Yürek Bu Dayanmıyor / Özgen Ergin

Yürek Bu Dayanmıyor / Özgen Ergin

30 Ağustos 2016 - 4004 kez okundu.

Sabah erkence kalktım. Saat sekizde doktorun bekleme odasındaydım. O saatte bile benden önce sıra almış yedi sekiz kişi vardı. Doktorun mideme sonda salacak olması hiç de iç açıcı değildi.

Saat sekiz buçuğa doğru göğüs kafesimdeki o bildik baskın ağrı yine başladı. Yavaşça tuvalete gittim. Göğsümdeki baskı artıyordu. İçimdeki baskıyı dışarı atmak amacıyla, yapay öksürüklere başvuruyordum. Tükürüyor, kusmak istercesine kendimi zorluyordum. Kusabilirsem rahatlayacağımı sanıyordum. Aynaya baktım, gözlerim kanlanmış, kıpkırmızı olmuştu. Yüzümü soğuk suyla yıkıyordum. Öksürüğüm, böğürtüm bitmiyordu. Kapı kapalı olduğu halde gürültümü dışarıdaki doktor yardımcıları, mutlaka duyuyordu. Gelen giden yoktu. Bu böyle kaç dakika sürdü bilmiyorum...

Dışarı çıktığımda, kayıt masasındaki doktor yardımcısı kadın, kendimi iyi hissedip hissetmediğimi sordu. “Hayır! İyi değilim!” yanıtını almasına karşın, düzen ve disiplini sağlamak için olacak, orada durmayıp bekleme odasına geçmem gerektiğini anımsattı. Duymamışçasına, dış kapının kıyısındaki koltuklardan birinin yanında dikilmeyi yeğledim. Terli başımı serinleten soğutucunun altında öylece duruyordum. Görevli kadın, benimle göz göze gelmemeye dikkat ederek önündeki belgelere bakıp umursuzluğunu sürdürüyordu.

On beş yirmi dakika sonra, bir doktor yardımcısı beni küçük odaya aldı: “Önce karaciğerinize bakılacakmış, soyunun bekleyin!” dedikten sonra gitti. O daracık odada doktoru soyunuk beklemek beni deli ediyordu.

Aradan bir süre geçtikten sonra doktor geldi. İri yarı bedeniyle oturdu taburesine. Ultra-ışın aracıyla, elini karnıma bastırarak gezdirmeye başladı. Yüzümü buruşturdum:

“Konuşamayacak durumdayım. Göğüs kafesimde baskın bir ağrı var...” derken sözümü sertçe kesti. “Önce buna bakalım! Kımıldamayın! Karaciğerinize bakıyorum!” dedi. Yumruğunu bastıra bastıra, çok çabuk, hoyratça bitirdi işini. Kapıyı açıp çabuk adımlarla kendi odasına geçti.

Ağır ağır giyindim, çıktım.

Geçtiğimiz cuma günkü efor-testini yaptırırken, zekâ özürlü olduğunu saptadığım doktor yardımcısı genç kadın, ne rastlantıdır ki yine bana düştü. “Şöyle buyurun!” diyerek, yine küçücük başka bir test odasına aldı. Yine aynı: “Soyunun geliyorum!” komutunu verdikten sonra çekti gitti.

On beş dakika sonra geldi. Ben banka uzanmışken, ayak bileklerime elektrotları takmaya çalışıyordu. Birini yapıştırırken öteki kayarak düşüyordu. Göğsüme yapıştırdığı yedi-sekiz lastik baloncuktan, bir-ikisi kayıp düşerken, o ayırtına varmadan, bilgisayarın düğmesine basmış oluyordu. Bilgisayardan çıkan elektro-grafikten sonuç alamayınca, sinirli bir yüzle bana doğru hamle yapıyor, lastik baloncukları yeniden yapıştırıyor, yeniden bilgisayarın düğmesine basıyor, çıkan grafik kâğıtlarını iskambil destesi gibi masanın üstüne birkaç kez vuruyor, sertçe zımbalıyordu. Göğsümdeki ağrı baskınca artmıştı. “Siz böyle soyunuk bekleyin, doktora göstereceğim” deyip gitti.

Biraz sonra geldi, aynı işlemlerin hepsini yeniden yaptı. İşleri bitince, yeniden doktora göstermeye gitti. Yeniden geldi, istenilen sonuç alınamamış ki, üçüncü kez test yaptı. Yine doktora gitti. Bir süre sonra, yeniden geldi, en sonunda, derin bir soluk alıp: “Giyinebilirsiniz” dedi.

Giyindikten sonra, doktorun odasına gönderdiler. Büyük bir can sıkıntısı içinde, ne kadar oturdum, anımsayamıyorum.

Göğsümdeki ağrı hafiflemişti. Yorgunluktan uyuklarken kendimden geçmişim...

Kapı gürültüyle açıldı. Doktor büyük bir panik içinde bağırıyordu:

 “Ölüyorsunuz! Ölmek üzeresiniz!” 

Yanındakilere emirler yağdırıyordu:

 “Çabuk bizimkilerden birisi yanına otursun! İlkyardım arabası çağırın! Hastaneye telefon edin!”

Yüzüme eğilip:

 “Hemen hastaneye gideceksiniz!”

Ben, yorgun bir ses tonuyla:

 “Ağrım geçti. Önce eve gideyim. Çantamı hazırlar, hastaneye gider...” derken sözümü keserek gürledi:

 “Burada! Benim yanımda ölmenizi istemiyorum!”

Sonra, daha yumuşak bir tonda:

 “Kâlp krizi geçirdiniz! Kâlbiniz durmak üzereydi! Elbette ölmenizi istemiyorum, burada ölmenizi hiç istemem” dedi.

İlkyardımdan iki genç adam geldi. Ayağa kalkmama bile izin vermeden, beni sandalyeyle birlikte kaldırıp asansöre taşıdılar.

Aşağı indirdikten sonra ilkyardım arabasına taşınırken, kendimden geçtim...

İlkyardım arabasının bir büklümde savrulmasıyla kendime gelir gibi oldum. Genç hastabakıcılardan birisi arabayı sürerken, öteki hastaneye ulaşıncaya kadar, nabzımı denetim altında tutuyordu.  
 
Beni yoğun bakıma teslim ettiler. Doktorun birisi damardan iğne vurdu, öteki serum taktı. Bir hastabakıcı nabzımı bilgisayara bağladı. Bir başkası göğsüme kordonlar yapıştırdı. İlk kez yoğun bakım servisi görüyordum. Benim gibi, ölümden kurtarılmak için buraya yetiştirilenlerle, bay-pass ameliyatından çıkarılanlar aynı yerde sürekli gözetim altındaydık.

Günün hangi saatine kadar uyumuştum, bilmiyordum.

“Uyan! Derin nefes al! Uyan derin nefes al!” komutuyla uyandım. Hastabakıcılardan birisi, yanımdaki yatakta yatan ameliyattan yeni çıkmış bir hastayı uyandırmaya çabalıyordu. Çek ya da Polonya aksanıyla bağırıyor, neredeyse haykırarak yukarda yazdıklarımı süreklice yineliyordu. Bay-pastan çıkanları uyandırmak için en sağlıklı yöntem buymuş...

Başımda çok genç bir hastabakıcı kız belirdi. Çocuk yüzlüydü. Elinde sabunlu su leğeni, küçük bir havlu, çekinircesine, incitmemeye dikkat ederek, yüzümü, elimi, koltuk altlarımı, kollarımı, sırtımı sabunlu bezle sildi. Söyledikleri anlaşılmıyordu.

Burada işe başlayalı, daha iki hafta olmuş. Slovakyalıymış. Elinde küçük bir sözlük, çırpınıp duruyordu. Küçük yuvarlak yüzünü yaklaştırdı, açık mavi gözleri neredeyse yalvarmayı andıran bir süzgünlükte bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Almanca konuşamamak onu çok utandırıyordu sanki. Ne yapmam gerektiğini anlamakta güçlük çekiyordum. Sonunda, cümle kurma uğraşını bırakıp küçücük ellerini kasığıma bastırarak:

 “Aşağısı, aşağısı... Silmek, temizlemek?...”

 “Hayır! Hayır, istemez, çok teşekkür ederim” dedim.

Her gün kan aldılar. Her kan alan, ötekinden daha acemiydi. Birkaç gün içinde, iki dirseğimin de içyüzünde, mendil büyüklüğünde koyu mavi, kocaman bir çürüme lekesi oluştu.

Çiş için yatağımın sağ yanına asılı cam bir ördek, altıma sürülmüş çelik bir oturak vardı. Küçük çişimi, yatağın içinde ördeğin ağzına akıtmayı tutturamadığım için, çoğu kez yatağı ıslatmak zorunda kalıyordum. Hemen dokunacak kadar yakın, solumda, sağımda, ölümle savaşan hastalar varken, yataktan kalkmadan büyük çişimi oturağa yapmak, benim için olanaksız olduğundan, üç gün tuttum kendimi. Sonradan öğrendim, yalnız bu nedenle, bir kâlp krizi daha geçirip hayata hoşça kal diyebilirmişim.

Üçüncü gün ördeğe çiş yapabilmeyi başardım. Ama her seferinde ancak birkaç damla. Ördeğe sık sık sidik bırakıyordum ama bir türlü tamamını boşaltamıyordum. Her sidik bıraktığımda, -bir damla bile olsa- hastabakıcı ellerine lastik eldiven takıp cam ördeği boşaltıp yıkayıp sağ yanıma asmak zorundaydı.

Bir gün öğleden sonra delikanlı bir hastabakıcı geldi. Giydiği spor ayakkabılardan aldığı zıplama gücüyle, hastalar arasında, çabuk çabuk gidip geliyor, sonra hemen yerine oturup dinleniyordu. Bu arada, benim cam ördeğin boynunu da sık-sık sıkıp boşaltıp, sinirden seğriyen yüzüyle, ördek ölüsü asarcasına, hırsla yatağın yanına asıyordu. Baktı ki böyle olmayacak, akşam altı sularında, elinde iğneyle geldi:

 “Çok sık çişiniz geliyor, ama yeterince akmıyor. Şimdi bu iğne, sidik torbanızın boşalmasını sağlayacak, siz de ben de rahatlayacağız” dedi. Kahraman bir yüzle iğneyi yaptı, sıvıyı damarıma boşalttı. Anlaşılan genç hastabakıcı ördek boynu sıkmaktan sıkılmıştı.
 
Yoğun bakımdan kurtuldum. Yukarı çıkardılar. Geldiğim gün elimin üst yüzünün tam ortasındaki damara saplanan uzun iğneli kordondan kurtuldum. Günlerdir kımıldamadan yatarken yaşamda neleri yarım bıraktığımı, neleri tamamlamam gerektiğini, bir de durup dururken Suna’ya neden onca pahalı bir yüzük armağan ettiğimi düşünmüş durmuştum...
 
Biri Türk, biri Faslı, kara gözlü iki genç hastabakıcıdan biri odama girdiğinde sinir oluyordum. İkisinin de devinim dengesi bozuk, direksiyonlarında boşluk vardı. İkisi de demir ökçeli, yüksek topuklu ayakkabı giyiyordu. Odaya her girdiklerinde, mutlaka bir yerlere çarpıyorlar, bir kez olsun, kapıyı sessizce açıp kapatamıyorlardı.

Ufak tefek olan Türk hastabakıcının kapıyı hücre kapısı açarcasına, korkunç bir gürültüyle açmasıyla, tırısa kalkmış huysuz bir tay gibi benim yatağa kadar tepinerek gelmesi bir oldu. Masaya bakınca, yemek tepsisinin daha önce benim tarafımdan götürüldüğünü anladı. Çok yüksek bir sesle, nere-deyse askeri bir haykırışla: “Danke Schöön!!!” diye bağırdı. Aynı anda tek ayağının üstünde, estetikten uzak, son derece hızla, beceriksizce döndü, kapıya kadar iki metre daha tepindi, kapıyı yine şırraak diye açtı, tırraak diye kapadı. Birkaç kez uyarmama karşın neden böyle yapıyordu? Sana sorsam, kolayca yanıtlardın: “Başka türlüsünü öğrenmemiş ki.”

Yoğun bakımdan çıktığım ilk günden beri, kâlp krizi geçirdiğime inanamıyor, kendimi eskisi kadar sağlıklı sayıyordum.

Sorularımdan usanan başhekim: “Kâlp krizi geçirdiğiniz, kilisedeki haç kadar belli! Kâlbinizdeki infarkt yırtığını gördük” diyerek hem ağzımın payını verdi, hem de kâlp krizi geçirdiğime inandırdı beni.

İki gündür, Suna’nın getirdiği İris Murdoch’un, “Ağ” adındaki ilk romanını, yeniden okuyorum. Bir ilk romanın bunca güzel olması yazarın ustalığını, onun ne denli yetkin olduğunu kanıtlıyordu. Okurken, yazarın ağına takılan roman kahramanlarını incelemeye alıyor, defterime not ediyorum. Şu anda yüz elli yedinci sayfadayım. 

İncelemeyi bitiremedim... Aklım sıra geniş bir inceleme yapacaktım kendimce... Oysa ne gücüm ne bilgim yeterli...

Özgen Ergin
gercekedebiyat.com