Prof. Dr. Anıl Çeçen’den Zülfü Livaneli’ye sert sözler!

Akademik

Prof. Dr. Anıl Çeçen bloğunda bugün yayınladığı yazıda Zülfü Livaneli’yi ve Deniz Baykal'ı sert sözlerle eleştirerek CHP'nin Türkiye Cumhuriyeti'ni yeniden kuracak tek parti olduğunu öne sürdü. Atatürk'ten sonra gelen genel başkanların hiç birinin Kemalizmi savunmadığını ileri sürerek, 'Atatürk’ün tam bağımsız cumhuriyeti, İnönü döneminde emperyalizmine açılmıştır! Daha sonra partinin genel başkanlığına gelen gazeteci lider İsrail’e yakın durmuş, sonraki başkan ise Amerika’ya yakın duran bir siyaset bilimcisi olarak göreve gelmiştir! Her iki genel başkan hiçbir biçimde partinin geleneksel politikası olan Kemalizm’e sahip çıkmamış, ABD-İsrail ikilisinin emperyalist politikaları doğrultusunda taşeron politikalara boyun eğmişlerdir. Bu aşamadan sonra partinin başına geçen bürokrat genel müdür daha da ileri giderek Kemalist partinin neoliberal bir çizgiye çekilmesi doğrultusunda önemli adımlar atmış, kurucusu olduğu ulus devletten yana bir tavır almamıştır.' diye yazdı.

Prof. Dr. Anıl Çeçen, Zülfü Livaneli

Son dönemde Türkiye siyaseti yeniden   biçimlenirken ve yaz döneminde bir mafya liderinin video gösterileri ile Türkiye’de bitmiş olan siyaset yönlendirilmeye çalışılırken, tam bu aşamada şarkıcı ve gazeteci kimliği ile ortada gezen bir eski milletvekili, parlamentoya girdiği partiyi ve onun yönetimini suçlayarak, yeni bir tartışmayı Türk kamuoyunda başlatmaya çalışmıştır. 

Çeşitli basın ve medya organlarında yer alan bu Issık Göl Platformu üyesi, kendine göre uluslararası politikacılık yaparken ortak hareket ettiği Gorbaçov isimli antisosyalist politikacı gibi, batı blokuna yakın durarak yaranmaya çalışırken, Türkiye’de de benzeri bir batıcı oluşumu, sağa kayarak ve Türk devletini kurmuş olan Atatürk’ün partisini karşısına alarak yapmaya çalışmıştır.

Atatürk sonrasında birkaç kez lider değiştiren cumhuriyetin kurucu partisinin sondan bir önceki genel başkanını açıkça hedefe oturtarak, onun üzerinden Atatürk’ün partisini haksız suçlamalar ile eleştirerek, kendisine göre Türk siyasetine yön vermeye çalışmıştır.

(...)

Normal koşullarda eleştirilerin ötesine giderek  bir partiyi açıktan karşıya almanın doğru olmayan bir tavır olarak görülmesi gerekirken, siyaset sahnesinde var olan tartışmalara ek olarak farklı çizgide bir yapay tartışma sahnesi yaratarak, Atatürk’ün partisini gerici olmakla suçlamak ve bu doğrultuda eski genel başkanlardan birisini dayanak noktası yapmak gibi bir girişimin, pek de Issık Göl platformculuğuna yakışan bir tutum olarak görülmesi mümkün olmaması gerekirken, böylesine bir tutum komünist düzenin yıkıcısı  Garboçov’un yoldaşından gelince, bu konu üzerinde durmak ve yöneltilen suçlamalara yanıt vermek gerekmektedir.

Küresel emperyalizm doğrultusunda Garboçov’un, başkanı olduğu devleti ortadan kaldırması gibi bir durumun, bugün Türkiye Cumhuriyeti için de söz konusu edilmeye başlandığı bu aşamada, ulusal hassasiyetlerin yeniden ortaya konulması gerekmektedir.

Issık Göl platformunun temsilcisi Türkiye’ye dışarıdan bakarken, neler gördüğünü bir basın mensubuna anlatmıştır. Röportaj tekniğinde yapılan bu görüşmenin içeriği incelendiği zaman eski genel başkanın tavırları üzerinden Atatürk’ün partisinin hedef olarak ele alındığı ve böylece ulusal kamuoyu önünde devlet kuran partinin siyasal anlamda yargılandığı görülmektedir.

Türkiye’deki bir mafya temsilcisinin eski genel başkan ile ilişkiler kurması ve daha sonradan bu durumun bir başka mafyacı tarafından gündeme getirilmesi, aslında son dönemdeki yeraltı dünyası ile siyaset sahnesindeki gizli ilişkiler ağının fazlasıyla yayılarak genişlediği gibi bir durumun öne çıktığını göstermektedir. Böylesine bir olumsuz duruma doğal olarak siyaset sahnesinden belirli eleştiriler ve karşı çıkışlar gelmesi de normaldir.

Ne var ki, böylesine bir durumu bahane ederek, Atatürk’ün partisine haksızlık yapılması, Atatürkçü ve Cumhuriyetçi çevreler tarafından hoş görülemeyecek yeni bir durumu öne çıkardığı için bu gibi konularda ilgili kamuoyu temsilcilerinin görüşlerini açıklaması ulusal kamuoyunun doğru çizgide oluşumu açısından önem taşımaktadır.

Eski genel başkanın istifa ettikten sonra iktidarla gizli ilişkiler kurarak teslim olduğu ve bu doğrultuda Atatürk’ün partisini manipüle ettiğine dair söylentiler dile getirilirken, eski bir milletvekili olan şarkıcı -yazar, kesin bir hesaplaşmanın gerekli olduğunu söyleyerek, Atatürk’ün partisini sol görünümü verilmiş bir sağcı parti olmakla suçlamaktadır.

Kendisini milletvekili yaparak meclise sokan eski genel başkan üzerinden Atatürk’ün partisine sol görünüm verilmiş bir sağcı parti tanımı yapmak çok ağır bir eleştiri olarak göze çarpmaktadır. Ne var ki, böylesine ağır bir eleştiri yapmak gibi olumsuz bir tutuma yönelen bir neoliberal sanatçının, küresel emperyalizmin baş ideolojisi olan neoliberalizm çizgisinde hareket ederek böylesine karamsar bir sonuca vardığı ortaya çıkmaktadır.

Hiçbir liberal hareket ya da partinin etkili olamadığı Türk siyasetinde neoliberalizmi gizlemek üzere, Kemalist partinin sağcı ya da sol görünüm vermekle suçlanması üzerinde de durarak böylesine bir haksızlığın önü kesilmelidir.

 Avrupa ülkelerinin öncülüğünde Türkiye’de bir demokrasi konferansının yapılmasından sonra Türklerin ve Kürtlerin sol alanda yollarının ayrıldığı, insan hakları ve demokrasi gibi çağdaş ilke ve kavramların dışlandığı ve bu yüzden de Türkiye’de siyasal alanda bir toparlanma yapılamadığı söylenirken Atatürk’ün partisinin demokrasi ve insan hakları çizgilerinden uzaklaşarak gerici bir parti olmaya doğru gittiği, bu söyleşide haksız yere ileri sürülmüştür.

Türkiye’de sosyal demokrasi çizgisinin aktörü olarak devlet suçlanırken Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş döneminden gelen Kemalist modeli görmezden gelinmekte ve batı tipi sosyal demokrat bir yaklaşım içinde devlet karşıya alınarak, devletin kontrolü altındaki devletçi bir yaklaşım dışlanırken Atatürk’ün altı okundan gelen devletçilik anlayışı yokmuş gibi hareket edilerek, neoliberalizm dolaylı olarak dile getirilmektedir. Avrupa ülkelerindeki sosyal demokrasi hareketlerinin toplumsal tabanı işçi ve emekçi kitlelerden gelmesine rağmen Türkiye’deki sosyal demokrat açılımın tabanında ulusal kurtuluştan gelen mazlum halk kitlelerinin bulunduğu görmezden gelinmektedir.

Atatürk Rusya’daki Narodnik hareketten yararlanarak Türkiye’nin özel koşullarına uygun bir halkçılık anlayışını geliştirirken, batı tipi sosyal demokrasiye karşı mesafeli davranılmıştır. Hatta daha da ileri giderek Türkiye’de Ulusal kurtuluş savaşı sırasında kurulmuş olan Sosyal Demokrat Parti kapatılmıştır.

O zaman batılı emperyalistlerin kontrolü altında olan sosyal demokrat hareketlere karşı, Atatürk ulusalcı ve halkçı bir yol izleyerek Kemalizm’in yolunu açarken, o dönemin koşullarında liberal politikaları savunan liberalizme ve bu gibi politikaların savunulduğu Sosyal Demokrat Parti’ye de açıktan karşı çıkıyordu.

Neoliberalizm çıkmazına saplanmış bir eski milletvekili  Kemalizm ve Atatürkçülük gibi Türkiye Cumhuriyetinin  kuruluş çizgilerini görmezden gelerek  Atatürk’ün partisini sağcılık ve devletçilik ile suçlarken, kendi neoliberal çizgisini ihmal etmeyerek, Atatürk’ün ortaya koyduğu Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş sistemini  gerektiği gibi görmekten ve değerlendirmekten kaçınarak, Türkiye’de gerçek anlamda solculuk yapılmadığı ve yaptırılmadığı gibi bir suçlamayı, gene neoliberal çizgisinin doğal sonucu olarak gerçeklere aykırı bir çizgide dile getirmektedir. Batı emperyalizminin neoliberalizm ideolojisini batı dünyası dışındaki ülkeleri kontrol etmek üzere kullandığını burada belirtmekte yarar vardır.

Hazar kökenli bir eski politikacıyı  Ankaralı, sünni, sağcı ve tutucu  olmak gibi tasnifler üzerinden köşeye sıkıştırarak, tarihsel yanılgı tezleri üzerinden  I970’li yılların ortalarında kurulmuş olan CHP-MSP koalisyonun hazırlayıcısı olmayı bir suçmuş gibi gündeme getiren  şarkıcı-yazar, Müslümanlar ile laikler arasındaki işbirliği yada ulusal dayanışmayı görmezden gelerek, kurucu parti eski başkanını Kürtleri, Alevileri ve ezilenleri sevmemek gibi olumsuz bir yaklaşım ile suçlayarak ve partinin sahip olduğu toplumsal taban ile parti merkezini karşı karşıya getirerek, ülke genel seçimlere doğru giderken batı liberalizminin desteklediği Türkiye’deki dinci liberal partinin desteğini artırmak gibi bir dolaylı politik oyun, medya üzerinden oynanıyormuş gibi bir durum ortaya çıkmaktadır. Hem silahlı mücadeleye karşı kitaplar yayınladığını hem de solculuğunu ispatlama çabası içinde dağa çıkmayı savunan silahlı eylemlerin içinden gelen kişilerle arkadaş olduğunu söyleyen bu kişinin, böylesine çelişkili cümleler kullandıktan sonra terörizm ile uğraşırken karşı çıktığı devlet olgusu üzerinden sosyal demokrasi dersleri vermeye kalkışması da bu röportajı okuyan kişilerin gülmesine neden olmaktadır.

Solculuk ile terörizmi karıştıran kişiler yüzünden Türkiye askeri darbelerden kurtulamazken, devleti kurmuş olan siyasal parti bu doğrultuda birçok haksız eleştiri ve saldırılara hedef olmaktadır. Sivas olayları sırasında devlet kurumlarının hataları ve eksik kalan yönlerini dile getirirken, gene devleti kuran partiyi ve devletçi zihniyeti karşısına almaktan çekinmeyen bu küreselci neoliberal gazeteci, neredeyse sokak olaylarının sorumluluğunu da kurucu partiye yönlendirerek kuruculuk ile yıkıcılık arasında farklı bir bakış açısıyla açıklamalar yapmaya çalışmaktadır. Devletçiliği küçümseyen bir tutum ile bu konular açıklanırken, o dönemde var olan hükümet değil, muhalefetteki bir parti geçmişten gelen kuruculuk kimliği küçümsenerek suçlanmak istenmektedir.

 Son dönemde Türkiye’de çok tartışma konusu olan  tarikatlar ile ilgili olarak, İslamcı hareketin tartışma konusu yapılması, bu harekete öncülük yaptığı ileri sürülen gazeteci kökeninden gelen  partinin üçüncü genel başkanı suçlanırken, eksik bir tutum izlenmekte ve partinin eski genel sekreterinin hem devlete musallat olan tarikat ve önderi ile birlikte, bu tarikatı devletin kamu kuruluşlarına yerleştiren gazeteci genel başkanı aynı dönemde ele alarak, ikisinin birden istedikleri yerlere getirilmesi işlerini hedefe ulaştıran Kasım Gülek gibi batı dünyasının temsilcisinin yaptıkları görmezden gelinmektedir.

Müslüman tabanın temsilcisi olan parti ile koalisyon kurmanın İslamcılık olmadığını zaman içinde gören Türk milletinin, daha sonraki aşamada ABD tarafından kurulmuş ve dünya ülkelerinde yaygın bir biçimde örgütlenmiş olan yeni bir neo-nurcu tarikatın öncüsü, kurucusu ya da koruyucusunu bir yana bırakarak, sürekli olarak aynı genel başkanı eleştiri konusu yapmak gibi bir sübjektif tutumu görmezden gelmek yanlışlığına bu aşamada düşmemek gerekmektedir.

Türkiye Cumhuriyetinin ikinci adamı olan bir eski cumhurbaşkanının oğlunun fizik laboratuvarından çıkarılarak başbakan yardımcılığına gelmesini Madımak olayları ile değerlendiren  bu sanatçı yazar, kendi Pazar ve piyasa koşullarını düşünerek hareket ederken, bu  eski gazeteci genel başkanın başbakanlık yaptığı sırada İslamcılık akımını bu yeni yetme tarikat üzerinden devletin başına musallat ettiğine dair bir değerlendirmeler yapılırken, Atatürk ilkeleri ve  devlet  kurucu partinin İslam coğrafyası içinde ilk laik devleti örgütlediğini unutarak tek yanlı bazı değerlendirmelerin gündeme gelmesine aracı olmuştur.

Ayrıca eski bir parti genel sekreterinin İslamcı partinin İstanbul belediye başkanı adayı olmasını da partinin İslamcılık akımına yakınlığı çizgisinde ele almaya çalıştığı görülmektedir. Devlet kuran partinin gerçek anlamda bir sol parti olmadığı, gerçek anlamda sol partilerin önünü kesmek üzere ulusal bir misyon ile yönlendirildiği suçlaması yapılırken, partinin liberalleşmesine aracı olan eski gazeteci ve mülkiyeli genel başkanların göreve getirildikleri ileri sürülmektedir.

Neoliberalizmin devlet düşmanlığı çizgisini gene sürdürmek isteyen yazar politikacı, parti genel başkanlarının sürekli olarak sağcı ve dinci çevrelerle iç içe gizli saklı ilişkilerini yürüttüklerini söyleyerek, Atatürk’ün partisini iki yüzlü bir çizgi izlemekle ve gizli yürütülen sahteci tutumlar ile suçlamıştır. Muhalefet yıllarında verilen sözlerin daha sonraları iktidara gelindiği aşamada unutulduğu ve bu durumdan da partinin yönetiminin sorumlu bulunduğu dile getirilmiştir.

Atatürk’ün partisini ulusalcı olmakla suçlayan müzisyen sanatçı, milletvekili olduğu dönemde parti yönetimi ile ters düştüğünü, kendisine daha önceleri verilen sözlerin hiç birisinin tutulmadığını ve partinin giderek sağa doğru kaydığını dile getirirken, parti yönetimini açıktan sözlerini yerine getirmemekle suçlamaktadır. Bu partinin giderek sağ uçtaki milliyetçi partinin çizgisine doğru kaydırıldığını ve bu yüzden istifa ederek partiden ve siyasetten çekilmek zorunda kaldığını açıkça dile getirmektedir.

(…)

 Atatürk’ün partisinin bundan önceki başkanı bir Amerikan komplosu ile istifa ederken, hiç gereği olmadığı biçimde okyanus ötesi dünyada yaşayan neo-nurcu tarikat önderine teşekkür etmek ihtiyacını hissetmiş ve istifa metninde Pensilvanya eyaletindeki tarikat merkezinden dünyayı yönetmeye çalışan hoca efendiye teşekkür etmiştir.

Devleti kurmuş olan partinin uzun süre genel başkanlığını yapmış Amerikancı bir politikanın izleyicisi olmasına rağmen, bir ABD komplosu ile istifa etmek zorunda kalan uzatmalı doçent kimliğindeki  genel başkanının ülkedeki emperyalist işgal düzenine karşı çıkacağına, bu bağımlılık düzeninin din aracılığı üzerinden temsilcisi konumundaki  tarikatçı önderinin hegemonyasını kabul ederek bu durumdan yararlanmaya çaba sarf eden  devlet kuran partinin genel başkanının, Atatürk’ün antiemperyalist yolundan giderek ülkesine sahip çıkması gerekirken, durduk yerde okyanus ötesi hoca efendi senaryosuna uygun hareket ederek, özür diler gibi mesaj göndermesi bağımsızlık uğruna savaşarak şehit olan Türk ulusunun ölümsüz evlatlarına saygısızlık olarak ele alınması gerekirken, emperyalist sermayenin batı emperyalizmine teslim olması Türkiye’nin yeniden yarı sömürge bir devlet durumuna düştüğünün açık bir göstergesi olarak öne çıkmaktadır.

İktidar partisinin lideri olan bir siyasetçiyi kurtarmak üzere bu kadar fazla tavizin verilmesi, cumhurbaşkanlığı konusunda bir söz alınmasını gündeme getirmiş ve iki lider bu çizgide el sıkışarak ana muhalefet liderinin isteği doğrultusunda bir antanta varmışlardır. Eski genel başkanı bu yönde eleştiren gazeteci- sanatçı, siyasal çıkmaza saplanmış olan iktidar partisinin önünü açmak için ana muhalefetin teslimiyetçi bir tavır içine girdiğini ortaya koymuştur. Bazı milletvekillerinin bu duruma karşı çıkarak isyan etmeleri üzerine, bu kez de iktidar partisi yönetiminin ana muhalefet önderini kurtarma çizgisinde davrandığı görülmüştür.

Cumhurbaşkanlığı konusunda verilen sözün tutmayacağı daha o zamanki koşullarda belli olmasına rağmen, rüya aleminde gezen ana muhalefet lideri cumhurbaşkanlığı hayalleri görerek ama devletin en üst makamının ılımlı İslam projesi çizgisi   yönünde diktatörlük yapılanmasına dönüştürüldüğünü görmek istemeyerek sırtını dönmüştür.

Cumhurbaşkanlığı hayalleri ile kendini avutan siyaset bilimcisi genel başkan, iktidar partisinin uyguladığı okyanus ötesi proje doğrultusunda sertleşmeye başladığı dönemlerde laiklik ilkesini koruma görünümünde zaman zaman sert muhalefete yönelmiş ama siyasetin iplerini baştan karşı tarafa kaptırdığı için sertleşme eğilimleri ile gerektiği gibi sonuç alamamış ve hem partisinde hem de partinin tabanındaki güvenilirlik konumunu elinden kaçırmıştır. İktidarın uyguladığı ılımlı İslam ya da Büyük Orta Doğu projeleri sonuçlandırılmaya çalışılırken, ana muhalefet partisi bu duruma karşı çıkarak ve Atatürk’ün partisi olarak ortaya yeni bir Kemalist plan ya da program koymamıştır. ABD’de eğitim görmüş olan siyaset bilimci genel başkan, Amerikan sosyolojisinin kafa karıştıran teorileri arasında bir şeyler yapmaya çalışırken iyice kafası karışmış ve yeni dünyayı tanıyarak anlamakta gecikerek alternatif politikalar üretememiştir.

Türkiye’nin bir ulus devlet olarak varlığını koruması ve geleceğin dünyasının yeniden yapılandırılması sırasında, Türk devletinin tam ortasında yer aldığı merkezi coğrafyanın gelecekteki yeni düzeni konusunda, Türk devletinin ulusal çıkarlarına uygun bir alternatif yapılanma modelini geliştirmek Atatürk’ün partisinin milli görevi olmasına rağmen,  cumhurbaşkanlığı hayalleri içinde uçan bir ana muhalefet önderliğinin teslimiyetçi tutumu yüzünden, böylesine bir alternatif çalışma ortaya konulamamıştır.

Batıdan gelen emperyal rüzgarlara kapılma noktasında ana muhalefet liderinin tavrının iktidardan çok farklı olmadığı düşüncesiyle, bu eski milletvekilinin Atatürk’ün partisinden istifa ettiği söz konusu röportajda açıkça vurgulanmaktadır. Parti genel başkanının kişisel çıkarları uğruna istismar ettiği ana muhalefet partisinde yıllarca kullanılan parti liderinin misyonu tamamlanınca özel hayat videolarıyla istifaya yönlendirilmesi üzerine, ilgili genel başkan hiç direnmeyerek ve Pensilvanya’ya teşekkür ederek siyasal alandaki görevinden ayrılmak zorunda kalmıştır. Kişisel çıkar hesapları belirli şantajlarla gerçekleştirilmeye çalışılırken, Türk devletinin ekonomik olarak çöküşüne yol açan özelleştirme programı meclisten geçirilmiş ve Türk egemenliğinin kısıtlanması anlamına gelen bu yok edici programa ana muhalefet karşı çıkmayarak, Türk ulusunun egemenliğinden büyük bir taviz verilmesine seyirci kalmıştır.

(…)

Türkiye’yi bitirmek isteyen, laik ve demokratik cumhuriyet rejimini tehlikeye atan bir zihniyetle anlaşılamayacağı daha o günden belli olması gerekirdi. En sonunda kendisinin Marksist olduğunu ifade eden gazeteci-sanatçı Marksist ilkeleri hayata geçirebilmek umuduyla milletvekili olduğunu öne sürerek ve Atatürk’ün partisini siyasal bir istismara alet ettiğini söyleyerek kendisini kurtarmaya çalışmaktadır. Aslında küresel sermayenin neoliberal politikalarını benimsemiş olmasına rağmen, kendisini solcu göstermekten çekinmeyen, işbirlikçi bir çizgide liberal sol politikaları benimsemiş bir yazar olarak da, Marksist ilkeleri Kemalist bir partinin çatısı altında dile getirerek, Türk halkının ulusal bağımsızlığının örgütlenmiş olduğu bir halk partisini neoliberal politikalarla zengin azınlığın çıkarlarına alet ederken Marksizmi temel dayanak noktası olarak göstermesi de Atatürk’ün partisinin yönetimine bu gibi ayrık otlarından temizlenmesi gibi bir ulusal görev de yüklemektedir.

(…)

Türkiye Cumhuriyeti devletinin yeni bir yüzyılın başlarında yola devam etmekte zorlanmasının ana nedeni, ülkenin fabrika ayarları adı verilen kuruluş modelinin dışına çıkmış olmasıdır. Bu doğrultuda ülkede halk kitleleri ikiye bölünmekte, bir kanat Atatürk Cumhuriyeti ile birlikte Atatürk’ün partisine de son verilmesi gerektiği ve bu doğrultuda partinin kapatılmasına karar verilmesi gerektiğini vurgulamaktadırlar. Bu makalede belirtilen çelişkiler ve yanlışlar yüzünden ülkede devlet düzeni çökerken, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş olan Atatürk’ün partisinin bir şeyler yapması beklenmiş ve halk kitleleri Atatürk modeli ile kurulmuş olan Türk devletinin yeni dönemde kendini yenileyerek harekete geçmesi ve yeni plan ve projeler ile devletin güvenliğini sağlayarak cumhuriyet rejimini sonsuza kadar yaşatacak yeni bir atılım döneminin başlatılması gereğini dile getirmektedirler.

Atatürk cumhuriyeti kuran kurucu partiyi kurarken, ülkenin dünyada bulunduğu yeri belirleyerek doğu ve batı blokları arasında bir bağımsız Türk devletinin yaşayabilmesi için tam bağımsız bir siyasal sentez modeline gerek olduğunu görerek, yeni kurulan devletin temel örgütünü altı temel ilkeye bağlamıştır. Bu ilkelerin birlikte kullanılmasıyla gündeme gelebilecek siyasal sentezin Türk halkı ile cumhuriyet rejimini bütünleştirerek yola devam etmesini sağlayabileceği, yüz yıllık bir deneme süresi sonrasında kesinleşmiştir. Kurulduktan sonra ortaya çıkan her türlü engel ve çıkmaz ile boğuşarak yeni yüzyılın ilk çeyreğinde ayakta kalabilmesini bilmiş olan Türk devletinin geleceği gene devleti kuran Atatürk’ün partisi ile bu partinin üst yönetiminde yer alan kadrolara bağlı görünmektedir.

Atatürk’ün tam bağımsız cumhuriyeti İnönü döneminde Atlantik emperyalizmine açılmıştır!

Daha sonra partinin genel başkanlığına gelen gazeteci lider İsrail’e yakın durmuş, sonraki başkan ise Amerika’ya yakın duran bir siyaset bilimcisi olarak göreve gelmiştir!

Her iki genel başkan hiçbir biçimde partinin geleneksel politikası olan Kemalizm’e sahip çıkmamış, ABD-İsrail ikilisinin emperyalist politikaları doğrultusunda taşeron politikalara boyun eğmişlerdir.

Bu aşamadan sonra partinin başına geçen bürokrat genel müdür daha da ileri giderek Kemalist partinin neoliberal bir çizgiye çekilmesi doğrultusunda önemli adımlar atmıştır. İMF ve Dünya bankası politikaları doğrultusunda her türlü küresel ekonomi yapılanmalarına yakın durarak, sermaye kontrolü noktasında kurucusu olduğu ulus devletten yana bir tavır almamıştır.

Dersim senaryoları ile Atatürk karşıtı seslerin giderek Atatürk’ün partisinden daha fazla duyulması üzerine, partinin geleneksel çizgisi olan Kemalizm’in tümüyle tersi olarak açıklanabilecek bir Anti-Kemalizm, ikinci cumhuriyetçi, neoliberal ve tarikatçı gelenekten gelen emperyalizm işbirlikçisi politikacılar aracılığı ile, Atatürk’ün partisinin başına bir çuval gibi geçirilmeye çalışılmaktadır.

Önümüzdeki seçimlerde parti tabanının, Atatürk’ün partisinin Anti-Kemalist parti olmasına artık izin vermeyeceği açıkça görülecektir. 

Prof. Dr. Anıl Çeçen
(anilcecen.blogspot.com)
Gerçekedebiyat.com

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.