Susam ve Zambaklar / Cemil Meriç

Akademik

Victoria dönemi İngiliz entelektüel tarihinin önde gelen figürleri arasında Thomas Carlyle, John Stuart Mill, Charles Darwin, Alfred Lord Tennyson, Charles Dickens, Matthew Arnold ve Lord Acton gibi isimlerle beraber John Ruskin (1819-1900) de yer alır. Sadece bir sanat eleştirmeni olarak değil, ekonomiden pedagojiye, mitolojiden mimarlığa kadar hayli geniş bir alanda eleştirel denemeler, kitaplar, makaleler ve konferans metinleri kaleme alan Ruskin, çağının en bilgili insanlarından biri olarak kabul edilmiş ve eserleri pek çok dile çevrilmiştir.
Victoria Çağı İngiltere'sinin huzursuz yazarı John Ruskin'in ünlü eseri Susam ve Zambaklar kitabı üzerine Cemil Meriç'in mükemmel değerlendirmeleri.

Susam ve Zambaklar / Cemil Meriç

21 Ocak 1900, günlerden pazar. Londra acı bir haberle sarsıldı: Ruskin ölmüş... Ve çanlar İngilizce konuşulan her ülkede aynı haberi tekrarladı.

Ne garip tesadüf diyor, bir biyograf, İngiltere dolu dizgin yeni bir sömürge savaşına atılırken, ülkenin son büyük idealisti de, hayata gözlerini yumuyordu (Bordoux)

Şair, ressam, sanat tarihçisi, tabiat bilgini, iktisatçı... Dalgalı, renkli, gürültülü bir üslup... Karanlıkları şimşek pırıltısıyla aydınlatan düşünceler...

Dostoyevski, Avrupa’yı kendimizden çok daha iyi tanıyoruz diyor. Biz ne kendimizi tanıyoruz, ne Avrupa’yı. Tarihimiz mührü sökülmemiş bir hazine. Sosyologlarımız bir Kızılderili köyünü keşfe gider gibi, alan çalışmalarına koyuluyorlar. Avrupa’yı, Avrupa’nın istediği kadar tanıyoruz.

Ne var ki ihtiyar batı da hafızasını kaybetmişe benziyor. UNESCO, kitap yılında, kitap için yazılmış en güzel eseri nedense hatırlıyamadı: Susam ve Zambaklar.

Susam ve Zambaklar, Ruskin'in en çok sevilen, en çok okunan kitabı. 1864'de verilen bu iki konferans, Pransızcaya Proust tarafından çevrilmiş.  

Şöyle diyor Ruskin: Farzedelim ki kendimize bir dost seçeceğiz. En iyilerini seçmek istiyoruz, ama nerde bulacağız o dostları? Kaç kişiyi tanıyoruz? Her istediğimizle tanışabilir miyiz? Talihimiz yar olursa, çok çok, uzakta görebiliriz büyük bir şairi, sesini duyabilirsek ne devlet... Bir bakanın odasında on dakika durmak, bir kraliçenin bakışlarını bir saniye üzerimize çekmek ümit edeceğimiz bahtiyarlıkların en büyüğü. Ama hep buna benzer mesut tesadüfler peşindeyizdir. Yıllarımızı, duygularımızı, kabiliyetlerimizi harcarız bu uğurda. Sayısız zilletlere katlanırız. Bize her an kollarını açan bir dostlar topluluğundan habersiz yaşarız. İçlerinde hükümdarlar da vardır, devlet adamları da. Günlerce şikâyet etmeden iltifatlarımızı beklerler. Ağız açmalarına izin vermeyiz. Filhakika seçiş hürriyetimizin hudutsuz olduğu tek dünya kitaplar dünyası.

Ruskin kitapları ikiye ayırır: geçici olanlar, kalıcı olanlar. Geçiciler faydalı veya tatlı birer konuşma: seyahatnameler, hatıralar... Bunlar kitaptan çok bir nevi mektup, bir nevi gazete. Kitap, sohbet değil, yazıdır. Birkaç sayfaya sığdırmak istenen bütün bir hayat. Ebediyete yollanan mesaj. Kimsenin söylemediği ve söylemeyeceği gerçek. Yazar, o bir kaç sayfayı kaleme almak için gelmiştir dünyaya. Mümkün olsa taşa kazar fikirlerini.

Kütüphane bütün çağların, bütün ülkelerin ölümsüzleri ile dolu. Bu ulular bezmine kabul edilmenin tek şartı : liyakat. Mâbede bayağılar giremez. Diriler naziktir, ölümsüzler titiz. Gerçekten severseniz konuşurlar, sizinle. Bir kitabı okurken ne güzel  kitap deriz, yazar da tıpkı benim gibi düşünmüş. Yanlış, şöyle dememiz gerekirdi : bunu 'daha' önce' hiç düşünmemiştim ama, galiba doğru. Yahut, belki şimdi anlıyamıyorum, bir kaç gün sonra anlarım. Önce teslimiyet, anlamak cehdi. Sonra, hüküm. Unutmayın : Yazarın gerçekten gerçekten değeri varsa, düşüncesini bir hamlede kavrıyamazsınız. Söylemek istediklerini bütünü ile söyliyemez yazar, söylemek de istemez. Gizler, istiarelere başvurur.

John Rusk

Güzel sabahları kucaklıyan sis gibi güzel eserleri saran bu sis de tabii. Düşünceye câzip ve parlak bir biçim vermek küçültür düşünceyi. Büyük yazar içinden gelen sesi olduğu gibi haykırandır. Kelimeleri kullanırken avamın hoşuna gidip gitmiyeceğini düşünmez. Derin bir düşünceyi anlamak, o düşünceyi kavradığımız anda derin bir şünceye sahip olmaktır. Kendi içine, kendi kalbine inmektir. Nesneleri bulutlar arkasından görürüz. Düşünmek bu sisleri rtarak aydınlığa varmaktır.

Yazar düşüncesini yardım olsun diye sunmaz. Bir mükâfattır bu. Lâyık mısınız, değil misiniz? anlamak ister. Tabiat da öyle değil mi? Altın neden toprağın derinliklerinde? Okurken araştırmaya çıkacağınız maden: yazarın düşüncesi veya niyeti. Araçlarınız: zekâ ile bilgi. Kayayı kıracak, madeni eriteceksiniz. Önce kelimeyi fethedeceksiniz, sonra heceleri, harfleri.

Bir aydın yabancı dil bilmese de olur, çok kitap okumasına da ihtiyaç yok Yeter ki ana dilini gerçekten bilsin. Kelimeleri secereleriyle tanısın. Asil olanları âdilerinden ayırsın. Karank kelimeler vardır, alar gibi vızıldayan kelimeler. Taşıdıkları hiç bir düşünce yoktur, kimse tarafından anlaşılamazlar. Ama yine de herkesin ağızındadırlar. Onlar için yaşanır, onlar için ölünür: bukalemun kelimeler. Hayalimizin rengine bürünürler. Göremeyiz onları, pusudadırlar. Ve bir atılışta parçalarlar bizi. Dilimizin her kelimesi başka bir dilden gelmiştir. Nice ülkeler dolaşmıştır bize gelinceye kadar. Ciddî olarak okumak istiyen Yunan alfabesini öğrenmeli. (Ruskin İngilizlere söylüyor bunu) Her dilden lügatler olmalı kütüphanenizde. Okuduğunuz metinden hiçbir karanlık kelime kalmamalı.

Büyükler, bayağıları meclislerine kabul etmez. Bayağı, hissetmeyendir. Sevmeyen, sezmeyen, anlamayandır. Akıl, doğruyu gösterir; iyi ile kötüyü ayıran: gönül. Büyük ölülerin dostIuğuna, iyi ile kötüyü birbirinden ayırmak için de koşmayız. Gerçek bilgi, disiplinli ve denenmiş bir bilgidir. Gerçek heyecan, imtihandan geçmiş bir heyecan.

İlk coşkunluklar boştur, aldatıcıdır. Kapıldınız mı uzaklara sürükler sizi. Duygunun asaleti kuvvet ve isabetindedir.  Açılması yasak bir kapıyı zorlayan çocuğun efendisinin eşyalarını kurcalayan uşağın tecessüsü terbiyesiz bir tecessüs. İnsanlığın bilgi susuzluğunu gidermeğe çalışan tecessüs, asil. Bizi bir dedikodunun teferruatına zincirleyen alaka, serseri bir alaka; can çekişen bir toplumun acılarına ortak eden alaka, insanca.

İngiliz hodgamdır, heyecansızdır, hissizdir. Bir millet değil, bir yığın. Yığını kolayca kandırabilirsininiz, duyguları hiçbir temele dayanmaz. Yığın düşünmez, maruz kalır. Nezleye yakalanır gibi tutulur bir fikre. Ateşi yükselince arslanlaşır, nöbet geçince her mukaddesi unutuverir. Büyük bir milletin duyguları ölçülü, düzenli, devamlıdır.

Okumaktan hangi hakla söz ediyoruz? Okuma terbiyesinden önce, çok daha mühim, çok daha acil disiplinlere muhtacız. Böyle bir ruh haleti içindeki insanlar nasıl, neyi okuyabilirler? Büyük bir yazarın tek satırını anlamaları imkânsız.  Kendini yığın haline getiren bir millet payidar olamaz. Tek kaygısı para olan bir yığın yaşıyamaz.

Düşünceyi küçümsüyoruz? Kitaba harcadığımız parayı, atlar için harcadığımızla kıyaslarsak, yerin dibine girmemiz gerekmez mi? Kitap sevene, kitap delisi diyoruz. Kimseye at delisi dediğimiz yok. Kitap yüzünden sefalete düşen görülmemiş. At uğrunda iflas eden edene. İngiliz milletinin içkiye verdiği para kitaba verdiğinin kaç misli, düşündünüz mü? En güzel kitap bir kalkan balığı fiyatına. Alan nerede? Umumi kütüphaneler resmî ziyafetler kadar pahalıya mal olsa idi hükümetimizin daha çok iltifatına mazhar olurdu şüphesiz. Kitaplar bileziklerin onda biri kadar etse beyefendilerimizle hanmefendilerimiz arada bir okumak hevesine kapılırdı belki. Bir çokları kitabı ucuz olduğu için almaz. Düşünmez ki kitabın tek değeri okunmasındadır. Bir değil bir çok defalar okunmasında, çizilmesinde, tanınmasında. Felâketlerimizin kaynağı kültür yokluğu. Bizi helâk eden ne ahlâksızlık, ne bencillik, ne kafamızın ağır işlemesi. Bir öğrenci kayıtsızlığı içindeyiz. Hoca tanımadığımız için yardım görmemize imkân yok.

Hayatı anlamadan geçip gidiyoruz. Olgunlaşmak kalbin daha hassas, ama daha sıcak, zekânın daha işlek, ruhun daha huzurlu olması demek. İçlerinde böyle bir canlılık, böyle bir hayat coşkunluğu duyanlar dünyanın biricik hâkimleridir. Bütün diğer hükümdarlıklar bu saltanatın maddileşmesi, fakirleşmesidir: Bir nevi tiyatro krallığı. Gerçek hükümdarlar ebediyen hükümrandırlar. Hazineleri yağma edildikçe zenginleşir.

Meclisten tahıl için kanunlar geçirdiniz. Şimdi başka bir tahıl söz konusu. Daha nefis, daha besleyici bir ekmek sağlıyacak, bir tahıl : Susam.  Bu susam, kapıları açan büyü. Harami mağaralarının kapılarını değil, hükümdar hazinelerinin kapıları : KİTAP

Cemil Meriç
(Hisar Aylık Fikir ve Sanat Dergisi, N: 103 Temmuz 1972)

cemil meriç hisar dergisi

Gerçekedebiyat.com

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.