Hayyam üzerine / Sabahattin Eyüboğlu

Deneme

Hayyam, Sabahattin Eyüboğlu

Eski Hayyam çevirilerini okurken bir şeye takılırdım: Nasıl oluyor da, derdim, düşüncesini bu kadar pervasızca söyleyen, hocalara, softalara böylesine çatan bir adam, ağdalı, lügatli, cüppeli bir dille konuşuyor?

Farsça bilmediğim için çevirilerin, Hayyam’ın kendi dilinde kullandığı ağıza uyup uymadıklarını kestiremezdim.

Onun da, bizim Dîvan şairlerimiz gibi, halkın bilmediği kelimeler kullandığını sanırdım.

Abdülbaki Gölpınarlı’nın çevirileri çıktıktan ve kendisine akıl danıştıktan sonra anladım ki düşüncede yaptığını dilde de yapmış, bütün büyük adamlar gibi o da halkın, meydanın kelimeleriyle konuşmuş.

Bu kelimelere halkın zor anlayacağı, belki de yanlış yorumlayacağı yeni anlamlar yüklemiş, o başka.

Aynı şey Yunanca ve Latinceden, yaşayan Batı dillerine çevrilen yazarların başına da gelmiştir.

Bizim Dede Korkut gibi bir halk destancısı olan Homeros’u Fransızlar, yüzyıllarca bir Sorbon profesörü ya da bir akademi üyesiymiş gibi konuşturmuşlardır.

Benden önce Hayyam’ı Türkçeye çevirenlerin çabalarını küçümsemiyorum.

Tersine, başka başka anladığımız Hayyam’ın sofrasında onlarla oturup tartışmak benim için en büyük zevklerden biri oldu.

Bu çeviriler, Hayyam’ın dörtlüklerini yeniden yorumlama, kendini zamanımızın şiir anlayışıyla yeniden tanıtma denemesidir.

Türkçe Hayyam’a benden önceki çevirilerden daha çok, benden sonrakilerden daha az yaklaşmış olduğuma inanıyorum.

Ayrıca şuna da inanıyorum ki, biz, bugünkü Anadolu Türkleri, Doğu klasiklerini yeni baştan anlamak ve anlatmak zorundayız.

Başta Kur’an olmak üzere Arap ve Fars edebiyatını, biz bugüne kadar, iyi kötü, doğru yanlış demeden aklımızı, sağduyumuzu kullanmadan bir çeşit kıble saymış, Hafız’ın serçe kuşu dediğinde bir zümrüdü anka görmüş, Sadi’nin ev dediğini saraya çevirmişiz.

Onları asıllarındaki sadelikle görürsek, yeniden ve daha kökten kazanabiliriz.

ÖNSÖZ II

Hayyam Doğulu bir düşünce ve şiir adamı olmasına karşın, daha çok Batı’da gerçek değerini bulmuş. Neden dersiniz?

Yunan filozoflarıyla bir yakınlığı, gelenekleri ceviz kabuğu gibi kırıp öze gitmek istediği, başkalarından çok kendini söylediği, dünya ötesini inkâr ettiği, bilgin olduğu kadar bilimden kuşkulandığı için mi? Bunu düşüneduralım, Hayyam’ın Doğu’da filozof yanından çok şair yanıyla tanındığını, söylediğinden çok söyleyişiyle sevildiğini, yorumlamalarla gerçek Hayyam’ın aranmadığını söyleyebiliriz.

Dedelerimiz Hayyam’ı ya ermiş bir din adamı ya da sadece bir keyif adamı olarak görmüş ve göstermişler. Kaldı ki Doğu’da eskiden Hayyam’ın şiirlerini okuyan kim? Beş on kişi; kimseye hesap vermek zorunda olmayan Hayyam gibilerin bir gün kitap ve şarap parasını veren, bir başka gün de boynunu vurduran mutlular mutlusu bir azınlık.

O zaman ve çok daha sonra, daha düne kadar, basın yok ki, Hayyam padişahlardan daha çok sevdiği halka sesini duyursun. Sorumsuz beyzadeler Hayyam’ı diledikleri anlamda okuyup geçmişler: Hayyam’ın kendilerine attığı tokatları meze yapmışlar. Kimmiş bu Hayyam? Abdülbaki Gölpınarlı’nın araştırmalarından, Hayyam’ın 1121-1122 yıllarında ölmüş, zamanında dörtlükleri, yıldızlar bilgisi, bir terazi buluşu, dünyasına küsmüşlüğü, ermişliği, herkesten başka türlülüğüyle tanınmış, masallaşmış bir bilge olduğunu ve kendi eliyle yazılmış hiçbir yazısı bulunmadığını ve dörtlüklerinin ölümünden sonra şurda burda birer ikişer yazılıp toplu halde ancak onbeşinci yüzyıldan kalma kitaplarda görüldüğünü öğreniyoruz.

Abdülkadir Gölpınarlı’nın yayımladığı rubailer en eski ve en inanılır kaynaklardan alınmadır. Bununla beraber bunlardan hangileri Hayyam’ın, hangileri Hayyamca başkalarınındır, kesin olarak söylenemez. Ne var ki Hayyam, o kadar herkesten başka, o kadar kendi olmuş ki onun adına ancak onun söyleyebileceği sözler söylenmiş. Bu arada birçok şairler kendilerinin söylemekten çekindikleri, yahut kendi adlarıyla inandırıcı olmaz sandıkları şeyleri Hayyam’a söyletmiş, Hayyam’ın ağzıyla kendi içlerini dökmüş olabilirler.

Böylece Hayyam bir çok dereleri içip büyüyen, pembe üstüne pembe gele gele kızıllaşmış bir ırmak olmuş. Hemen bütün peygamberlerin başına gelen de bu değil mi? Sözlerini kendi yazmamış, hangi peygamberlerin sözlerine kimsenin bir şeyler katmadığı ileri sürülebilir? Biz daha dün ölen Atatürk’e bile neler söyletiyoruz bugün. Bizim edebiyatımızda Yunus, Pir Sultan Abdal, Köroğlu gibi kendi ellerinden çıkma hiçbir şey kalmamış, ama yüzyıllarca adlarına, onların ağızları güçlü kişiliklerinin yordamıyla söylemiş nice şairler vardır. Hattâ bazıları belki hiç söylememiş de söyletmişler: Sözlerini halk söylemiş. Pir Sultan ve Köroğlu böylesi olabilir. Ama bu oluş, şiirlerinin değerini hiç de azaltmaz, bir bakıma çoğaltır bile. Homeros destanlarını kendi söylediği için mi, bir sürü şaire söylettiği için mi büyük şairdir?

Hayyam’ı söylememiş de söyletmişler arasına koyamayız; çünkü dörtlüklerin düzenini ancak usta bir şair kurmuş ya da öğretmiş olabilir. Üstelik de Hayyam’da bir değil birçok davranışlar, ancak kendisinin göze alabileceği beklenmedik çıkışlar var. Öyle dörtlükleri var ki, fazla saldırgan oldukları için, Hayyam’ın olmadıkları sanılıyor.

Camiye namaz kılmaya değil, halı çalmaya gittiğini söylediği, yahut kendini yaşlı bir fahişeye benzettiği dörtlük A. Gölpınarlı’yı bile kuşkulandırıyor. Yalnız felsefî olanlara değer veren Rıza Tevfik, düpedüz şarabı öven dörtlüklerin Hayyam’ın olamıyacağına inanıyor, inananlara da budala diyor. Abdullah Cevdet, başka baskıların çoğunda bulunmayan beklenmedik bazı dörtlüklerde asıl Hayyam’ı buluyor. Hüseyin Rifat’sa âşık Hayyam’ı ötekilerden daha sahici sayıyor. Yahya Kemal’in en çok sevdiği ve Türkçeye çevirdiği dörtlüklerden birkaçını elime geçen metinlerin hiç birinde bulamadım. Fitzgerald’ın aşırı bir serbestlikle İngilizceye çevirdiği ve ondokuzuncu yüzyılda bütün Batı’ya sevdirdiği rubailerin birçoğu bilginlerce Hayyam’ın değildir. Abdullah Cevdet’in kitabında yalnız Fransızcasının fotoğrafı görülen şöyle bir rubai var: Hiç bir kelime atlamadan Türkçeye çeviriyorum; Ben olmayınca bu güller, bu serviler yok. Kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok. Sabahlar, akşamlar, sevinçler, tasalar yok. Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok. Bu dörtlüğü de başka hiçbir yerde bulamadım. Kim bilir nerden almış F. Toussaint.

Hayyam böyle bir şey söyler mi söylemez mi? Hayyam’dan hiçbir yazma kalmadığına göre ne kadar tartışsak, ne kadar kuşkulansak boş. Bilginler olsa olsa, onun yaşadığı çağda kullanılması imkânsız kelimelerden, sonradan doğduğu su götürmez kavramlardan Hayyam’ın yazmış olamıyacağı dörtlükleri kestirebilirler. Ama onlar bile gerek öz gerek biçim bakımından Hayyam’a yakıştırmış olduklarına göre ondan başka kime maledilebilir?

Onun düşüncesi, onun sanatı değil mi onları başka ellerle yoğuran. Bu düşünce ile ben bu seçmede, Abdülbaki üstadımızın kitabını temel diye almakla beraber, bizde ve Batı’da çıkmış bilim değeri çok daha az kitaplardan beş on dörtlük topladım. Hayyamcayı değil de, Hayyam’ın kendini merak edenlerin Abdülbaki’nin kitabına başvurmaları gerekir. İkimizi birden okumalarında Hayyam’ın da, Abdülbaki’nin de bir sakınca göreceklerini sanmıyorum.

Belki hiç de gerekli olmayan bu önsözde, fırsat bu fırsat, bir şey daha söylemek istiyorum. Bir öğretmen arkadaşım Tercüme Dergisi’nde çıkan Hayyam çevirilerim dolayısıyla bana çatmış ve aşağı yukarı şunları söylemişti: Batılı bir edebiyat anlayışına yöneldiğimiz ve sizin de yazılarınız ve çevirilerinizle bu anlayışı desteklediğiniz bu yıllarda Ömer Hayyam gibi özü ve biçimiyle Doğulu insan ve dünya gerçeklerinden çok şaraba ve sevgiliye çevrik bir şairi öne sürmeniz, sevdirmeye çalışmanız yersiz değil mi?

Mevlâna, Sadi, Yunus, Hacı Bektaş, Pir Sultan gibi Doğulu şairlere olan sevgim dolayısıyla da buna benzer azarlar işitmişimdir. Hayyam’ı, dolayısıyla kendimi şöyle savunmuştum kısaca. Doğu ve Batı ayrılığı sanatçılar arasında değil toplum düzenleri, devlet biçimleri, din ve ahlâk anlayışları arasında olmuştur. Kültür için Doğu-Batı diye ayrı ülkeler yok, yayılma, gelişme imkânlarının azalıp çoğaldığı yerler ve zamanlar vardır. Bizim yaşadığımız çağda Hayyam’ın da

içinde bulunduğu kültürün, bir tek olan dünya kültürünün nefes alabildiği yer Batı’dır. Doğu’da ise kültür türlü sebeplerle içine kapanıp boğulmuş. Bu yüzden aynı Hayyam Batı’da insan düşüncesinin gelişmesine yardım ederken Doğu’da ister istemez kapanıp körleşmesine yardım etmiş; aynı Hayyam Batı’da kendini aşmaya, Doğu’da kendini silmeye götürmüş; aynı Hayyam Batı’da bir devrimci diye yorumlanmış, Doğu’da bir uyarıcı diye. Bütün gerçek sanatçılar gibi, yani kendini aşan sanatçılar gibi, Hayyam da bugün kültürün sığındığı, saygı gördüğü, geliştiği yerin, Batı’nın adamıdır.

Hayyam’ın doğduğu ve öldüğü yer nerede olursa olsun dörtlükleri kültürün, dolayısıyla doğruluğun en ileride olduğu yer neresiyse oralıdır. Diyeceksiniz ki Hayyam Batılı da olsa bizim bildiğimiz bir şair. Bilmediklerimizi Türkçeye çevirmek dururken ne diye Hayyam? Şundan ötürü Hayyam ki, onu atalarımız konuşmadığı bir dille, hiç sevmediği insanların kafasıyla konuşturmuşlar. Şiirini halkın diliyle söyleyen Hayyam bizde halk düşmanlarının diliyle söylemiş. Onu bugünün anlayışıyla ve bugünün söyleyişiyle Türkçeye çevirmek, Hayyam’ın atalarımıza anlatamadığı ilk dersi, düşündüğünü konuştuğu dille yazmak dersini hatırlatmak hiç de küçümsenecek bir iş değildir.

Hayyam’ın düşündükleri bugün düşündüklerimize uymasa bile –ki çok yerde uyuyor da– yalnız söyleyişi bile en yeni şaire örnek olabilir. Ne mutlu düşündüğünü onun kadar rahat söyleyebilene. Sabahattin Eyüboğlu

ÖNSÖZ III

Hayyam çevirileri uzun süre bir çeşit tiryakilik oldu benim için. Daha iyisini yapamam deyip bıraktığım dörtlükleri yeniden ele alıp değiştirdiğim, değiştirdiğime pişman olduğum çok oldu. Çevirmekten vazgeçtiğim dörtlüklere kaç kez döndüm, döndüğüme iyi ettim derken de yeniden vazgeçtim. Benzerleri var nasıl olsa deyip kendimi avutuyordum. Yarım kalmış çevirilerim basılanlardan daha az değildi.

Basılmayanlar arasında Hayyam’ın en ünlü dörtlükleri de vardı. Bunlarda Hayyam Farsçayla öyle oynuyordu ki Türkçe karşılığını aramak boşunaydı. Örneğin bir saray yıkıntısında öten kumrunun ku-ku’ları Farsça “Nerde? Nerde?” anlamına da geliyordu.

Kumrunun büyüklük taslayanlarla alay edişini Türkçe “Guguk!” az çok veriyordu, ama “Nerde?” sorusunun derinliği yok oluyordu. Bu yüzden bir yana bırakmıştım o dörtlüğü. Çevirilerimde o dörtlüğü arayıp bulamayan bir dostun sitemini haklı buldum. Biçim kaygısıyla özü feda etmiş oluyordum. Benim işim Hayyam kadar güzel söylemek değil (zaten kimin gücü yeter buna?) Türkçede Hayyam’ın havasını vermeye çalışmaktı. Kelime oyunu olmayan çevirilerde de çok şeyler kayboluyordu nasıl olsa.

Onun için çevirdiğim bütün dörtlükleri bir kez daha düzelterek bu yeni basıma alıyorum. Paul Valéry, şiiri, çeviride kaybolan şey diye tanımlar. Doğrudur; ama bir çeşit açıklama ve yorumlama olarak şiir çevirilerinin, büyük şairleri insanlığa mal etmekteki hizmeti de yadsınamaz. Kaldı ki, Valéry’nin biraz tersine, şu da haklı olarak söylenebilir: Şiir, en kötü çevirilerde bile büsbütün yitmeyen şeydir.

Bu kitapta Hayyam’ın sayılan, sanılan ya da sanılmayan bütün dörtlükleri bir araya gelmiş değildir elbet, hiçbir kitapta gelmesi de beklenemez. Ama köşede bucakta bulunabilecek başka dörtlüklerin bu kitaptakilere fazla bir şey katabileceğini de sanmam.

Sabahattin Eyüboğlu
(Ömer Hayyam - Dörtlükler (Önsöz), Türkiye İş Bankası Yayınları)
Gerçekedebiyat.com

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.