1969’da bugün Beat Kuşağı'nın 'kutsal' filmi Easy Rider gösterime girmişti / Serdar Turgut

Deneme

Aynı yıl ’On The Road’ (Yolda) adlı kült çalışmanın yazarı Jack Kerouac da öldü. Kerouac, ‘Easy Rider’ filminin gösterime çıktığı yılda ölmüş olabilirdi ama filminin felsefi temellerini kitabında onun attığı kesindi.

Adı üstünde bu bir yol filmiydi. Buradaki yol fiziksel olarak çıkılan seyahat da olabilirdi ve aynı zamanda hayata dair yeni anlamlar bulmak için çıkılan ruhsal arayış da bu yol kavramı içinde yer alıyordu.

YOL BİR ARAYIŞTIR

Aslında amaçsız çıkılan ama yolun bir aşamasında belki bir yeni fikir bulunur diye çıkılan yolun arayışın kendisinin anlam olduğu bu tür yolculukları anlatma geleneği Amerikan romanında vardır. Bunun ilk önemli ismi Jack London’dur. London, depresyon dönemi sürecinde ekonomik ve sosyal darbe yemiş insanların genelde trenlere kaçak binip çıktıkları yol arayışlarının hikayelerini yazmıştır.

COŞKULU HAYAT ARAYIŞI

Dünya savaşından yeni çıkmış Amerika’da genç bir kuşak kendilerine sunulan hayatın temelde tekdüze ve anlamsız olduğunu görüyor ve kendilerine yeni ve alternatif fikirler bulmak, hayatı daha coşkulu yaşamak istiyorlardı.

Jack Kerouac, 1940’lı yıllarda New York şehrindeki Columbia Üniversitesi'nde katıldığı bir edebi toplulukta Allen Gingsberg ve William Burroughs ile tanıştı.

Kerouac, Ginsberg ve Burroughs dünyaya damgasını vurmuş olan Beat Kuşağı'nın kurucu babalarıdır.

Deyim yerindeyse Kerouac kuşağın anayasasının yazarıydı.

Gingsberg ise ortaya atılan yeni fikirlerin bir anlamda halkla ilişkisini yapıyordu.

 Burroughs ise vampire benzeyen görünümü ve korkunç sayılabilecek düzeydeki uyuşturucu bağımlılığıyla oldukça ürkütücü bir figürdü, o ise üçlünün arasında sürrealizmi yaşatan figürdü.(‘Kerouac’s Lonenesome Road’ James Wolcott’un kitabı ‘Critical Mass’ içinde sayfa 421’de).

Çok çok önemli bir edebi figür olmasına rağmen bu yazıda William Burroughs’u ayrıca ele almayacağım sadece onun ‘Naked Lunch' (Çıplak Şölen) kitabını mutlaka okuyun demekle yetineceğim

Gençler savaş sonrasının insanları tek tip yaşama ve konformizme iten Amerikan hayat tarzına alternatif hayat tarzları hayal etmeye başlamışlardı. Doors grubunun solisti Jim Morrison bu arayışın büyüklüğünü ‘Dünyayı istiyoruz. Hemen şimdi istiyoruz’ diyerek ifade etmiştir.

(Bu Doors grubu Beat Kuşağı'nın değerleriyle o kadar özdeşleşmiştir ki onların duygularına öylesine hitap eder ki, 1970’lerin başında cumartesi akşamları New York'ta lokal bir kanalda, saat gece yarısına yaklaşırken, televizyonda hareket halindeki bir trenin önünden alınmış olan tren yolunun çekildiği video görüntüleri Doors grubunun ve Pink Floyd’un şarkıları eşliğinde izlenebilirdi.

easy rider

‘Riders of the Storm’ adlı parçalarını her duyuşumda hala daha Beat Kuşağı'na dair duygularla dolduğum Doors grubu hakkında Jim Morrison "Hayatta bilebildiğimiz şeyler ve bilemediğimiz şeyler vardır. Doors grubu bu ikisinin arasında yer alır" demişti. Sürekli olarak o aradaki bir alemde yaşayan Beat Kuşağı'nın evlerinde televizyonda o görüntüleri izlerken neler olurdu, neler yaparlardı tam bilemiyorum ama bunların çok da alışıldık, sıradan şeyler olduğunu sanmam.)

Temelde New York’un Batı yakasında (Bu aşamada West Side Story müzikaline bir hatırlama selamı göndereyim) bir araya gelip kendi deyimleriyle doğaçlama, tutkulu diyaloglar yapan şair ve yazarlar sonunda yeni alternatif hayat tarzı arayışları için ürettikleri fikirlerle Beat Kuşağı'nın doğmasına yol açmışlardır.

Beat kuşağının kurucuları tutkulu diyalog ve doğaçlama ilkelerini önerdikleri yeni hayat tarzının ana ilkeleri arasına koymuşlardır. Önerilen yeni hayat tarzının ilkeleri arasında tutkulu diyalog ve doğaçlama ilkelerinin yanı sıra, açık cinsellik ve uyuşturucularla deneyler yapmak da vardı. Bu sonuçlar temelde yerleşik değerlere karşı savaş açmış bu yeni kuşağın sosyal saldırı silahları olmuştu.

CAZ KUŞAĞI

Bu tutkulu diyalog ve doğaçlama arayışının caz müziğinin de temelinde olduğunu hatırlayalım.

Nitekim Jack Kerouac kuşağın felsefesi doğrultusunda bir arayışı anlattığı Yolda kitabını birbirine bantlarla yapıştırarak eklemlediği 37 metre uzunluğundaki bir kağıt rulosuna yazmıştır.

easy rider

Onun yazmaya ara vermemek ve uyumamak için çeşitli haplar alarak ve sürekli kahve içerek yazı maratonunu tamamladığı söylenir.

Birçok eleştirmen caz sanatçıları gibi doğaçlama yazan Kerouac’ın stilini ‘eylemci yazı stili’ veya ‘tenor saksafon stili’ olarak nitelemişlerdir.

On the Road, 1957 yılında basıldığında toplumda tam bir şaşkınlık ve bazılarında öfke de oldu ama ne hissederse hissetsinler kimse kitabın orijinal ve yeni bir yazarlık deneyimi içerdiğini yadsıyamadı.

Hatta Norman Mailer onun için 'Dahiliğe yaklaşan tek Amerikan yazar'ı olduğunu bile söylemişti. Başka bir önemli yazar olan J.G. Ballard da onun savaş sonrası Amerika’nın en önemli yazarı olduğu yorumu yapmıştır. Kerouac var olan bütün yazarlık kurallarını bir kenara bırakmış ve o günlerde yeni arayışları olan serbest cazın doğaçlama stili ile duygularını dökmüştü kağıda.

Ornette Colemann’ın 'The Shape of Jazz to Come’ albümü de On the Road’ın yayınlanmasından bir yıl sonra piyasaya çıkmış ve yazıda serbest ve doğaçlama yazma stilinin yanı sıra cazda da serbest stilin ve doğaçlama çalmanın önemini vurgulamıştır.

jack kerouac

FOTOĞRAFTAKİ YOL

Yazı stilinde ve cazda doğaçlamanın ve serbest stil vurgulayan ve arayışa çıkmış sanatçılar için Yol’un öneminin vurgulandığı o günlerde ayrıca çeşitli fotoğraf sanatçılarının Amerika’nın eşsiz bucaksız yollarının fotoğraflarını çekmeleri bana tesadüf gibi gelmiyor. Aksine cazcılar, yazarlar ve fotoğraf sanatçıları da paylaştıkları zamanın ruhuna uygun davranıyorlardı. Hepsi bir arayış içineydiler ve bu arayışlarında yolun önemini vurguluyorlardı.

Fotoğraf sanatçısı Robert Frank’in ‘The Americans’ adlı içinde çeşitli yol fotoğraflarının da bulunduğu kitabının önsözünü Jack Kerouac bu yüzden yazmıştı.

Fotoğraf eleştirmenleri Robert Frank’in önceden planlanmamış, bir çerçeve içine oturtulmayan ve poz oluşturması için düzenlenmeyen fotoğraf çekimlerindeki çalışma stilinin Coleman’ın doğaçlama caz stili ve Kerouac’ın tenor saksafon stili olarak adlandırılan doğaçlama yazı stili ile benzerlikler taşıdığını söylerler.

BEAT KUŞAĞI'NIN FİLMİ

Gelen büyük talebe rağmen, 1970’lerden beri çekilmesi istenen ‘On the Road’ kitabının filminin seyirciyle buluşması 2012 yılını buldu. Filmi Walter Salles yönetti. Başrollerinde Sam Riley, Garret Hedlund ve Kristen Stewart'ın olduğu film beklenen etkiyi yapmadı.

Ancak bu başarısızlığa rağmen 14 Temmuz 1969 tarihinde gösterime giren ‘Easy Rider’ filminde Beat Kuşağı'nın tüm değerlerine zaten sahip çıkılmıştı ve bu da bir yol filmi olduğundan bir çok insan filmin On The Road kitabına dayandığını sanır.

Eleştirmenlerin bağımsız bir yol dramı filmi olarak değerlendirdiği ‘Easy Rider’ filminin senaryosunu Peter Fonda, Dennis Hopper ve Terry Southern birlikte yazmıştır. Hopper ve Fonda’nın iki motosikletli olarak Amerika’nın güney batısı ve güneyinde bir kokain alışverişi sonrasında ellerindeki malları taşımak için kendilerini yollara vurmaları anlatılır. Bu ana temanın dışında yol boyunca rastlanılan insanlar ve gruplardan yola çıkılarak alternatif yaşam tarzları arayışlarına da çıkılıyor.

AVANGARD FİLM

Filmin çekim tekniği deneysel sinema, deneysel film veya avangard sinema diye adlandırılan çekim stilinin Amerika’da yaygın tartışılmasına yol açtı.

Giriş, gelişme ve sonuç gibi düz çizgisel mantıkla ilerleyen anlatım biçimlerinden kaçınan, yeni anlatım stillerinde deneyler yapan, resim, dans, edebiyat ve şiir gibi farklı disiplinlerden teknikleri de filme adapte eden bu avangard tekniğin, Kerouac’ın serbest yazı tekniğiyle ve doğaçlama caz ve Harold Frank’ın fotoğraf çekme tekniğiyle benzerlikler taşıdığı kesindir.

Dönemin bu ruhuna uygun stille yazan Gonzo gazeteciliğin kurucusu Hunter THompson ve Tom Wolfe yeni gazeteciliği tanımlayan yazılarını Kerouac’ın veya caz ustalarının yaptığı gibi doğaçlama stilinde ve deneyimlerine dayalı duygularıyla yazarak dönemlerine damgalarını vurmuşlardır.

Anlayacağınız dönemin ruhu sanatın her dalında olduğu gibi hayat tarzlarında da daha coşkulu olunmasını ve yeniliklerin aranmasını davet ediyordu.

Beat Kuşağı bu davete uydu ve yoğun duygularıyla yola çıkmış görünseler bile varoluşçu felsefeden ve Dostoyevski, Nietzsche, Kafka, Heidegger, Sartre ve Camus’tan da yoğun olarak etkilenmiş bilgi birikimi yoğun olan bir arayıştı bu.

Daha önce Doors ve Pink-Floyd’dan bahsettim ama Beat Kuşağı'nı tam anlamadan Bob Dylan, Rolling Stones ve Beatles’ı da tam anlayabilmek pek mümkün değil.

Bu yazıda bağlantılı konu olarak Zen Felsefesi'ne filan hiç girmedim ama bu yazıyı, çıktığı arayışta Kerouac’ın yolunun bir ara İstanbul’a da düşmüş olduğunu belirterek bitirmek uygun olacak galiba.

Serdar Turgut (Hürriyet)

Gerçekedebiyat.com

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.