Yedinci Gün / Alper Erdik

Yedinci Gün / Alper Erdik

24 Ağustos 2019 - 373 kez okundu.

 

Günlerden bir pazardı. Coşkun Sabah vesayeti her pazar olduğu gibi devam ediyordu. Havalar ısınmış da bir türlü yaz gelmemişti. Her an yağmur yağabilirdi. İçki içmemeye kendimi ikna etmeye uğraşıyordum. Bu konudaki sahtekârlığımın da farkındaydım elbette. Gece eve gidip neden içtim, neden içmeden duramıyorum, sorularını kendime sormaya başlayacağım anlar için cevaplar bulmaya çalışıyordum. Oysa ne alkoliktim ne bağımlı. Tek derdim zamanın işkencelerine katlanabilmekti. Yıllardır diyalektiğe meydan okuyordum bu konuda. Bazen akşamı bazen gündüzü bazen geceyi bir an sonlandırmak için içiyordum. İçince geçmişe dönüyor, şimdinin sıkıntısını unutuyor, geleceği ise gelmeyecek kabul ediyordum. Aylık kan tahlillerim için hastaneye gittiğimde, kolumu hemşire adayı genç kızın elleri arasına ve bacaklarının üzerine bırakıp kafamı pencereden dışarıya çevirdiğim anlardaki gibi bir hisse kapılıyordum o saatlerde. Acıyordum; ama acımıyor gibi yapıyordum.

Ne tip insanların daha çok tercih ettiğini bir türlü anlayamadığım kafenin önündeki banklardan birine oturdum. Hemen arkamda, mekâna ait masalarda genç çiftler, gürültücü öğrenciler vardı. Son çıkan bangır pop şarkılarının sesi onları da rahatsız ediyor mudur, diye merak edip dönüp baktım. Herkes halinden memnundu. Türbanlı bir kız, sevgilisine eliyle patates kızartması yediriyordu. Telefonumu karıştırdım. Sosyal medya hesaplarım kapalıydı. Alarmı kontrol ettim, kalan şarj süresine baktım, mesajlara girdim, saat sanki hep aynıydı. Eskilerden bir öğretmen arkadaşı gördüm. Birkaç genç çocukla birlikte arabasının bagajından bir kasa balık indirdiler. İçinde tüp, ekmek, tuz, tava olan bir kutuyla beraber hızla önümden geçip gittiler. Arkalarından sövdüm.

Bir saatten fazla oturdum. Kalktığımda ne yapacağımı biliyordum. Yine de biraz ertelemek iyi gelmişti. Hayatımın sıkıştığı birkaç sokakta birkaç kez daha dolaştım. Sıklıkla gittiğim salaş mekânın, şehrin son birahanesinin tam karşısındaki kafeye gitmeye karar verdim. Birkaç gün önce yağmura yakalanıp mecburen kendimi buraya atınca, saçları sarı mı kızıl mı yoksa turuncu renkli mi anlayamadığım; ama kocaman gözleriyle çok güzel olduğunu düşündüğüm, hızlı hareket eden, hızlı konuşan bir garson kız görmüştüm. Kendimi iyi hissederim umudu ile bu ikinci gidişimde, kız çoktan değişmişti. Saçları farklı renkte ve şekildeydi. Bu sefer, ne içersiniz, derken gülümsemedi de. Geldiğime pişman oldum. Getirdiği Kızılay sodasından bir yudum alıp kafamı sağa çevirdim. Evet ordaydılar. Pazar günü eşleri ve çocukları ile pikniğe veya sinemaya gitmeyen, belki çok eski günlerde bir zaman gitmişlerdir, akraba, komşu, eş dost ziyaretlerine yakalanmamak için evden erken çıkıp bir an evvel içmeye oturan orta yaşlı abiler, ki dayı denir kendilerine, yerlerini çoktan almışlardı.     

Dayılar genellikle tek başlarına içerler. Çok konuşmazlar. Eski şarkılara içlerinden eşlik ederler. Ülkenin hemen her yerinde vardırlar. Bir ailedir onlar, birbirlerini tanımayan. Susmaları, konuşacak şeyleri olmadığından değil, susmak istemelerindendir. Kaç tane içecekleri ve masadan ne zaman kalkacakları bellidir. İçmek için içerler, kendilerine değilse de içkiye, içmeye saygıları büyüktür. Uzaklara bakar gibi görünürler, siz öyle sanırsınız, aslında içlerine, geçmişlerine bakarlar.  Hayat ağırca, hızlıca, kahrederek geçip gidiyordur ve buna tek iradi müdahale bu saatlerdir onlar için. Bu saatler bir direniş, bir savaş, bir doğal teneffüstür. Her şeye akıllara erer; fakat, bilenin söylemediğini, söylemeyenin bildiğini hayattan öğrenmişlerdir. Güzel insanlardır onlar; bu topraklarda eğer demokrasinin kırıntısı varsa sayelerindedir. Keşkeleri unutmuşlar, boş verdikleri ile mutludurlar.

Bir an evvel yanlarına gitmek istiyordum şimdi. Onlardan biri olmadığımı ise tabii ki biliyordum. Ben ki, henüz kendimi yaşamaya bile ikna edememiştim; kaldı ki sabırla, vakarla kalan ömrümü geçirecektim. Zordu. Kavgadan geri kalalı çok olmuştu; ama ben bunu kabul etmek istemiyordum. Ümitlerimi çöpe atmıştım; fakat hayallerimi ara sıra hatırlıyordum; Gündoğarken’in eski albümlerini dinlerken örneğin. Kendimi dahi kurtaramazken insanlık için yüce ideallerle yaşadığım günler eskimişti ve geri sayım çoktan başlamıştı. Buna rağmen bu düşünceler de neyin nesiydi, bir türlü anlam veremiyordum. Birkaç saat önce temel çelişkim içmek veya içmemekken, bu laflar da nereden çıkmıştı yine. Köşede solcu gasteler satan genç kızlar mı alt üst etmişti yine zihnimi. Oysaki artık onlardan biri gibi mücadele edemeyeceğimi de biliyordum.

Dayıların ve solcu kızların dünyasında yerimin olmaması beni kızdırdı ve kalkıp gitmeye karar verdim. Gün içinde,  ne yapacağımdan ilk kez bu kadar emindim. Kasaya gittiğimde güzel garson kıza borcumu sordum, iki lira dedi, sonra, üç lira olduğunu söyledi; muhtemelen meyveli soda içtiğimi sandı, hiç itiraz etmedim, beş liranın üstü olarak elime tutuşturduğu parayı cebime koyup merdivenlerden indim. Sanırım iyice sinirlendim. Biraz ileride, birbirine sokulmuş, güneşten gözleri kamaşarak gelip geçene bakan ve ellerini açıp ekmek parası dilenen yaşlı çiften önüne bıraktım iki lirayı. Bir haftadır sigara içmiyordum. Bugün ise bolca içebilirdim. Cam bir odaya benzeyen dükkânının içinde akşama kadar bilgisayar ekranına bakan tipsiz oğlanın tütüncüsüne girip en pahalı sigaradan bir paket istedim. Bir de çakmak aldım. Para üstü olarak uzattığı meblağ, normalde vermesi gerekenden beş lira daha fazlaydı. Cebime atmayı içime sindiremedim. Parayı geri verdim.

Alt sokakta, son zamanlarda gitmeye başladığım bara doğru yürüdüm. Tam içeri girecekken vazgeçtim. Sonra geri geldim. Her zaman oturduğum koltuğa geçtim. Saçları en son gördüğümde pembeyken o gün gri olan garson kız, devamlı müşteriler için sakladığı tatlı gülümsemesiyle, hoş geldiniz, dedi. Az sonra, hep içtiğim birayı bana sormadan getirmesiyle bu yakınlık sürecek, üçüncü birayla birlikte müessesenin ikramı olan karışık çerezle de mizansen tamamlanacaktı. Hayır, bugün buna izin vermeyecektim. Bugün benim günüm olmalıydı. En azından bir iradem olduğunu ona ve aslında kendime gösterecektim.

Başardım ve farklı bir bira söyleyerek kızı ters köşe yaptım. Bu zaferi bir sigarayla kutladım. Özlemişim. Biradan çektiğim her yudumun peşinden sigaramdan bir nefes daha alarak birinci şişeyle üç sigara içtim. İkinci şişe biterken, yorgunluğumu anımsadım. Tam altı gün sabah gün ışırken telefonumun kahreden alarmı ile uyanıp, otuz dakikalık bir yürümenin ardından işyerine ulaşıyor, işe başlıyor, bel boyun sırt ağrıları ile akşamın olmasını bekliyor, akşam olunca, son dersten çıkan öğrenciler gibi koşarak eve geliyor, sonra gün içinde bir türlü geçmeyen zamanın nasıl da birden ve hızlıca aktığını fark ediyor, gece lambasının altında gözlerim acıyarak okuduğum kitapların, kahramanların dünyasına girebilme hayalleri ile sızıyordum. İçmeyi haftada bir güne indirebilmiştim birkaç haftadır. 

Üçüncü şişede kendime sorular sormaya başladım. Yedinci gün, kendime içki içme hakkını neye dayanarak vermiştim? Yorgundum evet; ama Tanrı değildim, dinlenmeyi hak etmiyordum. Ne yeni bir dünya yaratabilmiş, ki başka bir dünya istiyoruz, diyordum birkaç sene evvel, ne de kendi dünyamı güzelleştirebilmiştim. Hatta o kendi dünyam dediğim şeyleri bile tüketmiştim. Kitaplara ve atlara ve içkiye tüm kazandığımı vermiş, tam altı bankaya ayrı ayrı ve bir yıllık maaşım tutarınca borçlanmıştım. Bunu da çok değil bir iki senede yapmıştım. İşin tuhafı ise hayatımda pişman olmadığım tek şey buydu.

Gün çok tatlı devam ediyordu. Sıcak azalmış, tatlı bir serinlik sokaklarda gezintiye çıkmıştı. Zaman artık sıkıntıyla değil istekle, güzellikle akıyordu. Her şeye boş verip eski, güzel şarkılara eşlik etmeye bile başlamıştım. Hani yüzüm olsa eski sevgililerime mesaj atacağım nerdeyse… Bana sıkıntı veren her şey silinmişti kafamdan. Mekân dolmaya başlamıştı. Müziğin sesi yükseldi. Akşam bütün dertleriyle kasvetiyle değil dinginliğiyle geliyordu işte, ne güzeldi. Bir bira daha istedim.

Yedinci biramı bitirdiğimde dört tane sigaram kalmıştı. Ben bunları düşünürken akşam çoktan geceyle nöbet değişimi yapmıştı. Bir işçi olduğumu ve yarın sabah yine erkenden kalkıp işe gideceğimi bana ne hatırlattı bilemiyorum. Kalkmam, duş almam, tıraş olmam, çabucak uyuyup en azından sabahki baş ağrımı hafifletmeye çalışmam gerekiyordu. Kalktım, hesabı ödedim. Mekân sahibi yoldan çekilerek iyi geceler dileklerinde bulundu. Garson kız geldiğimdeki tebessümünü, bir kenarda davulcu, kel, göbekli sevgilisine sunuyordu.

Birkaç kez arabasına bindiğim ve bu sayede benle sohbet etme hakkına sahip olan şoföre rastlamama ümidi ile taksi durağına yürüdüm. Şükür ki benden de soğuk, sadece nereye gideceğimi soran ve borcum deyince ücreti söyleyen tiplerden birine denk geldim. Birkaç dakika sonra evin önündeydim. Hızla banyoya girdim, yıkandım. Sıcak su alkolün ardından her zamanki gibi iyi gelmedi. Tansiyonum düştü. Tıraş olmayı sabaha erteledim. Yirmi dakika erken kalkarsam sorun olmazdı.

Artık yedinci gün boyunca beynimi savaş alanına çeviren düşünceler, kaygılar, dertler, hayaller, öfkelerden uzaklaşma; uykunun güvenli ülkesine iltica etme vaktiydi.  Ne iyi ki bu kez bankamatikleri anlamsızca yumruklamamış, polislere laf atmamış, sağı solu tekmelemeden eve gelmiştim. Yedi günlük zaman çizgisi, dairesel bir tur atmış ve kendini yok etmişti. Yarın yenisi başlayacaktı. Bense içkiye sığınarak mutlu olduğum bu saatleri hatırlayıp, bu denli zavallı oluşuma lanetler edecek, fuhuş yapmış gibi kendimden utanacak ve artık iyice sıkıldığım, içkiyi bırakmakla ilgili tutulmayan sözlerimle bu dünyaya ve kendime katlanmaya devam edecektim.

Alper Erdik

GERCEKEDEBİYAT.COM