Ahmet Yıldız: Nizamülmülk’ün Öldürülüşü  / Dr. Halit Suiçmez

Akademik

Ahmet Yıldız, Nizamülmülk, Öldürülüşü, Dr. Halit Suiçmez

Toplumsal ve tarihsel yöntemle ele alıp incelenecek değerli bir yapıttır Nizamülmülk’ün Öldürülüşü (Ahmet Yıldız, Nizamülmülk’ün Öldürülüşü, Kaynak Yayınları, 1. Basım, Şubat 2014)

Bu yöntem kısaca, tarihe devrimci ekonomipolitik yaklaşımla bakmak ve toplumsal yapıdaki sınıfsal gerçeği öncelemek demektir.

Edebiyatın “pamuklandığı” günümüzde işte bizi yeniden gerçek edebiyata götürecek ilginç, derinlikli bir eserle baş başayız.

165 sayfalık yapıtta toplam 13 öykü yer almıştır.

Kitaba adını, ilk öykü vermektedir.

Nizamülmülk, 1018’de Horasan-İran’da doğmuş, 1092’de öldürülmüştür.

Büyük Selçuklu veziridir.

Hükümdarlık işlerini konu alan Siyasetname isimli bir eseri vardır.

Alparslan ve Melikşah’ın hizmetinde vezirlik yapmıştır.

Temel amacı, “…Türkmen hükümdarlarına İran uygarlığının üstünlüğünü benimsetmektir. (Ana Britannica, cilt 16, 1992, s. 557)

Çevirmediği entrika kalmamış; gammazlık, öldürtmek, fitnecilik, zehirletmeler, yalan-dolan, iftira, zulmetmek, başkalarının “kuyusunu kazmak”, vs. vs.

Demek ki, ortadoğu’da entrikacılık pek eski, belki daha da eskileri var.

Ahmet Yıldız’ın Nizamülmülk’ün Öldürülüşü öyküsünde de (s.18) “…aslında hizmet ettiğim halkımızdı, halkımıza zarar vermelerini önledim…” diyerek gizli amacını yaşlılıkta açıklamıştır.

Türkmen devletinde Türk olmayan (Fars, İran) bir vezir olarak Fars halkına “hizmet” ettiğini düşünmek…

Kitabı Siyasetname için de şunları söylemişti; Ahmet Yıldız’ın tezini haklı çıkarıyor: “İstila edilmiş bir ülkenin halkı bir gün canlanmak üzere nasıl korunur…” (s.21)

On birinci yüzyıl orta çağında monarşik bir yapı Selçuklular. Cesaretin yanında, taktiklerle, düzenbazlık ve arsızlıklarla donanmış bir oluşum.

Türklere “vezirleri öldürtme”yi öğretenmiş… (s.22)

O dönemlerde mülkiyeti devlette olan tarım topraklarının askere ve memura maaş yerine tahsis edilmesiyle adına “ikta” denilen bir sistem işletilmektedir.

“Büyük Selçuklu Devleti’nde halk göçebeler, köylüler ve şehirlilerden oluşmaktadır. Göçebeler genel olarak hayvancılıkla geçimlerini sürdürmüşlerdir. En önemli üretimleri olan et, süt, yün ürünlerinin yanı sıra avcılık da göçebeler için önem arz etmiştir. Köylü kesim ise toplum nüfusunun büyük bir kısmını oluşturmuştur…” (Fatma Nur Şahin, Doktora Öğrencisi, Nizamülmülk ve İktisadi Fikirleri, İslâm İktisadı Araştırmaları Dergisi, Yıl: 1, Sayı: 1, 2021)

AHMET YILDIZ’IN ÖYKÜLERİ

Kitabın ilk öyküsünde üçüncü tekil şahıs anlatımı söz konusudur.

III. Yahbalaha’nın Torunu” adlı öyküde 2013 yılında İstanbul’da başlayan gezi direnişi içindeki tuhaf bir profesör(Kubilay) ile üniversiteli arkadaşının(Erkegün) serüveni anlatılmaktadır.

Birinci tekil şahıs “ben” anlatımı ile öykü verilmektedir.

Sohbetlerinin bir bölümünde, postmodernizmin fikir önderleri sayılan Deleuze, Lyotard, Baudrillard’a iğneleme yapıldığını, 90’lı yılların küreselleşme etkilerine değinildiğini görmekteyiz. (s.28)

“Dunhuang'da Bulunmuş Uygurca Elyazmasındaki Buda Öyküsü”’nde, sadece tarihsel göndermeler değil, pratik bilgilerin de sahibi oluyoruz. “Bir katırın burnunu temizlediği kişneme sesi…” (s.42)

“Sultan Alparslanın Ölümcül Yanlışı”nın, kız kardeşini istemeden  Şems Tegin’e vermesi olduğunu anlıyoruz sayfa  elli dörtte.

Ve bu yanlış ile devamında yapılan savaş Sultanın sonunu getirmiştir.

“Papa Urbanus'un Haçlı Savaşlarına Çağrı Konuşmasında Duyduğu Endişe” öyküsü üzerinde düşünülmesi gereken bir diğer öykü. Papa bir konuşma yapacak, büyük kitleleri haçlı seferine çağıracak. Konuşmasını dinlemeye kimler gelecek diye endişelenmekte, yağmur yağarsa ve kimse gelmezse diye de kaygıları var.

Kudüs’e doğru büyük bir haçlı seferi yapılacaktır. Günaha batmışların günahlarından arınacağı söylentisi tutmuş ve sefere büyük kitleler katılmışlardır. Ve sonunda Kudüs Hıristiyanlarca alınmıştır.

Bu öykü sadece bir “Kudüs Seferi” değil, tam bir ekonomi politik dersi gibidir.

1095 ile 1270 yılları arasında sekizi büyük, sonrakiler küçük bir dizi Haçlı seferleri yapılmıştır.

On birinci yüzyılın son çeyreğinde Batı Avrupa’da bir çok feodal krallık vardır. Bir süredir büyük bir nüfus patlaması, ekili alanların genişlemesi ve tarımsal ürün bolluğu vardır. (Ana Britannica, Cilt 10, 1992, s.248)

Ülkeler yeni pazar arayışlarına girdiler. Doğu’nun ticaret yolları ve limanları Müslümanların denetimindeydi.

Yazarın diğer öykülerinde olduğu gibi bu öyküsündeki kurgusal gerçeklik ile olgusal(tarihsel) gerçeklik de birbirleriyle uyumludur.

Papa, “…doğduğu ülke Fransa’yı tehdit edecek denli büyümüş günahkârlar ordusunu uzaklara göndererek Hıristiyanlığı rahatlatmayı istiyordu…” (s.64)

Feodal orta çağda her şey kilisedir. Papa’nın oturumlarına papazlar, piskoposlar, dükler, kontlar, soylular, yoksul çiftçiler, baronlar, kentli zanaatkarlar gibi toplumun tümünün temsilcileri katılırdı. (s.64)

Bu satırlarda da temellendirdiğimiz gibi Ahmet Yıldız öykülerinde tarihsel ve sınıfsal gerçekleri hep arka planda duyumsatmakta ve böylece kurgusal akışı birey-toplum bütünselliğine oturtmaktadır.

Miting günü eğer yağmur yağarsa bunu da “…Tanrı’nın sevinç gözyaşları” diye anlatmak hem dinsel söylemin hem de fiziksel olayların kitlelerin afyonu olarak ne denli “başarılı” kullanılabileceğine çarpıcı örnektir.

Nizamülmülk'ün Öldürülüşü, Ahmet Yıldız

Yine sayfa 68’de, “…yöresel baronlar ile aç-sefil köylüler arasındaki tarla çatışmaları, Tanrı ve kilisenin yoksulları tuttuğu propagandası, toprak sahibi baron ve asilzadelerin dertleri, bölüşülecek toprakların giderek küçülmesi…” gibi toplumsal çelişki ve çatışmaların dile gelmesi yazarın bu kitabı için öne sürdüğümüz ekopolitik tezlerimize örnektir.

Dönemin ve öykü kahramanlarının bireysel ve toplumsal konumlarına uygun sözlerdir.

O dönemde ve coğrafyada yaşanan tüm olumsuzlukları Papa “…Tanrı’nın bir lütfu…” olarak değerlendirmekteydi. (s. 68)

Papa kendi amaçları açısından konuşmasına, “Hıristiyan birliği”ni sağlamak için yazmakta olduğu konuşma metnine, “Bu memleket artık evlatlarını doyurmaktan aciz hale geldi… daha büyük toprakları kafirlerden geri alıp sonsuza dek sahip olacaksınız…” diye başlıyor. Ve “Topraksız köylülerden soylulara dek herkes Papa’nın emrinde olacak…” diye devam ediyor.  

Demek ki, ortada bir sınıfsal gerçeklik var.

Din, yoksullar için “kalpsiz bir dünyanın kalbi” midir, “kitlelerin afyonu” mudur?

Bu öyküden yola çıkarak böylesine güncel ve felsefi tartışmalara girişmek bu yazının konusu dışında, ancak ilginç ip uçları görmekteyiz.

Urbanus Malazgirt savaşıyla da hesaplaşıyordu iç dünyasında. (s.72)

Ona göre 1071 bir felaketti Batı için.

Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Hocamız Tarihçi Sina Akşin de Siyasal Tarih derslerimizde vurgulardı bunu hep.

Güncel siyasette sürekli bir “Malazgirt ve 1071” söylemiyle politika yapmanın da dış politika açısından yeniden değerlendirilmesi gerekmez mi?

Papa konuşmasında yine “…Avrupa’nın sıkışmışlığına, gaspedilmiş diye nitelediği Kudüs-Orta Doğu-uçsuz bucaksız Asya topraklarına doğru sefer…” emrediyor. (s.74)

Ve sonunda, görünüşte din adına, gerçekte feodal yayılma diyebileceğimiz “Seferler” üç yüz yıl sürdü!

Binlerce ölüm, vahşet, zulüm, yağma pahasına.

Ekonomi politik veriler ve gerçekler ile yazarın bütünleşen düşselliği sonunda, yüksek bir edebi hazzı da içeren öykü okuruna sunulmuştur.

"Tiflis’te Ölüm", İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin 1913-18 arasındaki iktidar döneminin üç önemli liderinden biri olan Cemal Paşa’nın öldürülmesini konu edinir.

Cemal Paşa’nın, Turancılığın bir hayal olduğunu söylemesi, Ankara’nın (kuvayı milliye ve Mustafa Kemal) doğru yolda olduğunu belirtmesi, Enver Paşa, Cemal Paşa ve Talat Paşa’dan oluşan “üç paşalar döneminin” imparatorluğun yıkılışa gitmesindeki etkin rolünü bilmek bakımından çok önemlidir.

Enver Paşa’nın da hatalarına dikkat çekmesi, yine o dönemin politik iklimini kavramak açısından öğreticidir. (s.82-83)

“Enver Paşa’nın Ölüme Yürüyüşünün Gerçek Nedeni” adlı öyküde öldürüldüğünde üzerinden çıkan mektuba odaklanmış. Mektupta Enver Paşa eşi Naciye’ye yanına dönmek istediğini ama bir “muvaffakiyet” ile gelebileceğini yazmış. Yani Osmanlı’yı batırdığı için padişah kızı olan Naciye’nin yanına dönmeye utanıyor; yeni bir imparatorlukla dönme düşü…

"Yaratma Gecesi" adlı öykü, Nazım’ın  Şeyh Bedrettin Destanı’nı yarattığı geceye götüren,  yine kurgusal ve olgusal bütünlük örneği olan derinlikli öykülerden biridir.

Başlangıçta Şair Nazım’ın yaratma tarzını imleyen bilgiler bulunmaktadır.

Yaratma duygusunun yanında belirtilen ya da belirlenen bir konuyu yazma sorumluluğu da yazarlar için üzerinde çok durulması gereken işlerdendir.

Şeyh Bedreddin 1416’da isyan eder, Osmanlı’ya karşı.

Nazım Hikmet bu isyanın “…tarihsel, sosyal ve ekonomik açıdan çok erken bir kalkışma…” olduğunu belirtmiştir. (s.103)

Elbette ki her toplumsal olayın nesnel ve öznel koşulları vardır, olgunlaşmayan şartlardaki eylemler sonuca ulaşmayabilecektir.

Muzaffer Buyrukçunun Ölmeden Önce Gördüğü Düş,  ülkemizdeki çalışma hayatı ve iş güvenliği gibi konularda sanatçının içinde bulunduğu acıklı durumu anlatan tam bir dram; üstelik gerçek olay.  

Bir yazarın ölümü ve toplumsal duyarsızlık herkesin içini sızlatacak boyutta.

“Babamı Beklerken”  yazarın anısıdır. Tam bir 12 Eylül “klasiği”dir. Binlerce gencin, öğrencinin, insanın suçsuz, haksız biçimde özgürlükten yoksun bırakılması, zulüm görmesi, işkenceden ölümlere, hak gasbından, hastalıklara… acılara… potansiyellerin bitirilmesine yol açan bir baskı dönemi.

“Şaman Bincan” ve “I. ve II. Arap-Hazar Savaşlarından İnanılmaz Öyküler” şamanlar hakkındaki kapsamlı bilgilerle din sosyolojisi açısından, dinlerin sosyal ve ekonomik temellerini inceleme bağlamında insanı araştırmaya- düşünmeye yöneltiyor.

Toplam 13 öyküden oluşan Ahmet Yıldız’ın Nizamülmülk’ün Öldürülüşü adlı kitabı için genel bir değerlendirme yapmak gerekirse şunları diyebiliriz:

Bu eser, günümüzün “pamuklanmış” edebiyatında “gerçek!” bir yapıttır.

Olgusal ve kurgusal bütünlük gözetilmiş, estetik, dil, anlatım, biçim, biçem ve öz bağlamında yeni incelemelere kaynaklık edebilecek niteliktedir.

Tarihsel ve toplumsal yaklaşımın izlerini her öyküde somutlayabiliriz.

13 öykünün yarıdan çoğu yaklaşık bin yıl öncesinin olaylarını konu edinmiş, diğerleri de günümüzden yüz yıl, 40 yıl, 20 yıl önceki zaman dilimlerindeki gelişmelerden bazılarını işlemiştir.

Şeyh Bedrettin isyanını konu alan öykü ise 1416-20’lerde yaşanmıştır.

Batı Avrupa’dan Orta Doğu’ya, Orta Asya’dan Kuzey ve Doğu’ya doğru geniş bir coğrafyada geçmiştir olaylar-olgular.

Bugün dünya siyasetinde orta doğu, avrupa, asya ve uzak doğu bölge ve devletlerinin önemi ve ağırlığı düşünülürse “Büyük insanlık” için yeni “siyasetnamelerin” yazılması şarttır.

Sultanlar istediği için değil, halkların mutluluğu için yeni paradigmalar…

Toplumsal gelişmelerin romanlara yansımasına çokça rastladığımız halde, öykülere yansımalar konusunda yeterince örnek bulamıyoruz.

Ele alıp incelediğimiz bu kitap bu anlamda güçlü bir örnek sayılabilir.

Öykü yazarlarının dikkatine sunarken benzer çalışmaların çoğalmasında toplumsal yarar olduğu düşüncesindeyiz.

Dr. Halit Suiçmez
Gerçekedebiyat.com

Yeni yorum ekle

Düz metin

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.