dini ve cinsel tercihlerimizi başkalarına dayatmak, ne insan haklarıyla ne insan onuruyla bağdaşır.

Yazar, öğretmen değildir. Okuru koşullandırmaz; onu düşündürmek ve meraklandırmakla yetinir yalnızca. Sorgulamak, yazarın da işidir. Örneğin, günümüzün teknolojik insanı mı daha mutlu, antikçağın doğada özgürce salınan insanı mı? Doğaya karşın ne gelişmek ne de uygarlaşmak olası. Atılan bomba, nükleer enerji, yozlaştırılan tohum, soframızdaki tarımsal ilaç, genetik harmanlama bizi nerelere savuruyor? Özetle yazar, öğreten değil, öğrenme ve düşünme sürecini kolaylaştırandır. Evet, yazar, “Kişiden büyük değer mi var?” diyebilendir...

Kimliklerimizin farklı bileşenlerine karşın “insan” kimliğimizde buluşmak önceliğimiz olmalıdır. Başkası bize benzediği için değil, kendi gibi olduğu için kabul etmeyi gerektirir insan hakları. Herkesin kendi ahlakını, özellikle dinsel ve cinsel seçimlerini dayatmasını, insan haklarıyla bağdaştırmak olası değildir.

Ahlakın genel-geçerliği, belli bir zaman için söz konusudur. Örneğin, büyüklerin yanında bacak bacak üstüne atmak ya da sigara içmek, ahlaki bir birikim, ancak genel-geçer bir değer yargısıdır. Yalan söylememek, emeği horlamamak ise insan hakları kapsamında evrensel birer değerdir. Ahlak, herhangi bir kadına tecavüzle bir fahişeye tecavüzü ayrı tartabilir. İnsan hakları, bedenin dokunulmazlığına saygı çerçevesinde buna izin vermez. Yazar, işte bunun farkında ve bilincinde olandır.

Evrensel insan hakları; kişisel beğenilere kapalı, bölünemez, birbirine bağlı ve ilişkisel haklardır. Çevre bilinciyle, bilime saygıyla… Hadi, biraz daha somutlayalım.

Başkasının kılavuzluğuna gerek duymadan kendi aklını kullanmaktır aydın olmak. Peki, yetke buna izin verir mi?  Din buna ne der? Hele hazırla yetinmek kolaycılığını aşmak, o denli kolay mı? Evet, her insan için düşünmek, sorgulamak, araştırmak, bilmek, bilgiyi eyleme geçirmek, hiç de kolay değil! Bu nedenle her çağda çok zor geçmiştir her aydının ömrü. Ve aydın diyebileceğimiz her yazarın; Nâzım Hikmet’in, Sabahattin Ali’nin, Aziz Nesin’in…

Bir şey söylüyorsan, başkasının bir şey söylemesine izin vermen gerekir. Düşünceyi düşünen bir yaşam gerekli hepimize. Konuşmak, varolmanın evidir kuşkusuz. Varolmaksa, her türlü insanlık koşulunu ve durumunu taşıyan ve belirleyen bir birikimdir. Yazmak da o evin dirliği, erdemi, kalıcı erinci…

Günah çıkarma ya da tövbe, hatta dua, insanın kendisiyle dobra dobra yüzleşmekten kaçınmasından başka bir şey değildir. Yazar, işte o noktada hiç olmamalıdır. Tolstoy, böyle bir yüzleşmeyi, zifafta yapıyor; hem de günlüğünü eşi Sofia’ya okuyarak. Onu büyük yapan onca etkenden biri de böylesi bir dobralık olmalı. Evet, insan olmanın ölçütlerinden biri de kendisiyle, toplumuyla, tarihiyle yüzleşmektir. Tarihçiler pek yapmaz bu işi. Bunu yapmak da yazara düşen bir görevdir kuşkusuz.

Yaşamı geri saymanın olanağı yok. O halde mitoloji de edebiyat da bir kurgudur. Gerçekliği yorumlayan bir kurgu…

Bir dinin ya da ideolojinin tutsağı olmadan da erdemli yaşanabileceğini, insan olunabileceğini göstermeli sanat. Bir özveri gerekliyse o da insanlık değerleri için olmalı. Promete’nin ışığında Mustafa Kemal uzgörüsüyle!... Evrensel insanlık değerlerini göz önüne alan, önce insan diyen bir yaşam ve gelecek.

Sanat, insana önce kendini duyumsatır, yaşamdan koparmadan. Ancak küreselleşmenin ipliğini de gün yüzüne çıkarmayı göz ardı etmeden. Dünyanın yaşanmaya değer bir yer olduğu bilgisini ve bilgiye ilişkin bilinci olumlayarak.

Kurama mahkûm edilmiş ne yazıya, şiire, edebiyata ne de ideolojiye, felsefeye gereksinimiz var. Önce insan, önce yaşam! Sınanmamış yaşam, asla yaşanmaya değmez.

Demokrasinin bilime, bilimin demokrasiye gereksinimini görmek, göstermek yazar ve aydın sorumluluğudur.

  • Özgürlük endeksinde, 180 ülke arasında, niye 153 sırada olduğumuzu; 152 ülkenin arkasına niye düştüğümüzü, arkamızda niye 27 ülke kaldığını sorandır o.
  • Televizyona altı, telefona üç saat ayıran insanımızın, kitaba niye bir dakika ayırdığını merak edendir o.
  • Bu ülkede her gün niye bir kadın öldürülüyor diye isyan edendir o...
  • İşsizlikte, Güney Afrika’dan sonra, neden dünya ikincisi olduğumuzu sorgulayandır o.
  • Kamudan ihale alan şirketler sıralamasında, Mehmet Cengiz’in neden dünya birincisi olduğunu görüp anlamlandırandır o…

Özetle yazarın işi, işte “gayrının resmi”ni yapmak, yapabilmektedir.

İoanna Kuçuradi’nin dediği gibi, “İnsan değer yaratabildiği için değerlidir.” Sanatçı, o değeri yaratanların en seçkinidir. Bu nedenle Kuçuradi, “Bir şiir kitabı, üç felsefe kitabına bedeldir.” demekte de sakınca görmez. Sanat / sanatçı, değiştirir, dönüştürür yaşamı ve insanı. Örtülü olanı açığa çıkarır o, sessiz ve soluksuz kalana nefes verir… İnsanın varlık / kendilik bilincini derinleştirip zenginleştirir. Dönüşüm / değişimin gücüne inanmayanın önüne Samsa örneğini kor. Evet, sanat / sanatçı, işini özgürce yapar. İnsanı odak noktası yaparak ortak dünyaya, insan haklarına yeni kapılar açarak... Sanat / sanatçı özgürlüğü, bu eylemin / edimin olmazsa olmazıdır.  

Sanatta, önce sağlam bir felsefi temel bulunmalıdır: “iyi olan, sağlam karakter, doğru eylem, doğru bilgi, sorumluluk…” Özümüzü dalgalandırmamız, bilincimizi derinleştirmemiz; estetik duyarlığımızı, umudumuzu ve gülümsememizi korumamız gerekiyor. Bunları, kimsenin çalmasına izin vermememiz gerekiyor.  Peki, nasıl mı olacak bu? “Çağın Olayları Arasında[2] yoğrulan İoanna Kuçuradi’nin imlediği gibi, “insanı insana göstermek”le, “gerçeği yeniden yoğurmak”la, “değişen dünyada, insanın değişmeyen yapısını yeni bir biçimde anlatan yapıt”la….

Sözün kapısını Albert Camus’yle açmıştık; yine onunla kapatalım. Bakın ne diyor Gazeteci Rambert: “Bir insanın tek başına mutlu olması da utanılacak bir şeydir.” Oysa o açık göz Rambert, sevdiğine / eşine kavuşmak için karantinadaki Oran’dan kaçmayı düşünen biriydi önce. Kolay değildir onun için elbet, bundan vazgeçip kentte kalmayı, vebayla savaşmayı, Dr. Rieux’ye yoldaş olmayı seçmek. Yaşana sınana öğrenilse de… Mutluluğa vakit bulunamasa da… Evet, yaşama şırınga edilecek tek serum, bu “zorunlu sorumluluk”tur. Hem de “Dünyada hiçbir şey, insanın sevdiğinden vazgeçmesine değmez.” gerçeğine karşın!...

Özetle sanatçı ve aydın, her türlü “hıyar/cık”ın farkında olandır, ona zamanında neşter vurandır.  Korkutulmamış, korkutulmayacak sevinçler için!...

*Turnalar, Sayı: 85 (Ocak, Şubat, Mart 2022)

[1] Veba, Albert Camus, Türkçesi: Oktay Akbal, Say Yayınları 1982

[2] Çağın Olayları Arasında, İoanna Kuçuradi, Tarihçi Kitabevi 2014

Tahsin Şimşek
Gerçekedebiyat.com

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.