Zaman İçinde / Recep Yılmaz

Zaman İçinde / Recep Yılmaz

25 Ocak 2018 - 1563 kez okundu.

1.

Aylin benim küçük ablam. Sol yanağındaki gamzesiyle yuvarlak yüzü öyle sevimli ki… Bana çoğu kere hemen ağlayıverecekmiş gibi gelir. Güldüğü zaman bile yüzünde bir üzüncün gölgesi vardır. Annesi o daha on bir yaşındayken ölmüş ya, ondan öyle o. Ayla ablamı ise hemen kavga edecek sanırsınız, ama suskun durur. Aslı ablam en büyüğümüz. Annem, bu kız diline geleni sakınmadan söylüyor, diyor. Bana bakışları öyle sıcacıktır ki... Annemmişçesine sever, sahiplenir, korur. 

Aylin ablamla geçen gün birlikte pastaneye gittik. Bana çilekli dondurma aldı, kendisi de çikolatalı. Nasıl sevindim. Oradan bahçemize gittik. Ayakkabılarını çıkarıp otların üstünde bir o yana bir bu yana hızlı hızlı gezindi. Toprakta yalınayak dolaşmalıymış, suya ayaklarını sokmalıymış, öyle dedi. Toprak acılarını çeker, su tasalarını alır götürürmüş. Yoksa kahrolası dünya çekilmezmiş. Kötüler iyilerden çokmuş. İyiler erkenden gidermiş. Erik ağacının altına oturdu, yazmasını yüzüne siper etti, başını eğdi, uzun uzun ağladı. Bir ara bana öfkeyle mi acıyarak mı baktı, bilemedim. 

Babam beni de Ömer’i de ablalarımı da çok seviyor. Ben sekiz yaşındayım, Ömer’in abisiyim. Bir buçuk yaş büyükmüşüm ondan. Avlumuza başka çocuklar da geliyor, hep beraber oynuyoruz. Ben onu yaramaz çocukların arsızlığından koruyup kolluyorum.
 
Aslı ablama, Aylin ablam niçin hem sinirli, hem de hep üzgün diye sordum. Gözleri hemencecik nemlendi. Bilmem, dedi. Boğazı kurumuşçasına zor yutkundu. Yüzüme baktı. Ama kendine mi acır, bana mı, bilemedim. Ani bir kalkışla odadan çıktı, gitti.

Aylin ablam beni sahiden seviyor. Dondurma, gofret alıyor, gezdiriyor. Kızsa bile beni seviyor, ben biliyorum.

Ayla ablam uzun yüzlü, çok zayıf. Köpeğimiz Karabaş’ın başkasının göremediği bir şeyi görüyormuşçasına baktığı gibi uzağa bakar. Bazen bakışları ağır gelir bana, içim acır. Beklemem, koşar boynuna sarılırım. Kucaklar, saçlarımı koklar, birlikte susarız. Galiba ben en çok onu seviyorum. Yok be! Hepsini çok seviyorum.

Aslı ablam perşembeden beri yok. Annem babamla konuşurken duydum. Sadık isminde bir oğlanla gitmiş. Babam, annesi sağ olsaydı kaçmazdı, beni saydıkları mı var, dedi. Annem, sen de sevdiğine verecektin kızı. Şimdi artık aç kalan mı var memlekette? Fakirse fakir, dedi. Düşünüyordu babam. Öfkesizdi. Arkalarından ne aradı ne de sordu.

Dün avluda kovalamaca oynarken Ömer bir taşa dolaşıp düştü. Ağlamaya başladı. Kucaklayıp kaldırdım. Sağ dizi kanamıştı, ellerinde küçük sıyrıklar vardı. Koluna girip eve götürdüm. Annem ne oldu derken, dizini temizleyip Ömer’i kucakladı. Ağlama oğlum, dedi; sarıldı. Benim kulağımı tuttu, burdu, çekti. Sen ne yaramaz oğlansın, ne cins şeysin sen, dedi, çekişti. Koşarak çıktım kapıdan, merdivenleri zıplayarak indim. Sokağa koştum. Oradan tarlalara doğru, gözüme kestirdiğim kuşların ardı sıra yemyeşil otların içinden ta bir dikene takılıp yere kapaklanıncaya kadar seğirttim, ağlayamadım. Anlamadım annem beni neden hırpaladı! Ben düşürmedim ki Ömer’i! Aylin ablam beni sevmiyor. Sevse öyle kötü kötü bakar mı? Sanki elinden gelse hiç acımadan boğazlayıverecek! Annem de hiç Ömer’e sarıldığı sıcaklıkla sarılıp koklamadı beni. Babam bazen sarılır; aslan oğlum, sen çok akıllı bir çocuksun der, yüzü bulutlanır.

Bugün babamla gelen amca ineklerimizi muayene etti, Memnune’ye iğne yaptı. Alkız’la Firdevs iyiymiş. Gözünün nuru hastaymış, anlayamamış babam. İnek iyileşince ne kadar da sevindi. Yüzü ışıdı, kahkaha attı. Çok bilgili, çok çalışkan, çok iyi bir insan bu Fethi, dedi. Büyürsem ben de baytar olacağım, ta uzaklara gideceğim…

2.    

Yirmi dört yaşımdayım diye değil de, fakülteyi bitirip veteriner oldum diye birdenbire büyüyüvermişim, öyle görünüyor olmalıyım herkese. Bendeyse ne bir keder ne de coşkun bir sevinç... Çocukluğum, sıva çamuru yarılmış toprak evlerden ne kadar da farksız. Değişik uçları olan, ötesi belirsiz tünelde nereye olduğunu düşünemeden ilerlemişim. Kıraç topraktaki cılız bir alıcın inadıyla var olmaya çabalarken baş edememekten yılıyor, öngöremediğin kadar örseleniyorsun. Biriken bezginliğinle bir ışıltı umarcasına hep bir yarın beklentisi… Akla geldikçe dokunulan, aslında olmasa da olur, ruhu cansızlığına gömülü bir nesneden hiçbir fark göstermeden sızarsın zamanın içinden. Herkesin her şeyi, hepsinin hiçbir şeyisindir.

Otobüsün penceresinden dışarıya takıldım kaldım. Elektrik direkleri, çatılarının sacı yamulmuş barakalar, tuğlaları, briketleri sayrılı birer uru andıran kondular, içlerinde hiç insan yokmuş donukluğunda eski püskü binalar, lastikçi, köfteci tabelaları, mezbelelikler… Aralarında sıkışıp kaldığım, öyle süreceğinden de endişelendiğim insanların eserleri de tıpkı kendileri gibiydi. Ağacın düzgününe kereste eğrisine odun gözüyle bakan, binayı yalnızca barınak olarak algılayan anlayış çevreye başka nasıl görünümler verebilirdi?   

Yanımda oturan koyu mavi ceketli, lacivert pantolonlu yaşlıca adam hiç konuşmadı. Bütün gerçek, dürüst yoksulların yanakları kırışık ve çöküktür; onun da öyleydi. Kısacık yağlı saçları, taşlı, boz bir sekinin makilikleri gibi aşağılara çekilmiş, tepesi kızarmış, parlıyordu. Nefesinden püskürürcesine nikotin kokusu yayılmasa iyiydi. Düşünceliydi. Koridordan öne doğru baktı durdu. Bilmiyorum, belki de yüzümün bungun iklimi iki söz etmesine fırsat vermemiştir. Yemyeşil dağların arasından geçerken doğayı ilk defa bu kadar derinliğine algılamıyordum ama gene de cismim damla damla eriyip buharlaştı, havaya karıştı. Esintilerin alçalıp yükseldiği, bütün bu renklerine karşın eksiği fazlaca olan kocaman bir boşluk... Dağların arasına sıkışmış dere kenarlarındaki küçücük bahçeler, yaprakları sararıp kıpırdaşan kavaklar, söğütler, anızları altın ışıltılı güz tarlaları, yamaçlarda renk armonisine dönüşmüş sonbahar ormanları duygularımın tarazlarını makaslarken, bedbahtmışım garipliğimle düşüncelere dalıp gitmişim.   

Çocukluğumun haziran günlerinden birindeydi. Bahçemizin ilerisindeki rampa sıvama madımak. Her taraf yemyeşil. Birçok kere yaptığım gibi, taklalar atarak yuvarlandım, serdim kendimi yerlere. Koca meşenin altındaki otların üstüne uzandım. Büyük dallardan birisinin tepesine bir sincap siperlenmiş. Gelse kucağıma, benimle oynasaydı veya ben onun yanına varsaydım. Birden kalkıp palamudun dibindeki kaya parçasına çıkıp ağaca tırmandım. Dallara tutunarak sincabın yanına varıyordum ki, ben kımıldayıncaya kadar ânında ağaçtan fırt… Dönüp ardından bakayım derken sendeledim, dengem bozuldu, dallara çarparak aşağı düşmeye başladım. Kendime geldiğimde babam, daha seninle konuşacağız, dedi.

Hastane odasındaydım. Bütün gece başucumda beklemiş. Şimdi anımsayınca içime tatlı bir burukluk yayılıyor, gülümsüyorum. Biliyorum ki, babam bana hiç kıyamazdı. Adeta değerli bir emanete zarar vermekten, incitmekten çekinircesine gözünden sakınırdı; sezerdim bunu.

Şu yeryüzü denilen, çok kafa yormama karşın anlamını kavrayamadığım, neden bulunduğumu anlamlandıramadığım yerde en azından kimsesiz değilim diye avunuyordum avunmasına. Evim barkım, ailem; öğretmen maaşıyla yetinmeden, bizlere darlık yaşatmamak için köylülerden daha çok çalışan bir babam; hayvan bakmaktan, inek sağmaktan, yemek yapıp çamaşır yıkamaktan, evi çekip çevirmekten yakınmayan, çoğunlukla gizemli sessizliğini beyaz tülbendine sarındığını sandığım bir annem vardı.

Öyleyse neden?.. Herkes kendi koşullarında cebelleşip duruyordu. Bazen kimsenin kimseyi umursamadığını düşünür, bütün ilişkilerin yalnızca çıkar birliklerinden veya çatışmalarından ibaret olduğu kanısına varırım.

Ben boy atıp yüzüm tüylenmeden çok önce ablalarım evlenmişlerdi. Birbirlerine öykünürcesine ikişer de çocukları oldu. Aslı ablamın büyük oğlu Serhat liseye gidiyor. Küçük eniştem en cana yakını. Keline şaplak atsan, kızmaz. Hatta şaka yapılacak kadar önemsendiği için çocukça sevinir, coşar. Canım sıkılınca, çoğunlukla çıkar, onlara giderim. Aylin ablam artık eskisi kadar ağlamıyor. Hem artık karamsar da değil.

Çocuklarıyla uğraşmaktan, ev işlerinden üzülmeye zamanı kalmıyor belki de. Kardeşim Ömer ağırkanlı bir delikanlı oldu. Geçen yıl Türk Dili ve Edebiyatını bitirdi. Öğretmenlik stajyeri. İyi de bir şair.

Terminalde inince ilçe otobüslerinin nereden kalktığını sordum. Tarifle bulmam zor olmadı. Otobüsün kalkmasına daha bir buçuk saat vardı. Ortalıkta otobüs falan da yoktu. Biraz dolaşsam diye şöyle bir bakındım, nereye gideceğimi bilemedim. Üzerimde de bir isteksizlik... Kapısı turkuaz mavisi kahvehaneye girip bir çay söyledim, bir de simit. Yan masanın üzerindeki açık gazeteyi aldım. Tek tük gelip gidenler oluyordu, birileri okey taşlarını şakırdatıyordu. Gazetede ne okuduğumu bilmeden bakıyordum. İlçeye varınca ne yapacaktım? Alışabilecek miydim? Masama birisi oturdu. Kahveye girenler çıkanlar çoğaldı.

Torbaları, poşetleri, bavulları vardı. Otobüsün geldiğini söyledi birisi, ayaklandılar. Ben de kalkıp çantamı omuzladım. Çay simit parasını verip çıktım. Otobüs az ileride kenara yanaşmıştı. Eğilmiş bavulları, çuvalları bagaja yerleştiren muavine bileti nerden alıyoruz diye sordum. Yüzüme bakmadan, geç uygun bir yere otur, dedi.

Önce hafif rampaya tırmanan otobüs, gürültü şamata içinde ilerledikten bir süre sonra dağ yamaçlarından kıvrıla kıvrıla akan asfalt yoldan inmeye başladı. İnsanlar birbirlerini tanıyor, yüksek sesle konuşuyor, şakalaşıyorlardı. Feryatlı arabesk şarkılara karışıyordu lâfları. Etraf dağlıktı, sonra bağlar bahçeler…

Vadiye indiğimizde dere kenarından, kavakların gölgesinden, incir, kayısı, zeytin ağaçları arasından süzülüp bir köyün girişinde durdu otobüs. İlçeye daha beş km yol vardı. Bagajdan çuvalını, mukavva kutusunu, valizini alan evine uzaklaşıyordu. Bakakalmışım bir süre. Yeniden bahçelerin arasından geçiyorduk.

Beni uğurlamaya babam yalnız gelmişti. Yüzüne mutlulukla karışık derin bir hüzün yerleşikti. Gözlerini neredeyse hiç yüzümden ayırmadan, gururlu bakışlarla beni süzüyordu. Otobüse bineceğim sırada sarılmış alnımdan öpmüştü.

Oğlum, çalışkan, başarılı, iyi yürekli genç bir insansın artık. Seninle nasıl gurur duyuyorum bilsen… Terör şehidi öğretmenler Cumhur ve Neşe’ye yakışır bir evlât oldun ya, artık gözüm arkada değil. Işıklar içindeki canım dostlarıma öyle çok benziyorsun ki… Unutma, ömrüm oldukça hep yanındayım.

O yüreğinin yüklediği görevi yerine getirmenin huzuru ve bu ayrılığın yakıcılığıyla nemli gözlerini silerken, artık ben de kendimi tutamamıştım.

Recep Yılmaz
GERCEKEDEBİYAT.COM