İrfan Yalçın ve Aşkın Yedi Rengi / Dr. Halit Suiçmez

Akademik

İrfan Yalçın, Aşkın Yedi Rengi, Dr. Halit Suiçmez

Bir kitap üzerinden  yorum denemesi yapmaya çalışalım:

İrfan Yalçın’ın Aşkın Yedi Rengi romanını esas alarak.. (Kaynak Yayınları, 1. Basım, Ekim 2017)

Konu kısaca şudur:

Anlatıcı ve komşu kızı Su’nun çocuklukları Zonguldak’ta bitişik evlerde beraber geçmiştir. Anlatıcının babası, annesi, kız kardeşi var. Su’nun da babası, annesi ve kız kardeşi var.

Su’nun annesi, babası üzerinde biraz baskın bir karakter, yasakları olabiliyor, sonra da sarılıp sevda sözleri edebiliyorlar. (s.36)Babası ise, daha çağdaş, hoşgörülü bir insan.

Aynı okullara gitmişler, üniversiteyi de birlikte okumak isterlerken, anlatıcı İstanbul’a, Su ise Ankara’ya gitmiştir.

Çok sevmişlerdir birbirlerini.

Su’nun annesi, kızının Ankara’da dayısı ve yengesinin yanında kalarak okumasını istemiş, onların oğlu Kaptan ile de evlenmesine onay vermiştir.

Su, kaptan ile evlenir ama gönlü hep çocukluk arkadaşındadır. Roman kişilerine tutkundur. En çok Julien Sorel’e. Raskolnikov’a, İvan’a.

Çocukluk ve gençlikte şiire-edebiyata merak salmışlar ciddi dergilerde şiirlerini yayımlamışlardır.

Su, romandaki anlatıcı arkadaşına; “seni seviyorum, Kaptanla evleniyorum” demiştir.

Kaptan; denizcilikte okuyor, ilginç, tuhaf bir kişi. Ağır hastalıklı bir anne ile babanın  aşırı sevgiyle büyütülmüş ve bozulmuş oğlu. Büyük acıları var. Aldırmaz görünümlü ama korkuları var, annesine sevdalıymış, annesi de ona.

Su’nun annesi istememiştir çocukluk aşkını..

Yıllar sonra Kaptan intihar eder, olay olasılıkla Mayıs 1972 günlerindedir(s.121), ardından  Kaptanın annesi ve babası yani Su’nun dayısı ve yengesi hastalanıp ölür. Su da, bir hastane odasında ömirilik kanserinden ölür.

Geride Anlatıcı, anne-baba ve kız kardeşi kalır.

BÖLÜMLER:

Üç bölümden birincisi, “masal kuşları kadar güzel”, ikincisi; “ipek zarflı pembe mektuplar”, üçüncüsü de, “ kanayan günlerden” olarak verilmiştir.

Birincide, kıyıda bir madenci kentinde başlayıp gelişen çocukluk aşkının masalsı güzelliği resmedilmiştir. İkincide, anlatıcının üniversite okumak için İstanbul’a, arkadaşı Su’nun da Ankara’ya gidişiyle başlayan ayrılık ve yoğun özlem içeren mektupları vardır. Üçüncüde acılar, Su’nun eşi Kaptan’ın intiharı üzerine adeta O’na tapan anne ve babasının hastalanarak ölümleri, Su’nun hastane serüvenleri ve ölümü ve tüm bu acılar karşısında anlatıcının hiç azalmayan yoğun sevgisi hikaye edilmektedir.

BİÇİM

Anlatıcı ileri yaşlarındayken çocukluk günlerine anımsamalar yapar:

“İçime sızan ne varsa o günlerden, beni mutlu ediyor, baharlar yağıyor üstüme ama öyle az buz değil, binlerce bahar. Adı Suna, ben “Su” diyorum. Evlerimiz, bahçelerimiz bitişik…nasıl, nerde gördüm onu ilk…arıyorum o kadar içimde bulamıyorum, yok. Sonra sonra bulur gibi oluyorum sisler arasından. Ama bir kurgu belki de bu, bir düş.”(s.15-16)

Anlatıcı sık sık geri dönüşlerle kurguluyor olayların gelişimini.(s.44-45)

SEVGİNİN BAŞLANGICI

Suyla oynayan küçük bir kız. Suyu içmeyip öpüyor. Gülüşünden buharlar çıkması. Her yerinden güzellik damlaması. Aynı okul, aynı sınıf, aynı sıra..Su anlatıcının koruyucusu gibi.(s.16,18)

Bu betimlemelerden çocukluk aşkının yoğun olduğunu anlıyoruz.

DÜNYANIN SİYASAL DURUMU

İkinci emperyalist paylaşım savaşı. Hitler Faşizminin Dünyaya-Sovyetlere saldırdığı yıllar. Çocukların savaşı-Alman’ı bilmediği yıllar. Gökyüzünde uçuşan ışıklara  anlatıcının annesi, “ışıkların dansı o korkmayın siz” diyor.(s.17)

TANRI İMGESİ

“Tanrı nerde” diye sordu Su.(s.17)

“Tanrıya inanmıyor musun sen yoksa?” sorusuna, “Tanrıya inanıyorum ve Tanrı’dan nefret ediyorum” diye yanıt verince Su, okuldan bir hafta uzaklaştırma cezası alır. (s.48-49)

Leningrad’ın Nazilerce her bombalanışında on bir yaşındaki kız Tanya’nın Tanrı’ya inanmayışı ve ölüm yolcularına öpücük vererek içlerine son bir küçük sevgi ışığı doldurması yaşama azminden başka nedir?

Bacağı kesilip ölüme giden kadının “Tanrı yok” çığlığı atması(s.71) acı ile inanç arasında düşünmemizi sağlayabilir mi?

Kaptan, annesine; “…Boşuna umutlanma Tanrı yok, yaşamın matematiği var;topluyor, çıkarıyor, bölüyor, çarpıyor.”(s.119)

YAŞAMA AZMİ

Su’nun babası. Hep iyimser. Yüzünde yerleşik gülümseme. “Nasıl ölürüm, diktiğim çiçekler nasıl bensiz yaşarlar?”(s.19)

Su da, Anlatıcı da “dünyayı dünya, bizi biz yapan öğeler aynı olduğuna göre o anlam ta içimizde bizim ve doğal olarak dünyayı da evreni de içimizden doğru seviyoruz ve ona anlam vermeye, onu sevmeye yargılıyız.”(s.48)

Evet, “doğru sevmek” aşkın da yaşamın da vazgeçilmezlerinden kanımca.

Leningrad’ın Nazilerce her bombalanışında on bir yaşındaki kız Tanya’nın Tanrı’ya inanmayışı ve ölüm yolcularına öpücük vererek içlerine son bir küçük sevgi ışığı doldurması yaşama azminden başka nedir?

Yine Şoştakoviç’in ölümün üstüne oturup acının ve umudun şiiri olan yedinci senfoniyi yazarak işgal altındaki şehirde dinlenmesi, insanın geleceğe adanmasından başka nedir?

Anlatıcının arkadaşı Deniz’in büyük anne ve babası tam bir umutlu gelecek hazinesidir.

Sayfa yetmiş iki ve yetmiş dört arasında yaşlılar ama yaşamaya sevdalılar, yaşamlarında bir sevgi cenneti kurmuşlar, her an ölecek kadar yaşlı da olsalar başka dünyada gözleri yok.

Anlatıcı zaman zaman karamsarlığa kapılsa da her seferinde çok çabuk çıkar o ruh halinden ve içindeki soran sese yanıt verir:

“Hastalanıyor muyum?” Hayır, değil kesinlikle değil, sonu sevinçle bitecek, karı delip çıkacak kardelen yalnızlığı belki de bu!”(s.99)

FELSEFE

Lisedeki edebiyat öğretmeni diyor ki, “günün birinde ağır bir yalnızlığa takılırsa ayağınız, çok kötü düşer tepetaklak olursunuz”.(s.20)

Anlatıcının babası Schopenhauer gibi; “Yaşamın amacı üreme” diyor babam, “üreme görevini yapan, ölüyor”.(s.25)

Su’nun felsefi bakışı materyalisttir. “Bütünüyle madde olan evrende gizemli hiçbir şey yok”.(s.44)

Anlatıcı da tarihsel maddeci bakışa sahiptir. Bir olayı aktarırken Su’ya, rastlantıdan ve zorunlu olmayan nedenselliklerden söz etmiştir.(s.61)

KİTABIN ADI

Su ile Anlatıcı lisede ders arasında yan yana dolaşırken, edebiyat öğretmeni başlarını sevip, “işte aşkın yedi rengi” demiş.(s.20)

DİL VE ANLATIM

Sevgi ve inceliklerle, derinlikli bakış açılarıyla dolu sözcükler ve anlatımlar..örneğin sayfa yirmide, Su konuşurken ağzının küçük bir çiçek olması. Yine sayfa yirmi birde,  çocukluk anılarının  kaçıp saklanması, korkuların en iyi yuva yaptığı yerin çocukluk olması ve bunun kalın bir ayak altında ezilmekten korktuğumuz bir çağ olması..

Şiirsel bir dil, az sözcükle çok şey anlatan ve derinlikler içeren bir sözcük ekonomisi var.  Devrik cümlelerle ilerleyen şiire yakın bir anlatım.

“Geldin iyi ki” dedi Su, “ne güzel oldu dünya!”(s.25)

“Yorgun bir ömrün en uçurumlu bir yerinden bakıyor ve kendimi özlüyorum lise yıllarımdaki.”(s.35)

Yazarın şiirde Nazım etkisi sezilmekte.

“Onlar ki binlerce masalı besleyecek bir sevdanın yorgunuydular…”(s.45)

Karakterleri; anlatıcının betimlemelerinden çok, onların söz ve davranışlarından, eylem içinde tanıyoruz.

“Güzel bir yalnızlıktan bakar gibi bakmak, sanki zamanın dışında olmak…”(s.72)

Ustaca anlatımlar, derindekini bulup çıkarıyor, kitabın önemli bir bölümünü kapsayan mektuplar, sanki mektup değil, öykü canlılığındadır.

Bireysel anlatımla toplumsal anlatım iç içe. İnsanın, toplumun ve dünyanın durumu  bütünlük içinde verilmekte. Sayfa seksen sekizde de bir güzel örneği vardır bunun.

PSİKOLOJİ

Çocukluk anıları ve korku üzerine saptamalar.(s.21)

Sayfa yirmi altıda şizofrenli birinin ruhsal durumu çiziliyor. “İçinin perdelerini çekip saklanmış gibi kendine”.  Kavuşamamak delirtir mi?

Yazmak için gerekir mi, böyle günler-anlar, çekip içimizin perdelerini saklanmak kendimize, ama hemen hayır diyorum, öykü de, deneme de, öyküsel denemeler de sokakta canlı geziyor, açık olsun yeter ki duyargalarımız..

Aşık gençlerin anneleri aynı “daktilo” mesleğindeler. Yazarın annesi Su’nun annesi için “kıskanç” diyor. “İçi kötülük dolu” diyor. Baba ise iyimser, dostluktan yana. (s.42-439

Bu durum davranış psikolojisi açısından irdelenmeli.

Anlatıcının babası, “evliyken başkasının sevilebileceğini” söyler.(s.46) Annesi de tersini.

Su da, Anlatıcı da intiharlara karşılar, yaşamı da, dünyayı da doğru sevmekten, ona anlam vermekten yana tavır alıyorlar. Hemingway’in, Woolf’un, Yesenin ile Mayakovski’nin, başka yazar, ozan ve sanatın her dalındaki yaratıcıların intiharlarını takıntılı olmak diye yorumluyor Su.

Su’nun yazar intiharlarını tek tek anlattıktan sonra gülmesinin nedenini sormak gerek uzmanlara. (s.48)

Kalabalıklar Sultanahmette’ki açık bir idam sahnesi izlemek için niye akın ederler? Nedir bunun psikolojik açıklaması? Ve sonuçları ne olmaktadır? (s.70)

Su, eşi Kaptan ile onun anne-babası arasındaki ilişkiyi şöyle yorumlar:

“…Bir tapınca o…sevmiyorlar, tapıyorlar…”(s.79)

“…Duydukları boğucu sevgi içlerine sığmıyor, kısacası yanlış biçimler doğuran yanlış bir içeriğin acısını çekiyorlar.”(s.107)

Kaptan intihar ettikten sonra da,” Dünyaya getirdikleri çocuktan bir Tanrı yapıp taptılar”, diyor.(s.125)

Su, eşi Kaptan için de, “…ölümü düşündürüyor yüzü”… diyor. Bir roman kişisi olduğunu yazmış mektubunda.

Hiçbir sınır taşımayan hastalıklı bir sevgi. Yaşamın anlamına bir kişide odaklanmak..sonsuz bir uçurum duygusuyla yaşamak..uzun ölmek değilse başka nedir?

Turgenyev’in Babalar ve Oğullar adlı eserindeki nihilist Bazarov’a baba ve annesinin duyduğu boğucu sevgi gibi.

Gerçekten “boğucu sevgi” konusu insan ilişkilerinde çok önemlidir, aşkın özgürleştirici yanıyla bağlayıcı yanı arasındaki “denge” ya da “dengesizlikler” üzerinde çalışılması gereken önemli konulardan biridir.

Su Kaptan ile anne ve babası arasındaki ilişki için, “çok sevmenin, çok sevilmenin yanlış duygulanımlara götürdüğünü…” söylüyor. (s.115) Yengesinin de kendisini kıskandığını ekliyor. Kaptan Su’ya, “beni niye seçtin?” deyince O da, “bilmiyorum” diyor ve  eğlendiren ilginç özellikleri olduğunu da belirtiyor.(s.117)

Aşkın Yedi Rengi

SOSYOLOJİ

Zonguldaklı Gazeteci Bey diyor ki, “…ama bilin ki her mutluluğun üstünde ağır, çirkin bir böcek gezinir”.(s.45)

Toplumun “yasak aşk” diye tanımladığı bir olay Balkaya Burnunda intiharla son buluyor. İntiharı Durkheim toplumsal, Freud bireysel nedenselliğe bağlar. (s.46)

“...Bir zamanlar, yapışık ikizlerdi, ayrıldılar” diyorlar..(s.107)

Burada bir çeşit “mahalle baskısı”ndan söz edilebilir.

Türkiye’nin olaylı yılları  sayfa 117-118’de resmediliyor. Siyasal kıyıcılıklar, korku ve umutsuzluk yılları, bitmeyen ölümler-öldürmeler..

AŞK

Aşk acaba yıllarca kalan, gitmeyen bir ilk öpüş müdür?

Romanda ilk öpüş sahnesi.(s.22)

Meraklarımdan biri, psikolojik incelemelerde önce çocukluğa inen uzmanlar acaba ilk öpüşleri de soruyorlar mı?

Kendi ilk öpüşlerini de anımsayarak elbette.

Su ve Anlatıcı edebiyata özellikle şiire meraklılar, şiirler de yazıyorlar, Dergilere gönderiyorlar, önce yayımlanmıyor, seçerek seviyorlar, seçerek okuyor, seçerek hüzünleniyorlar, Anlatıcının babası bu şiir yayımlama işlerinin kolay olmadığını, beklemelerini salık veriyor. Halkevi kitaplığına çok çok uğruyorlar.

Yaptıklarına, yazdıklarına çok önem verip paylaşıyorlar, aşkta çok önemli bir özellik olsa gerek, sevenlerin çalışma alanları-konuları aynı da, farklı da olsa üretim ve üretkenliklerini değerlendirmek-paylaşmak hem sevgiyi hem de eseri daha da güçlendirir.

Aşk elbette diyalektiktir, gel-gitleri vardır, sevi yoğunluğu yanında kırgınlıkları da.

Ölüm dışında birbirlerinden ayrılamayacaklarına inanmaktayken, Su’nun; yaşamın her olasılığa açık olduğunu söyleyerek sanki bir şeyleri sezinlemesi, ya da duyumsatması..

“Yani öyle bir şey olur ki yaptığı balda boğulan arılar oluruz”.(s.35)

Yukarıda “yaşama azmi” kısmında da belirttiğim gibi “doğru sevmek” gerek. Bu hem aşkın hem de yaşamın vazgeçilmezlerinden biridir.

Önemli olan, canlı dahil, güzellikleri, sevgileri öldürmek değil, yaşamak ve yaşatmaktır. Zor ve onurlu olan budur. Mayakovski’nin dediği gibi;

“Şu yaşamda

En kolay iştir ölmek

Asıl güç olan

Yeni bir hayata başlamak”

Su ve Anlatıcı bir kuyumcuya giderek birbirlerine yüzük takarlar.

Ayrı kaldıklarında intiharları da düşünürler ama çok sürmez çabucak kurtulular bu düşünceden. Onların sevdası basit bir alış veriş pazarlığından değil, halk söylencelerindeki gibi kuru, soyut, mistik dünyalardan da değil, madde,uzam ve zaman içinde oluşmuş, sonsuzdan sonsuza akan evrensel bir yaşam ırmağının derinlerinden gelir.

“Bizim sevdamız, tenlerin ve bilinçlerin birbirine karıştığı; çiçeklerden, otlardan, ağaç gölgelerinden…yaşam fişeği gibi fışkıran bir sevda. Öyle ki içinde ateşböceklerinin, çocuk gülüşlerinin…yağmur kokulu ormanların, kanlı yalnızlıklar içinde soluk soluğa çalışan bir madenci kentinin yanık türküleri var…yaşadığım her şeyde sen varsın…”(s.60-61)

Afşar Timuçin’in Aşkın Diyalektiği kitabında da benzer bir aşk algısı betimlenir. Yani cinsel, bedensel, duygusal, zihinsel bir bütünlük algısıyla yaşanır aşklar ve gelişir güzelleşir.

Anlatıcı, Su’ya yazdığı mektuplardan birinde(s.68-69) Sultanahmet’teki bir açık idam gecesini anlatır.

“…ve sevdiği kadını

Tam yirmi dört yerinden bıçaklamanın dinginliği içinde

“Sevilmiyordum öldürdüm” diyeceğine

“Çok seviyordum öldürdüm” diyen

Bir öfkeli avcı

Bir kadın kasabı…”

Şeklinde devam eder şiirsel anlatı.

Sevilmiyordum öldürdüm, deseydi haklı mı olacaktı?

Bu yaklaşımdan hareketle  güncel “kadın cinayetleri” üzerine ya da günümüz(Ağustos 2022) “aşk anlayışları” konusunda verimli bir tartışma geliştirilebilir mi?

“…Bir sensin beni bütünleyen çünkü kim olursa olsun az geliyor bana, bana çok uzak.”(s.75)

Aşkın insanı bütünleyici özellikte olması, insanın hem kendi varlığında hem de iki kişilik bütünlükte güzel bir şey ve güç yaratır yaşamın dayanılmazlıklarına karşı..

“Birbirimizde başlattığımız bu güzel yolculuk biter mi bir gün?...”(s.98)

Su, Anlatıcıya yazdığı bir mektupta; “…cinsel duygularını öteleyerek sev beni…”diyor.(s.98) Anlatıcı da buna karşılık şaşırdığını, kendini aşağılanmış bulduğunu ifade ediyor.

Bu noktada aşkın bütünleyici özelliği gözden kaçmış oluyor kanımca.

Su, bir ortamda, bir Kaptan’a, bir Anlatıcı’ya bakıp; “seviyorum ikinizi de” diyor(s.108)

Bu bakışın psikolojik irdelenmesi gerekir.

Kaptan henüz üç’e giderken babası kedisini ölüme atmış.(s.109)

AŞKIN ENGELLENMESİ

“Su’yu bahçeye çıkarmıyor annesi bazı akşamlar; yasaklıyor birbirimize bizi. “ Niye?” dediğimde, “Bilmem ki” diyor Su, “öyle işte”.(s.23)

“…Annem…eğilip kulağıma, “öyle sıkı fıkı arkadaş olmanızı istemiyor Su’nun annesi sizin” diye fısıldıyor.” Biliyorum” diyorum, “Su da biliyor”.(s.25)

Liseden sonra yolları ayrılır aşıkların. Su Ankara’ya dayı ve yengesinin yanına, anlatıcı da İstanbul’a gider.

Su anlatır: “ Annem ne derse o olur, o istedi, söz hakkı yok babamın”.

Günlerce ağlıyor ama sonunda gidiyor.

MAVİ

Aşk mavidir. “…maviler giymiş bir kız…”(s.24)

Sevgililerin içlerinde mavi çiçekler açması aşkın önemli özelliği. Stendhal’in Aşk Üzerine  kitabına göndermeler yapılarak sevda olgusunun en ince kıvrımlarında dolaşılması… (s.27)

İntihar eden gazeteci sevgililerin bıraktıkları yazıda mavi renge vurgu var; “ İçimizde hiç solmayan mavi bir sonsuzluk var sanki”.(s.47)

“…Gözlerinin su maviliğinden öpüyorum…”(s.75)

“…Mavi bir boşluğun içinden seni çağırdım…”(s.88)

“…Çocukluğumuzun o her şeyi maviye boyayan günleri…”(s.98)

YAZAR VE YAZMAK

“…Gözlerinden yalnızlık damlayan yazar…”  betimlemesi yazmak yalnızlık ilişkisinde ip ucu mu veriyor?(s.27)

“Şiir yazmak mı, yaşamı şiirleştirmek mi?, sorusu çok güzel sorulmuş ve bizi derinliklere çağıran bir felsefe içeriyor. Şiir için, “en yetkin, en nitelikli, en duru güzellik”  tanımı da bize yeni tartışma kapıları açmaktadır.(s.63)

“Günlerdir görüp yaşadıklarım var, sana anlatacaklarım; gitgide bende çoğalan, benden taşan, yani taşıyamadığım.”(s.68)

AMERİKAN EMPERYALİZMİ

1950’lilerin başlangıcında Zonguldak Lisesinde, belgesel adı altında, Amerikan propagandası yapılıyor öğrencilere. (s.38-41)

Bunlar bilinçleri baskılamak, ezmek, çürütmek amaçlıdır. İnce tohum atmak, korkaklaştırmak, yalnızlaştırmak içindir.

Su’nun sinemadan bağırıp çıkması, yazarın kalıp sonuna dek izlemesi kahramanlarımızın karakteri hakkında bir izlenim veriyor mu?

YOKSULLUK

Sayfa on yedide “çingene yoksulluğu”, sayfa kırk dörtte “katırcı-çöpçü” yoksulluğu net çizgileriyle verilmiştir.

Sayfa seksen sekizde, vapurdaki adamın acınası açlık ve yoksulluğu ile devamındaki hurdacının çaresizliği insanı gerçekten çileden çıkarıyor.

MEKANLAR

Kapuz Kumsalı gençlerin uğrak yerlerinden biri, Balkaya Burnu dramatik bir olaya tanıklık eden yer.

Balkaya ve Zonguldak’ın yıllar içinde nasıl rant ekonomisine kurban edildiği sayfa ellide anlatılmıştır. Emeğin kenti nasıl yeşillikleri yok edilerek betonlaştırılmıştır ve bu ihaneti kimler yapmıştır?(s.50)

ÇATIŞMA

Anlatıcının babasıyla annesi arasındaki çatışma örneklerinden birine “evlilik” konusunda rastlıyoruz.(s.46)

Baba, evliyken başkasının sevilebileceğini, anne ise bunun mümkün olmayacağını söylüyor.

Sınıfsal çatışma kapsamında ele alabileceğimiz bir yaşlı adam ve yaşlı kadın çatışmasına yer verilmiştir.(s.86-87)

Belli ki yaşlılar arasındaki gerilimin kaynağı yoksulluk, onun nedeni de kapitalizmdir.

Anlatıcı sormaktadır: “ Ne bu? Akı kara, karayı ak yapan “para”yı bulamadığı için mi öfkeli yaşlı kadın yaşlı adama? O para ki billurlaşmış emek; acılar ve çığlıklar var içinde, dahası soygunlar, kahkahalar, bütün bir kirli dünya..."(s.87)

Burada güzel bir ekonomi politik yorum yapmıştır Anlatıcı. Ancak bunu yorum yerine, kişilerin ağzından diyalog ya da canlı bir eylem içinde verseydi veya duyumsatsaydı roman tekniği açısından daha uygun olurdu kanısındayım.

Sayfa seksen dokuz ve doksanda üniversitede devrimcilere saldıran kara gömlekliler.. Bunlar ellili ve altmışlı yılların üniversite gençliğine her fırsatta saldırıp yurtseverleri sindirmek istemişlerdir.

27 Nisan 1960’ta İstanbul ve Ankara’da o günün iktidarına ve uygulamalarına karşı gençlik isyanı başlamıştır. İktidarı Cumhuriyetin kurucusunun temel ilkelerine geri dönmeye çağırmışlardır. Toplumsal gelişmelerin romana yansıması açısından Sayfa 96 ve 97’de bu devrimci isyan net biçimde verilmiştir.

Su, Kaptan ile evlenince, Anlatıcının annesi karşı çıkıyor; “…bir üniformayla evleniyor o, bir üniformayı sana yeğ tutuyor”.(s.103)

Çelişkisiz, gölgesiz, kavgasız aşk olası değil.

ROMANDA NE YAPILMIŞTIR?

İki genç insanın çelişkiler de taşıyan sevgisine odaklanıp yazar, yaşadığı toplumu, insanları, doğayı, yönetimi ve dünya düzenini duyumsatmaya çalışmıştır.

Aşkın özünde yoğun bir sevgi var olsa da bir gözü kapalılık ve “saflık” da içerdiği öne sürülebilir. Aşkın önünde katı toplumsal engeller kıyıcı töreler ve gelenekler vardır.

Yazmak, yaratmak bizi yabancılaşmadan kurtarır ve ucu gerçek özgürlüğe çıkar. Kendi kendine sevgiyle yapıtlar üretmek gerçek özgürlüğün kapılarını çalmaktır.

İnsanlık, kapitalist toplumdan sosyalist topluma geçince, yani insan bütün yabancılaşmalardan özgürleşip, bütünsel bir insan olduğunda sağlıklı, olgun bir sevgi, ortaya çıkacaktır.

Büyük Romancı İrfan Yalçın eserlerinde şiirsel değil, yazınsal bir dil kullanmaktadır. Bu, yer yer şiirselliğe yakın, anlam derinliğine inen güçlü etkiler yaratan bir dildir.

Birbirini seven ama çatışkılar da yaşayan iki gencin aşklarındaki gelişim, aile-toplum-ülke-dünya, zaman ve zemin bağlamındaki bağlantılarla da zenginleştirilerek verilmiştir.

Aşkın diyalektiğindeki yönsemelerin çoğunu içeren bir bütünsellik amaçlanmıştır anlatımda ve kurguda. Aşkın Yedi Rengi gerek kurgusuyla, gerek öz ve biçim bütünlüğüyle, gerek yarattığı karakterlerin canlılığıyla ve bireylerin toplumsal ve tarihsel konumlarındaki gerçekçiliğiyle önemli bir roman olarak değerlendirilebilir.

Dr. Halit Suiçmez
Gerçekedebiyat.com

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.