Dilimizde de tam gaz geri gidiyoruz / Yücel Çağlar

Deneme

Yaklaşık seksen yılda ne denli ileri gitmişiz ki, geri gide gide bir türlü Orta Çağa ulaşamadık; sizce de öyle değil mi?

Dilimiz, Yücel Çağlar

Oysa yıkmak, her durumda yapmaktan çok daha zordur. Anlaşılan kötü olduklarınca becerikli değiller. Demek oluyor ki, kökleri o denli derinlerde, yanı sıra, o denli güçlü ki özellikle son yılda aldığı akla gelmedik darbelere, kimi dallarının budanmış olmasına karşın Cumhuriyet Çınarı’mız dimdik ayakta.

Neyse, bununla avunmayalım ama erincini de yaşayalım isterim doğrusu.

***

Herkes ülkemizdeki kötü ekonomik gidişi konuşuyor. “Ben ekonomist değilim” (!); dolayısıyla ekonomik kavramlar bana çok yabancı. Ne faizden ne enflasyondan ne kur hareketlerinden ne de “kur endeksli mevduat hesabından” anlarım. “Bitkisel Bakanın” gözlerine sürekli olarak bakıyor (!) ama kopkoyu karanlıktan başka bir şey göremiyorum. Bu nedenle de yastık altında tuttuğum altınları, ayakkabı kutularında sakladığım onyüzbinbeş (!) Doları daha “rantabıl” olarak – “kârlı” mı demekti?- değerlendirebileyim (😊). Ne yapayım, ben de güzelim dilimize sarıldım.

O da ne, belki de en geriye gittiğimiz alanların başında Türkçemiz geliyormuş…

Öyle ki, gerçek Türk Dil Kurumu’nun, yanı sıra, Türkçemizin “ses bayrağımız” olduğunun bilinciyle didinen gönülden uzmanların özverili onca emeğiyle vardığımız aşamayı zorlukla görebiliyorum artık. Sanırım Türkçesever birçok yurttaşımız benzer bir hüznü yaşıyor.

Nasıl yaşamasın ki, bakar mısınız ünlü fakültelerimizden birinin “sosyal bilimleri enstitüsünde” 2018 yılında sonuçlandırılan bir “doktora tezinin” giriş sayfalarındaki şu kullanımlara…

Orta yaşlarda bir bilim insanı adayının kullanabileceği sözcükler şunlar olabilir mi sizce:

Ayriyeten, ilaveten, dahilinde, fasılanın, yekûnu, mamafih, rıza, tahakküm, hegemonik, mahiyet, argümanlar, addetmek, dâhilinde, meşruiyet, mobilizasyon, vuku bulmak, dünya sathında, zuhur etmek, nevi şahsına münhasır, uluslararası baz, somut tezahürler, ifşası ile, minval, lakin, bâbında, zuhur eden tezahür, katastrofik dönem, lakin, faza girmek, akamete uğrayan, kullanma saikiyle, muvaffak olunabileceği, sebebiyet verecek, vb.

Bu noktada doğal olarak;

“-Gencecik insanlar nereden öğreniyor bu sözcükleri, nasıl bu denli “pervasız” biçimde kullanabiliyor?”

sorusu akla geliyor. Ancak şimdi gelmesin derim; öteki örnekleri gördükten sonra sorar, kendimce yanıtlamaya çalışırım.

BUNLAR YALNIZCA ÖZENSİZLİKTEN Mİ KAYNAKLANIYOR SİZCE?

Türkçemize yönelik duyarlılığımızı yabancı kökenli sözcüklere indirgemenin önemli bir yanılsama olduğunu düşünüyorum; bilmem katılır mısınız? Böyle bir duyarlılık gerekli kuşkusuz. Ancak bununla yetinilmemeli bence; öyle çok boyutu var ki...

Yabancı sözcüklerin kullanılması bunlardan yalnızca birisi. Dilbilimci olmamama karşın ben bile bunların ayırdındayım. Hangisinden örnek vereyim bilemedim doğrusu.

Görece daha çok okuru olan dergilerden, özellikle de gazetelerin kitap tanıtım eklerinden çokça örnek verebilirim sözgelimi.

Örneğin aynı yazıda, dahası aynı başlık altında anlamdaş sözcüklerin kullanılması ne denli yaygın öyle…

Olanak-imkan, sorun-mesele, toplum-cemiyet, toplumsal-sosyal, yaşam-hayat, koşul-şart, neden-sebep, gelecek-istikbal, kişi-şahıs, varsıl-zengin, yoksul-fakir,- “dezavantajlı”; ne demekse artık !-, mutluluk-saadet,  deneyimlemek-tecrübe etmek, zaman-vakit, zorunlu-mecbur, gerekli-lazım, …

İlginçtir, bu türden ikilemeleri tanınmış, orta ve ileri yaşlı yazarlarımız daha çok yapıyor. Görünüşe bakılırsa eleştirmenlik yapmaya çalışanların** bile çoğunluğu bu alanda ya “top koşturmayı” bıraktı ya da saklambaç oynamayı yeğliyor artık.

Bu arada aklıma geldi: Gazete, dergi kitap “editörlerinin”*** bir işlevi de hiç olmazsa dilsel tutarlılığı sağlamak değil mi, olmamalı mı?

Öte yandan düşünür kıvamında ünlü, bildiği kadarıyla sağdan olmayan bir yazarımızın, çevirmenimizin bu yılın başında yazdığı bir köşe yazısında kullandığı şu sözcükler ile deyimlere bakar mısınız:

müfessir, alâkadar, nazara açmak, zikretmek, âhir ilgi, âmil, nezdinde, kadrini bilme, kaale almak, maraz, belâgat, şahsiyat, fıkdan, berdevam ,  sahih, mahsus kalmak, müesses,…  

Az çok okuyup yazmaya çabalayan yetmişbeş yaşında bir kişi olarak ben, çok önemsediğim bu yurttaşımızın “verimlerini” – Sayın Sadık Aslankara’nın kulakları çınlasın !- okurken yaşlandığımı daha çok duyumsuyorum inanın

Yeri gelmişken bu noktada size hiç katlanamadığım yazım biçimlerinden de örnek vermek isterim:

Yapmıyarak, görmiyerek, dolayısıyle, yanısıra, gider ayak, T.B.M.M, T.C. , 11 nci, sözetmek, söz gelimi, söz konusu, bir çok…

Oysa bildiğiniz gibi, eğer yazılarınızı bilgisayarla ve böyle yazıyorsanız uyarı alıyorsunuz zaten. Öyleyse bir zahmet gerekli düzeltmeler neden yapılmıyor; üşengeçlikten ya da inatçılıktan mı acaba?

Başka? Başka birçok örnek verilebilir. Aşağıda kimi örnekler verirken sıkıldığımı, üzüldüğümü, kızdığımı belirtmeliyim.

Oysa böylesi uyarılar, en azından zamanında (?), Türkçemizin içtenlikli dostu dilbilimciler, kuruluşlar, duyarlı yurttaşlar tarafından o denli çok yapıldı ki…

  • Çoğul öznelerden ya da nesnelerden söz ettikten sonra eylemin de çoğul yazılması mı dersiniz? “- Ahmetler sinemaya gittiler.”
  • Hangi durumlarda bitişik hangi durumlarda ayrık yazılacak? Bu ünlü (!) yanılsamanın günümüzde de sürdürülmesinin nedenleri nedenleri açıklanabilir ki?: “.de/de” ya da “ .da/da”
  • Ah, şu “ile” bağlacı yok mu; kullanımındaki yanlışlıklar beni, deyimin tam anlamıyla “çileden çıkarıyor” desem yeridir; abartmıyorum: Hoşgörünüzü dileyerek bir de bu bağlamda anımsatayım:

Eğer tümcede sayılama, sıralama yapılıyorsa sayılanların son ikisi arasına konacak “ile” bağlacının ayrı yazılması gerekiyor. Örneğin:

Ahmet, Mehmet, Ayşe ile Fatma sinemaya gitti – Bu arada bir kez daha anımsatayım: “… gittiler.” değil “…gitti.”

Tümcede örneğin “dolayısıyla”, “aracılığıyla”, birlikte yapıldığını öne çıkarmak amacıyla kullanılacak “ile” bağlacının, ses uyumu da gözetilerek bitişik yazılması bekleniyor. Örneğin;

Suyu bardakla içti.

Yemeğini Ayşe’yle yedi.

“Ahmet sinemaya Ayşe’yle gitti.

Türkçemizde seçenekli karşılıkları olmasına karşın yabancı kökenli sözcüklerden örnek vermemeyse gerek olmadığını düşünüyorum.

AH ŞU DİZİLER HUKUKSAL DÜZENLEMELER DERS KİTAPLARI YOK MU?

Siyasal iktidarın yaşamın her alanında yerleşik olumlu değerlerin, tutumların içini boşaltmak, kirletmek, yerlerine Orta Çağ kalıntılarını yerleştirmek için son derece kararlı bir çaba içinde. Açık açık söylenmedi mi:

Siyasi olarak iktidar olmak başka bir şeydir. Sosyal ve kültürel iktidar ise başka bir şeydir. Biz 14 yıldır kesintisiz iktidarız. Ama hâlâ sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var. Elbette sevindirici gelişmeler yaşandı.”

Bu sözlerden sonra özellikle karşıtları tarafından verilen tepkilerin çoğunluğunun olumlu, destekleyici olmasını şaşkınlık, yanı sıra, kızgınlıkla izledim. Oysa bu tümcenin hemen ardından getirilen ve ne demek istediğini açıklıkla ortaya koyan bir tümce daha vardı*:  

“İmam hatiplere olan ilginin artması. Tüm okullarda Kuran-ı Kerim, siyer-i nebi gibi derslerin okutulması çok güzel gelişmeler. Ama bizim hayalimiz olan nesillerin yetiştirilmesi konusunda hala pek çok eksikliğimiz bulunuyor.”

Nedense bu tümce üzerinde gerektiğince durulmadı. Oysa aynı kişi 2012 yılında “hayallerindeki nesli” şöyle tanımlamamış mıydı: Dindar ve kindar ! Aynı kişi benzer tümceleri izleyen yıllarda da, örneğin Ekim 2021’de de yinelemedi mi?

O gerek gördüğünde benzer tümceleri her fırsat bulduğunda söyleyecek, söylemekle de kalmayacak gereğini yapacak; yapıyor da zaten. Peki, izlemekle, yakınmak ya da sözlerini eleştirmekle mi yetineceğiz? Çoğul söylemimi yardırgamayın lütfen, sözün gelişi işte… Yine “sözün gelişi” olarak söylüyorum: Siyasal iktidarın önderinin “hayali” için bu doğrultudaki çabalarını sürdüreceği çok açık. Böyle olunca Cumhuriyetimizi kollama çabalarımızın bir boyutunun Türkçemizi daha fazla kirlenmesini önlemek olsa gerek. Benim bir “derdim” de bu.

YAPILMASI/YAPILMAMASI GEREKENLER

Kısacası, ben diyorum ki, her alanda dilsel özen, arındırma –“temizlik”?- olmayınca; demokratik uzman kuruluşlarca yönlendirici, düzenleyici, özendirici çabalara girilmeyince, kısaca “saldım çayıra Mevla’m kayıra” tutumu yaygın olunca Türkçemiz de oradan oraya savruluyor, dahası, daha da savrulacak; bu çok açık. Çok üzülüyorum. Bu nedenle, sorumluluğun ağırlıkla örneğin

  • TV dizisi yapımcı ve yönetmenlerine, dahası, oyuncularına,
  • reklamcılara,
  • basılı iletişim organlarına,
  • hukuksal düzenlemeleri oluşturanlara, tartışanlar ile uygulayanlara,
  • her düzeyden öğretim kurumlarında ders kitaplarını hazırlayanlar ile eğitmenlere,
  • yayınevlerine, özellikle de yayın yönetmenleri ile “editörlerine”,
  • eleştirmenlere, doğaldır ki
  • sıradan (!) yurttaşlar olarak “bizlere”

daha çok düştüğünü düşünüyorum. Sorumluluklarını yerine getirmeyi amaç edinseler edinsek, var ya, Türkçemiz nasıl daha da güzelleşecek… Ben umutluyum; ha gayret !

* İletişim: ormanlarindelisi@gmail.com

** -Nerede onlar?” mı diyorsunuz, bilmiyorum. Saygıyla anıyorum, Fethi Naci’yle birlikte onlar da “beyaz atlarına binip gitti” sanırım. (!)-

*** Türkçe karşılığı nedir, tam olarak bilmiyorum. Dil Derneği karşılık olarak “basıcı”, yanı sıra, “yayımcı” önerilerini getirmiş. Bana kalırsa, gündelik konuşmalarda daha çok “düzeltmen” olarak da kullanılan “editör” sözcüğü için daha kapsayıcı bir karşılık bulunması gerekiyor.

* Cumhurbaşkanı Erdoğan: 'Sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var!”, 28 Mayıs 2017 tarihli Hürriyet Gazetesi.

Yücel Çağlar
Gerçekedebiyat.com

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.