Dünyaya küfreder gibi bakmak

Deneme

– İsmail Uyaroğlu’na –

CEHENNEV’DE BİR ÇOCUK

İçinde kaya gibi taşıdığı acı dolu çocukluk günlerini, çocuklara ilk kez anlatıyor şair. Bu defa şiire yaslanmıyor. Yetmiş yıl öncesinin gözyaşlarını bir masal gibi usulcacık bırakıyor sayfalara…

Annesiyle babası, o henüz kundaktayken ayrılıyor, başkasıyla evleniyorlar. Dedesiyle ninesinin eline kalıyor çocuk. Babası taş yürekli, vicdansız, buz gibi biri. Aynı yerde oturmalarına rağmen hiç mi hiç ilgilenmiyor oğluyla. Karşılaştıklarında ne bir çift güzel söz ne de bir sıcak dokunuş, geçip gidiyor. Çocuk sanki onun oğlu değil de bir yabancı. Üstüne başına bir şey almadığı gibi, ayakkabı sattığı dükkânından oğlunun ayağına bir çift ayakkabı dahi giydirmiyor…

Annesi kötü biri değil; fakat ayrı bir âlem o da. Yeniden evlenince uzaklara gidiyor, unutuyor oğlunu. Hiç arayıp sormuyor. Oğlu on beş yaşına gelip, Aydın’daki Ortaklar Öğretmen Okulu’nda yatılı okurken araya araya izini buluyor annesinin. Önce mektuplaşıyorlar. Sonra okul tatilinde buluşuyorlar. On beş yıl boyunca niçin aramadığı konusunda tek kelime etmiyor annesi. Oğlu da, onu yeniden yitiririm korkusuyla hiçbir şey sormuyor annesine…

Bu boğucu satırları okurken, ”İyi ki ninesi ve dedesi varmış çocuğun!” diyoruz. Ninenin kucağını sıcacık bir masal evi, dedenin kucağını güvenli bir liman gibi düşlüyoruz çünkü…

O da ne? Bu iyimser düşümüz de birden tuz buz oluyor şairin anlattıklarıyla:

”Çocukluğumu yanlarında geçirdiğim ninemle dedeme gelince… Onlar, belki de yeryüzünde görülebilecek en duygusuz, en gaddar, en acımasız insanlardı. Dedem, olur olmaz, belinden çıkardığı kayışla döverdi beni. Ninemse eli acımasın diye kendisi dövmez, dedem işteyse, komşumuz Ali Amca’ya dövdürtürdü.

Siz, hiç torununu başkasına dövdürten bir nine gördünüz, duydunuz mu?

Ali Amca da hayır işlemek için sevabına (!) dövüverirdi beni. İşini de hakkıyla iyi yapardı doğrusu(!).

Yazık ki böyle insanlar da var çocuklar dünyada. Ninemle dedem için ben bir torun değil, başlarına kalmış bir yük, bir belaydım. Öyle yalnız, öyle kimsesizdim ki, evden kaçmayı kurardım o yaşımda. Oturduğumuz evin yanında bir tepe vardı, oraya gider, bir yandan ağlarken bir yandan bunu düşünürdüm.

Ama gerçekleştiremezdim tabii bu düşüncemi. Gidebilecek hiçbir yerim yoktu çünkü. Ve henüz yedi yaşındaydım, çok küçüktüm. Sevgi ve sevecenlikten öyle yoksun kimselerdi ki sevmek şöyle dursun, bir kez olsun başımı okşamamışlardır. Bir kez olsun tatlı bir söz söylememişlerdir. Tatlı söz ne kelime, sürekli horlar, ‘Beceriksiz’ derlerdi. ‘Beceriksiz’ aşağı, ‘beceriksiz’ yukarı. Oysa hiç öyle değildim…”

Aynı evde yaşayan bir de dayı var. Oto tamirciliği yapıyor, henüz bekâr. Ailenin bütün bireyleri gibi, sevgiden hiç nasibini almamış, taş kadar duygusuz, soğuk birisi o da. Barbarlık yarışında diğerlerinden hiç geri kalmıyor. Yılan gibi bakışlarıyla delik deşik ediyor, çocuğun küçücük yüreğine korkular salıyor. Sokaklarda, parklarda çiklet satmadığı günler, tamirhanede dayısının yanında çalışıyor çocuk. Dayısının bisikleti de var. El âlemin çocuklarını bindiriyor, kendi yeğenini itiyor, hiç bindirmiyor bisikletine…

Dede ve nine evdeki etlileri, sütlüleri hep oğullarına yediriyorlar. Evin kıymetlisi o çünkü. Torunları aç karnına, ağzının suyu akarak dayısının yiyişini izliyor. ”Çocuktur, canı çekmiştir, bir lokma da şu küçük çocuğa verelim.” demiyor hiç kimse. Dayısı zaten hiç oralı olmuyor, tıkındıkça tıkınıyor aç yeğeninin önünde. Bir dilim karpuzu bile esirgiyorlar torunlarından, küçücük çocuk sokakta bulduğu karpuz kabuklarını kemiriyor…

Ve ilkokula başlıyor çocuk. Anlatılanları çok hızlı kavrıyor. Sınıfları hep takdirnameyle geçiyor…

Yatılı öğretmen okulu sınavına gidecek torununu, yol parası vermemek için, oğlunu aynı sınava götüren bir komşusunun yanına katıp yalnız başına yolluyor dedesi. Bu sınavı birincilikle kazanıyor çocuk. Artık yatılı okul öğrencisi; bir parça rahatlıyor. Öğretmen okulunda da yine takdirname ile geçiyor sınıfları. Fakat hiç kimseden zerre ilgi ve övgü görmüyor. Bu zalimce ilgisizlik, başarılarının görmezden gelinmesi, içindeki ateşi söndürüyor çocuğun. Şevki kırılıyor. İlk yıllarında okulun parmakla gösterilen bir öğrencisiyken, içinin kükreyen aslanları susunca, bütünlemeyle zar zor bitiriyor okulunu…

Karanlıklara boğulmuş anılarının içinde birkaç ‘beyaz’ satır nihayet çıkıyor karşımıza:

”Kedim bembeyaz pamuk gibiydi. Mutluluk kaynağıydı kedim benim için. Evden kaçmayı düşlediğim yıllarda tek arkadaşımdı. Çok severdim onu. O da beni severdi. Her gece birlikte yatardık. Koynuma sokulur, uyumadan önce kulak mememi emerdi. Onun kulağımın dibindeki mırıltısı ninni gibi gelirdi bana. Her şeyimdi o benim: Annem, babam, kardeşim, dostum…”

Cehennev’in o yılgın çocuğu böyle işte böyle büyüyor. Eğitim enstitülü bir delikanlı artık. Behçet Necatigil’in öğrencisi hem de. Keskin gözleriyle öğrencisindeki cevheri gören hocası, "Şiirler yaz!" diyor ona. Hocasının sözünü dinliyor. Kapanmayan yaralarını, acıların masatında bilenmiş sözcükleriyle şiirleştiriyor…

Baksan dönüp ne zaman
O günlere
Alev alev
Tepenin eteğindeki o ev
Ve oturmuş içinde bir çocuk
Yaralı, mahzun
Uslu uslu yanıyor
Ordan kalma işte
Kimse bilmiyor, o cehennevden
Şiirindeki bu kor

BİR FOTOĞRAF RİCASI

Dilimizin usta şairi İsmail Uyaroğlu’nun eski yaralarını, Karışık Kitap‘ın yapraklarında yutkuna yutkuna bir kez daha okurken, onunla yaşadığım küçük bir anı geldi aklıma…

Has şairler, okurlarını, dostlarını, başka has şairlerin şiirlerine taşıyan köprüdürler aynı zamanda.

Ben kendimi bu konuda şanslı sayarım hep. Çünkü bir zamanlar benim Antalya’da yaşayan canım kadar sevdiğim bir şair ağabeyim vardı: Metin Demirtaş…

Sık sık mektuplaşır, telefonlaşır, olanaklarımız el verdikçe buluşur, kucaklaşırdık onunla.

Macar şair Attila Jozsef’in birçok yapıtının kitaplığımın en güzel köşesinde, kendi kitaplarının yanında durduğunu bilirdi. Attila’yı da bana, ona adadığı bir şiiriyle yıllar önce o tanıtmış, sevdirmişti çünkü…

2008 Eylül’üydü. Antalya’dan telefon açtı:

"Demin, çok sevdiğin o şiirin, Kedileri Severken Ağlayınız’ın şairiyle, İsmail’le konuştum telefonda. İsmail, tıpkı şiirlerindeki kedileri gibi çok mahzun bir şairimizdir. Hani, Attila’nın dünyaya küfreder gibi baktığı bir fotoğrafı var ya, epeydir onu arıyormuş, bir türlü bulamamış. Aklıma hemen sen geldin. Gel seninle bir sürpriz yapalım ona!..”

"Derhal!” dedim, "Kedileri, sokak köpeklerini kardeşi, yoldaşı bilmiş, Sergey Yesenin gibi onları şiirlerinde baş tacı etmiş kaç şairimiz var!”

"Öyleyse hemen o fotoğrafı bul, büyükçe bir fotokopi yaptırıp İsmail’e yolla. Dünyaya küfreder gibi bakan iki şaire de selam olsun, diye bir not düş hatta fotoğrafın altına!” dedi.

Uyaroğlu’nun posta adresini hızla not ettirip kapattı telefonu.

Hangi fotoğraftı o, diye sorma gereği duymadım bile. Çünkü, bir çamaşırcı annenin içli oğlu Attila’nın öyle bir portresi var ki, gerçekten de, bakışıyla dünyaya ağız dolusu küfrediyor gibi…

Onun 100. doğum günü anısına Budapeşte’de basılan özel bir albüm vardı kitaplığımda. Altına, Szeged 1924, notu düşülmüş siyah beyaz portresini hemen buldum. Kaliteli kâğıda büyükçe fotokopisini yaptırdım portrenin.

Edebiyatçılar Derneği’nin 2005’te Ankara’da yayımladığı Attila Jozsef’i anma kitabında (Evrenle Ölç Kendini) bir yazım çıkmıştı. Bir kitapta yayımlanan ilk yazımdı bu. Görmemişin oğlu olmuş… deyimindeki gibi, Attila’nın portresine o yazımın kopyasını da iliştirip zarfı Darıca’ya postaladım…

Aradan çok geçmedi, kalınca bir zarf çıkageldi Frankfurt’a. İçinde bir kitap:

”Kedileri Severken Ağlayınız” Toplu Şiirler (1967-2004).

"Sevgili Selçuk,
Yazını okuduktan sonra artık sen benim kardeşimsin.
Kan bağı olması gerekmez, Attila Jozsef kardeşliği bu…
Sevgiler. İsmail Uyaroğlu. 7 Ekim 2008.”

KAFKA’LI POSTA PULU

Tuhaf bir huyumdur. Sevdiğim şairlerin, esriten sözlerle adıma imzaladıkları kitapları zaman zaman raflardaki mapusluklarından kurtarır havalandırmaya çıkartırım. Bazen bütün hafta, bazen bütün ay arabamda, çantamda bana yoldaşlık eder bu kitaplar. Yolumun düştüğü değişik kentlerde, değişik coğrafyalarda kuytu bir yer bulur, sevdiğim şiirleri döne döne okurum…

Kasım sonuydu. Yolum Heidelberg’e düştü; Heinrich Heine’nin, ”Kalbimi Heidelberg’de kaybettim.” dediği, Neckar Nehrinin kıyısındaki o güzel kente… Birkaç saat boş zamanım vardı. Eski bir kafeye girdim. En soğuk bakışları bile titrek ışığıyla bir anda dostça gülümseyişlere çeviren Noel mumlarıyla bezenmiş masalardan birine oturdum. Çantamdan kitabımı çıkardım. Buğusu üstünde kahvem de geldi. Eksik olan tek şey hüzündü. Kitabımı birkaç sayfa çevirdikten sonra hüzün de bir şiirin kanadına tutunup geldi:

”Çocuktum. Çok iyi hatırlıyorum. Bir kedim vardı. Çok iyi hatırlıyorum. Bembeyazdı tüyleri. Çok iyi hatırlıyorum. Çok seviyordum onu. Çok iyi hatırlıyorum. O da beni seviyordu. Çok iyi hatırlıyorum. Geceleri beraber yatıyorduk. Çok iyi hatırlıyorum. Mırıl mırıl konuşuyorduk. Çok iyi hatırlıyorum. Annemdi o benim. Çok iyi hatırlıyorum. Babamdı. Çok iyi hatırlıyorum. Kardeşimdi. Çok iyi hatırlıyorum. Benim ne annem, ne babam, ne kardeşim vardı. Çok iyi hatırlıyorum. Benim yalnız kedim vardı. Çok iyi hatırlıyorum. Beni anlardı. Çok iyi hatırlıyorum. Mutluydum onunla. Çok iyi hatırlıyorum.

Ben zaten çocukluğumdan, başka mutluluk hatırlamıyorum.”

Soğuk yağmur taneleri altında çıktım kafeden. Noel dönemleri kartpostal cennetine döner Almanya. ‘Cehennev’in o yılgın çocuğuna, bu cenneti andıran şehirden bir yılbaşı kartı yollamak geçti içimden. Köşebaşındaki büyük kitapçıya kadar yürüdüm. Üstünde kediler olan bütün kartları tek tek inceledim. Hasır sepetin içinden sevimli sevimli bakınan üç afacan kedi de (biri bembeyazdı) karar kıldım. Kafede şiirlerini okurken şaire ne yazacağımı kafama not etmiştim. Aklımdakileri kartın arkasına aktardım hemen…

Heidelberg’den selamımı götürecek kedilerin yolculuk edeceği kutsal zarfa yakışan bir pul bulmaya geldi sıra. Edebiyat ve sanat içerikli özel pulların bulunduğu albümü rica ettim satıcıdan. Önüme koyduğu kalın albümün naylon gözlerinde onca ünlü yazarın, şairin, bestecinin portresinin bulunduğu dizi dizi pullar varken… Kafka’nın 125. doğum günü anısına basılmış, kendi çizdiği ünlü desenlerinden biriyle bezenmiş bir pulda kaldı gözüm. ”Bu Kafka’lı pulu al!” dedi içimden gelen bir ses; alıp zarfa yapıştırdım…

İKİ AY SONRA

Postamdan bir mektup çıktı. Darıca’dan. Çok sevindim, fakat şaşırmadım. Afacan kedilerin ve Kafka’lı pulun şaire bu mektubu yazdıracağını adım gibi biliyordum. Çünkü İsmail Uyaroğlu da, ruh kardeşi şair Attila Jozsef gibi, dünyanın sadece kötü yanına küfreder gibi bakar; şiirlerini yüreğiyle okuyanlara değil…

"Sevgili Selçuk Kardeşim,
Kartını iki gün önce aldım. Senin attığın tarihten neredeyse bir ay sonra. Postacı bizim kapıya bırakacağı yerde, yandaki boş binanın kapısına bırakmış. Bir aydır orada öyle duruyormuş. İki gün önce biri haber verdi de…
Bizim Türkiye’de PTT böyle çalışıyor işte.
Yeni yıla ilişkin iyi dileklerin için teşekkür ederim, ben de senin yeni yılını kutlarım. Zarfın üstündeki Kafka pulu olağanüstüydü. Puldaki desen, Kafka’nın kendi çizdiği bir desendir, biliyorsundur sanırım. Yalnız yolculuk sırasında yırtılmış biraz. Senden o puldan bir tane göndermeni istesem, ayıp etmiş olur muyum acaba? (Kafka tanrılarımdan biridir benim.)

Gördüğün gibi yazım çok kötü. Kusura bakmazsın umarım.

Sevgiler, selamlar.

(Birden aklıma geldi, hangi pul olduğunu nerden bileceksin; o nedenle pulu da ekliyorum mektuba.)

İsmail. Darıca, 25.01.2009

Selçuk Ülger
Gerçekedebiyat.com

Selçuk Ülger
(Tuna Dergisi)

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.