Yazar Sedat Erden'in kitapları

Yazar Sedat Erden'in kitapları

08 Ocak 2019 - 515 kez okundu.

 

Sedat Erden’in “Karşı Apartmanda Yaşayanlar,” “ Güvercinler ve Şeytan,” ile son çıkardığı “Işıklar Kenti” adlı üç öykü kitabı ve “Sürgün” başlıklı bir romanı bulunuyor.

Sedat Erden, çok genç yaşlarda öykü yazmaya başlayan fakat okuyucuyla buluşması çok geciken bir yazar.

Gerçekçi bir yazar olan Sedat Erden, kendi yaşamında deneyimlediği olayları ve kişileri, hayal gücünün zenginliğiyle harmanlayıp kurgulayarak, edebi bir öykü yapısına ulaştırır.

Konsolos olarak görev yaptığı dünyanın pek çok ülkesi, şehri; öykülerinin geçtiği mekanlar olarak karşımıza çıkar. Ancak oralarda yaşayarak öğrenebileceğimiz  pek çok bilgi, ayrıntı ve tarihsel olay, Sedat Erden’in öykülerinde bir belgesel tadında bize sunulur.

Bu öykülerde, yolumuzun düşme ihtimali çok az olan bir kıtanın, bir ülkesine, bir şehrine konuk olur, oradaki insan profilleri, yaşam biçimleri, siyasal ve toplumsal yapıyla tanışırız.

Sedat Erden, öykülerinde evrensel bir yaklaşımla bize dünya ülkelerinin zengin profillerini sunduğu gibi o, aynı zamanda yerel temalardan ve onların etkileyici gücünden de asla vazgeçmez. Erden, hem yerel temaları hem de evrensel temaları öykülerinde aynı başarıyla işleyebilen usta bir kalemdir.

Sedat Erden, kullandığı arı dil ve gözlem gücü yanında, şaşırtıcı tema zenginliği ile de dikkat çeker. Üslubu sürükleyicidir.

Sedat Erden’in öykülerine; insanlar kadar hayvanlar da damgasını vurur. Gerçek bir hayvansever olan Erden’in öykülerinde sık sık karşımıza tipik özellikleriyle kuş, kedi, köpek karakterleri çıkar.

Erden’in öykülerinde dikkat çeken bir başka özellik de; karakterlerine, kendi görüş ve kişisel duygularıyla değil, bağımsız bir bakış açısıyla yaklaşmasıdır.


Yayımlanma Sırasına Göre Eserlerini İnceleyecek Olursak:

Birinci Öykü Kitabı “Karşı ApartmandaYaşayanlar”

2009, Hayal Yayınları, Birinci Baskı, 102 sayfa, on öykü, İstanbul

Kitaptaki ilk öykü: “Ambassador Sabri Bey” Yazar bu öyküde; dört yıl Rodos’ta idari memur olarak çalıştıktan sonra merkeze dönen altmış yaşında, gösterişli, aileden zengin, iki çocuklu, boşanmış, kadınlara düşkün bir adamı anlatıyor. Bu öyküde yazar Sabri Bey’i tanımasına rağmen ona bağımsız bir bakış açısıyla yaklaşıyor ve biz satırları takip ederken, kahramanın olaylar karşısındaki tepkilerini merakla izliyoruz. Yazarın gözlemleri ve betimlemelerdeki başarısı, bize Sabri Bey’i gözümüzde canlandırma olanağı da veriyor. Öykü beklenmeyen bir sonla bitiyor.

Kitaptaki ikinci öykü “Malarya,” Yazarın görevi nedeniyle gittiği ülkelerde yaşadıkları ve gördükleri, öykülerindeki tema zenginliğinin de ana kaynağını oluşturuyor. Bu öyküde, bir dönemin tarihiyle karşılaşıyoruz. Irak lideri saddam Hüseyin, Kuveyt’i işgal ederek, orayı Irak’ın bir vilayeti ilan ediyor. Yazar o sırada Sudan’ın Hartum Elçiliğinde çalışıyor ve Hartum’da da, Saddam’ı destekleyen gösteriler yapılıyor. Olaylardan tedirgin olan Türk Büyükelçisi, olası bir savaş durumunda, Sudan’ın Irak’ı destekleyeceğinden emin olduğu için, elçilik çalışanlarının tahliyesi için gerekli tedbirleri de alıyor.

Erden’in birçok öyküsünde karşılaştığımız gibi bu öykü de; bizi  çok farklı bir ülkenin bir şehrinde yaşananlara götürerek, o ülkenin toplumsal yapısından, ekonomisine ve iklimine  kadar birçok bilgiyle buluşturuyor.  “Hartum’da dehşet verici bir sıcak yaşanıyor. Aşırı sıcaktan sonra bir rüzgar esiyor ve habub denilen kum fırtınası başlıyor sonra Hartum günlerce toz bulutu içinde kalıyor.”                

Bu arada yazar, Hartum’daki görevi sırasında yüksek ateşli bir hastalığa yakalanıyor. Belçikalı doktor Dominique, yazara Malarya teşhisi koyup, klorokinin iğnesi yapıyor. Fakat yazarın durumu gittikçe de kötüleşiyor. Büyükelçi duruma el koyup, onun Filistin hastanesine yatırılmasını sağlıyor. Oradaki genç Filistinli doktor Muhammed, kan tahlilinde tifo buluyor, aşırı su kaybı nedeniyle yazar yoğun bakıma alınıyor, on şişe serum veriliyor  ve  sonrasında iyileşiyor. Hastalığıyla ilgili şöyle diyor: “Hayat ile ölüm arasındaki o ürkütücü bölgedeydim artık. Ölüm eski bir hikayedir ama herkes için yenidir.”

Yazar bize her şeyiyle yabancı bu ülke hakkında bilgiler verirken, yaşadığı ilginç deneyimleri de  aktarıyor. Hartum’da bir ağacın dibinde bir kuş yavrusu buluyor, onu eve getirip besliyorlar, Bican adını taktıkları kuş bunlara alışıyor bir süre sonra büyüyor ve kuşun bir atmaca olduğu anlaşılıyor.  Ona uçmayı öğretip, özgürlüğüne yolcu ediyorlar.

Yazar bu öyküde Afrika için de şunları söylüyor: “Afrika, Tanrı’nın lanetli insanlar için dünyada ayırdığı topraklardı burası, bir ceza sömürgesi yani.”

Kitaptaki dördüncü öykü ve aynı zamanda kitaba adını veren “Karşı ApartmandaYaşayanlar, ” yazarın Mexico’da Sefarette çalıştığı döneme ilişkin. Gerçekçi bir yazar olan Sedat Erden bu öyküde, gözlemleriyle, hayal gücünü harmanlayıp kurgulayarak; evinin karşısındaki yedi katlı apartmanın, her katında yaşayanları, pencereden gördüğü kadarıyla öyküleştiriyor.  

Kitapta sekizinci sıradaki “Troçki Müzesi” adlı öyküde Sedat erden bize, Rusya tarihinin belirli bir  dönemine ışık tutan bigiler veriyor. Troçki Müzesi, Lenin’le birlikte Devrimi gerçekleştiren ve Stalin döneminde sınır dışı edilen Troçki’nin, Meksiko’nun Coyacan semtinde kaldığı, geniş bir avlu içindeki tek katlı ev. Troçki 1940 yılında, bu evde Stalin’in adamları tarafından katledilmiş. Sonradan Troçki Müzesi olan bu evi ziyaret eden Yazar, oradaki Jesus adlı rehberin Troçki hakkında anlattıklarını, bize öyküsel bir yaklaşımla  aktarıyor.  

 

Sedat  Erden’in ikinci öykü kitabı “Güvercinler ve Şeytan”  

2009, Birinci Baskı, Hayal yayınları, 94 sayfa, dokuz öykü, İstanbul.

 

Birinci öykü “Tuhaf Bir Öykü veya Bir Garip Karınca”  Bu öykü  benim en çok etkilendiğim öykülerden birisi. Yazarın gözlem ve hayal gücünün genişliğini çok açık görebiliyoruz bu öyküde.  Yazar bir öğle tatilinde bir parkta oturduğu bankta, ayağının yanından çiçek tarhına doğru gidip gelen karınca sürüsünü inceliyor. “ Bazı kırıntıları taşıyıp, ilerdeki delikte kayboluyorlar. Yükünü bırakan delikten çıkıp dönüyor, yeniden taşıma işi için yola koyuluyor.Yaşamlarının tek amacı yiyecek taşımak gibi. Bu gidiş gelişlerde müthiş bir örgütlenme, bir disiplin var. İşçi karıncaları işe zorlayan yok gibi ama aksatmadan işlerini yapıyorlar. Bu sırada bir karınca, sürüden ayrılıp başka bir yöne gidiyor. Birazdan başka bir karıncanın sürüden ayrılıp, onun peşinden gittiğini görüyorum, yetişip onu durduruyor. Arkadan yetişen hızla yeniden sürüye dönüyor. Sürüden yine bir karınca ayrılıp, hızla onun peşine düşüyor. Yeni gelen, sürüden ayrılanı sırtına yükleyip geri dönüyor, sonra da delikte kayboluyor.

Onu sürünün işleyen sisteminden ayrılmaya yönelten, bağları kırıp, kendini sistemin dışına attıran neydi? Belki de onda ortaya çıkan bir aydınlanma, bilincin uyanışıydı, durmadan çalışan bu vahşi örgütlenmeyi fark etmesiydi. O, cehennemi düzene başkaldıran bir yiğit özgürlük savaşçısıydı.”

Tüm hayvanlara büyük bir sevgiyle yaklaşan ve öykülerinde sıkça yer veren yazar, bu öyküde de, karıncaları öykü karakteri olarak ele alıp, onlara kişilik özellikleri katıyor.

“Güvercinler ve Şeytan” adlı kitabın üçüncü öyküsü ‘Sürgün Yılları’.

Öykü, yazarın başka öykülerinde de sıkça rastladığımız, çocukluğunun mekanı Mersin’in

Bahçe mahallesinde geçer. Bu öykü, yazarın evrenselliği yakaladığı öykülerinin yanında yerel ve geleneksel konulardaki  başarısını da gözler önüne serer. Öyküdeki Emin karakteri, daha bebekken birbirlerine uygun görülen Seniha ile nişanlanıp askere gider. Döndüğünde Seniha’nın evlendiğini görür ve kendisini aşağılanmış hissederek, sürgün gibi, Umman’ın başkenti Muskat’a yerleşir. Muskat’tan elli yıl sonra yaşlı bir adam olarak, son yıllarını geçirmek üzere kardeşi Nedim’in yaşadığı baba evine döner. Seniha iki kez evlenmiş birinci evliliğinden üç oğlu, ikinci evliliğinden de iki çocuğu olmuş ondan da boşanmıştır. Almanya’ya işçi olarak gitmiş, bir fabrikada yirmi beş yıl çalışmış, çocuklarını okutmuş, hastalanıp malulen emekli olmuş ve Mersin’e yerleşmiş, kısa bir süre sonra da ölmüştür.

“Emin, Senihayı pek tanımıyordu bile. Boş bir hayal peşinde tüketmişti ömrünü.” Bir gün Anamur’da öğretmenlik yapan otuz yaşındaki Adnan, Seniha’nın oğlu olduğunu söyleyerek, Emin’i görmeye gelir. Annesinin son anına kadar onu düşündüğünü söyleyerek, kendisini hayırla ve sevgiyle yad etmesini ister.

Bu öyküde de, yazarın gerçek hayatta tanık olduğu sıra dışı yaşamların, öykülerine  farklı temalar olarak yansıdığını görüyoruz.

Kitaba adını da  veren beşinci öykü “Güvercinler ve Şeytan.”

Bu öyküde de yazarın hayvan tiplemelerine, güvercinler ve bir kedinin dahil olduğunu görüyoruz.  Karakol komiserliğinden emekli İbrahim Bey, emekli ikramiyesiyle Adana’nın varoşlarında bahçeli bir ev alarak, karısıyla birlikte yaşamaya başlıyor. İbrahim Bey bu evin  bahçesindeki kafeste, hepsine ayrı ad taktığı ve büyük bir tutkuyla bağlı olduğu on iki güvercin besliyor. Bir sabah kafesten bir güvercin yok oluyor. Sonraki günlerde de güvercinler birer birer eksiliyor. Şeytan olarak adlandırdığı hırsızı yakalamak için, İbrahim Bey bahçede bir gece nöbet tutuyor. Kapkara bir kedinin, ağzında beyaz bir kuşla önünden fırlayıp geçtiğini görüyor.  Şeytana kurduğu tuzakla onu yakalayan İbrahim Bey, Şeytanı açlıkla cezalandırıyor, ölmek üzereyken de azat ediyor. “İbrahim Bey onu yakalamış, tutsak etmiş sonra da bağışlayarak ona unutamayacağı bir ders vermişti.” Bu öyküde de Sedat Erden, yine çok farklı bir temayla karşımıza çıkıyor. Yazar burada da; olayı sade bir anlatımla ele alış biçimi, konuyu işleyişi ve şaşırtıcı sonuyla bize öyküdeki ustalığını bir kez daha kanıtlıyor.

 

Sedat Erden’in üçüncü kitabı bir roman “Sürgün.”  

2011, Birinci Baskı, Artshop Yayınevi, 103 sayfa, İstanbul.

 

Sürgün’ün, olayların birbirini takip eden bir ilerlemeyle sürmesi nedeniyle bir roman niteliği taşıdığı düşünebilirse de, kitaptaki her bir başlığın bir öykü özelliği taşıdığı da göz ardı edilemez.

Sürgün’de, yazarın bir göçmen olarak gittiği Avustralya maceraları anlatılır. Romanın ana kahramanı yazarın kendisi, teması da yazarın bu ülkede  başından geçenler ve Türkiye’ye geri dönüş serüvenidir.

Roman: Seçkin bir semt olan North Sydney’den, mahvolmuş bir ırkın son kalıntıları olan Aborijinlerin yaşadığı Central Station, Redfern, Surry Hills gibi semtlerden bahseder. Kıtanın kolonileştirilmesinden bu yana, sistemli olarak öldürülmüş, kökleri kazınmış olan Aborjinler ‘Aboriginal Reserve’ denilen çorak bölgelere sürülmüşlerdir. Orada susuzluktan, gıdasızlıktan ve hastalıklardan sessizce öleceklerdir. Yine bu kitapta da, kıtanın özellikleri, sosyal yaşamı, ekonomisi, insan davranışları üzerine bir çok bilgiyle karşılaşırız.

Yazar Avustralya’da yaşadığı hayal kırıklığını şu sözlerle ifade eder: “Köklerimizden kopmuşuz bir kez! dört milyonluk kentte tek bir dostunuz yok. Buraya ait değilsin sen! Bu kentte bir hiçsin sen, bir fazlalık, yabancı bir unsur. Birazdan hava kararacak ve yine o soğuk pansiyon odasına döneceksin. Türkiye düşünülmeyecek kadar uzak.” “Türkiye’de devrimin yakında patlayacağı umudu bende öylesine yer etmişti ki, Devrim olacaktı, Türkiye’ye dönecektik. Zorlu günlere hazır olmalıydık.”

Sürgün’de,  yazarın Sydney’de ilk kaldığı yer olan Homebush’daki Ukraynalı yaşlı çiftin evindeki günler anlatılır. Yazar, onlarla arasında aşılmaz buzdan bir duvar yükseldiğini hisseder ve duygularını şöyle ifade eder: “Huzursuzdum, her şeyin bittiği duygusu, kafamda bir saplantı haline gelmişti. Bir göçmen işçiydim. Kapana kısılmış gibi sıkıntılıydım, Türkiye’de şiddet olayları başlamıştı. İşte halk savaşı başlıyordu ve ben burada bir başıma çürümekteydim. Dönüş için gerekli altı yüz, yedi yüz doları biriktirmek için, altı yedi ay çalışmam gerekiyordu. Para biriktirip, sürgünden kurtulup ülkeme döneceğim fikri beni heyecanlandırıyordu, hayatım birden anlam kazanmaya başladı.”

Sedat Erden romanda bize, orada yaşadığı yabancılık duygusunu, çok usta bir dille aktarır, yaşadığı ülkenin ve bulunduğu çevrenin fotoğrafını yazılı olarak gözümüzün önüne serer. “Sydney’de İstanbul Kıraathanesini işleten Orhan Ustanın yeri, Türk işçilerinin yabancı bir dünyadan kaçtıkları sığınak gibiydi,” der. Yazar, kaldığı pansiyonlarda karşılaştığı eşcinsellerin yaşamlarını da bize anlatır.

Erden, Avustralya’da geçirdiği iki yılın sonunda yurduna dönmeye kesin kararlıdır fakat dönüş için para biriktirememiştir. Bir arkadaşı, bir gemiye tayfa olarak girmesini önerir. Yazar, Türk Konsolosluğunda görevli çalışma ataşesi Halit Beyin yardımıyla, Avustralya- İsrail hattında çalışan, kaptanı Türk olan Beta adlı gemiye tayfa olarak girer. Dönüş Yolunda kendisiyle ilgili şu değerlendirmeyi yapar: “İki yıl, dünyanın öbür ucunda bedenimle çalışarak ekmeğimi kazanmayı, işsiz kalmayı öğrendim. Bir gemiye tayfa olarak kapağı atıp, param olmadan yurduma dönmeyi başarıyorum. İstersem BETA’da kalıp, dünyayı dolaşabilirim ama ben ülkeme dönmek istiyorum. Kimdim ben? Yazmak için yola çıkmış, ama edebiyatı bırakıp, militanlığa heveslenmiş, tehlikeyi sezince yurdundan ayrılmış, iki yıldan beri Sydney’de işçilikten başka bir şey becerememiş biri. Ülkesine dönerken, aklında hala başka ülkeler olan bir hayalperest.Yaşı 27 ama adı sanı henüz belirsiz biri. Kimim ben bir devrimci mi, bir yazar mı, bir gezgin mi, yoksa hiçbir işe yaramaz bir serseri mi? Ordan oraya savrulan kuru yapraklara benziyorum. Şimdi BETA’nın küpeştesinden kendimi şu denize bırakıversem, eksikliğimi kimse fark etmez bile. Dünyayı değiştirmek için yola çıkmıştım ama kendimi bile değiştirememiştim daha. Kaderin bana hazırladığını değiştirmek imkansız. Kaderime doğru yürümek kalıyor bana yalnızca.”

 

Yazarın dördüncü ve son kitabı “Işıklar Kenti” Bir Öykü Kitabı

2018, Birinci Baskı, Artshop Yayınevi, 101 sayfa, On üç öykü, İstanbul.

Kitaba adını da veren birinci öykü “Işıklar Kenti,” yazarın Paris Konsolosluğunda görev yaptığı dört yıl boyunca başından geçen ilginç olayların bir kısmını yansıtıyor. 

Sanatın ve aşkın şehri olarak tanınan Paris’i görmek, her isteyene kısmet olmuyor ama yazarımız görevi nedeniyle bu şansa erişiyor. Sedat Erden, diğer öykülerinde olduğu gibi bize “Işıklar Kenti”nde de, Paris’in dokusunu; evlerini, kafelerini, sosyal yapısını, insan profillerini sunuyor.

Yazar, Paris’in kendisine karanlık ve hüzünlü yüzünü gösterdiğini, soğuk kış sabahlarında gün ağarmadan metroya binip, akşam iş dönüşünde, sokağa çıkmak için evde yolunu bekleyen köğeği Passy’e koştuğunu dile getiriyor. Gerçek bir hayvansever olan, özellikle de köpeklere düşkünlüğüyle dikkat çeken Erden, öyküde iş dışında kalan zamanını köpeği Passy ile geçirerek, Paris’in tadını çıkaramadığını anlatır bize.

Yine bu öyküde; Mehmet Turan isimli  akıl sağlığı yerinde olmayan Kırşehirli bir Türk vatandaşı, sürekli konsolosluğu arayıp, cüzdanının ve pasaportunun çalındığını anlatır. Yeniden pasaport çıkartılması için Konsolosluğa gelmesi söylenir. Ancak Mehmet Turan, onu dövüp mahzene kapatacaklarını ve Türkiye’ye yollayacaklarını düşündüğü için  oraya gitmeyi hep reddeder.

Yazar, “Işıklar Kenti” adlı öyküde; Paris gibi göz alıcı bir şehirde, bir Türk işçisinin yaşadığı olumsuzlukları ve psikolojik travmaları, şehrin karanlık yüzü olarak, kendi deneyimleri üzerinden evrensel bir bakışla bize yansıtır.

Bir konsolosluk çalışanı, Mehmet Turan’ın, yazarı kendi derdiyle değil, yalnızca köpeğiyle ilgilendiği için bıçaklayacağını, orda burda söylediğini anlatır. Yazar gelişen yeni durum için, duygularını şöyle açıklar: “Passy yetmiyor gibi bir de başıma bu çıkmıştı. Bu güzel kentte sürdüğüm sefil hayata hayıflanıp duruyordum. Bu mengeneden kurtulup, kendimi “Işıklar Kenti”nin koynuna atabilecek miydim bir gün?”

“Arabacı”

Gerçekçi bir yazar olan Sedat Erden, “Arabacı” adlı öyküde, kendi başından geçen bir anısını, yerel motiflerle işleyerek, bir çocuğun dünyasından kurmaca bir dille ve öykünün bütün özelliklerinden yararlanarak bize aktarır..

“Çalının arkasına yüzükoyun yatıp evi gözetliyordum, nenem evden kaçtığımı henüz anlamamıştı. Dedem beni çok sever, bir gün okuldan eve geç kalınca, bütün İskenderun  sokaklarını arayıp, okulun yanındaki kaldırım kenarında otururken görünce, gözyaşı dökmüş, beni sıkıca kucaklayıp, bir daha böyle yapma, perişan oldum demişti.

Nenem içeri girince kalkıp kaçacağım. Yaptığı ayva reçelini gizlice yiyip bitirdiğim için kafama kafama vurdu. Dedem bana hiç kızmaz. Bir kez Serkisof marka cep saatini kurcalarken bozmuştum da, gülerek oğlum meraklı mühendis olacak demişti.

Nenem içeri girince, fırlayıp denize giden toprak yolda yürümeye başladım. Dedemi, kitaplarımı geride bıraktığım için içim sızlıyordu. Tepemde güneş, bataklık mahallesini ardımda bıraktım. Neneme çok öfkeliyim, bir reçel için kafama vurdu.

Evden kaçıp, denize gitmek için yola çıkan yazara, yolda at arabalı bir yaşlı adam rastlar. Erden’in arabacının fiziksel özelliklerini anlatışındaki çarpıcı ifadeler, onun ne kadar iyi bir gözlemci olduğunu da bize yansıtır. “Atı tırısa kalkmış giderken, o sigarasının dumanını bir geminin istimi gibi yukarı doğru savuruyordu. Fark ettirmeden ona baktım. Yüzü, ensesi güneşten yanmış, alnı kırışıklıklarla dolu. Uzun boylu, zayıf bir adam, şalvarı da balon gibi şişmiş. Bir ara sigara izmaritini fiske vurur gibi iki parmağıyla uzağa fırlattı...”                        

Arabacı sıcakta zorlukla yürüyen yazara nereye gittiğini sorar, denize gitmek istediğini öğrenince, at arabasıyla onu denize götürür ve şunları söyler: “Burası tenha, tekin değil, sen suya girip serinle, ben beklerim seni. Sonra yine evine bırakayım, zaman kötü evlat. Çok açılma, su göğsünü geçmesin sakın.” Yazar bize, yeni tanıdığı arabacının kendisine korumacı bir sevgiyle yaklaştığını anlatarak, çocukluğuna ve geçmişteki sıcak insani ilişkilere duyduğu özlemi de dile getirir.  

“Dondurmacı Halil”

Sedat Erden yaşanmışlıklardan yola çıkarak öykülerini kurgulasa da, anlattığı pek çok öyküde, sıra dışı  yaşamlarla buluşturur bizi. Işıklar Kenti’nde yer alan “Dondurmacı Halil”in öyküsü de gerçek, bir o kadar da vurucu bir hayata dokunur.

Dondurmacı Halil, yine yazarın çocukluğundan tanıdığı, sonraki yaşamımın vardığı evreleri gördüğü, öğrendiği bir kişiliktir.

Pek çok öyküsünde yer alan çocukluğunun Mersin’i, Bahçe Mahallesi, yerel motiflerle ve o günlere duyulan özlemle bu öyküde de karşımıza çıkar.

“Silifke Caddesi’nden geçerken adını taşıyan ama artık onun olmayan Dondurmacı Halil Pastanesi’nin karşısında gördüm onu. Kaldırımda bir tabureye oturmuş güneşleniyor, bir yandan da pastaneyi gözlüyordu. Beni tanıyınca doğruldu, sıkı sıkı sarılıp, yanaklarımdan öptü. Konsolos olduğunu, dünyayı dolaştığını duydum, mahallemizden birinin bu durumu beni gururlandırıyordu dedi.”

Bana dedi ki: “Sekiz on yaşlarındaydın, evde dondurmayı hazırlar, el arabasına yükler, sizin evin karşısında müşteri beklerdim, daha mesleğe yeni başlamıştım. Sen öğle uykusundan, sıcaktan ter içinde uyanır, pencereden benden dondurma isterdin, hatırlıyor musun?” Nasıl unutabilirdim herkesin yoksul olduğu Mersin Bahçe Mahallesi’nde, vücudum protein eksikliğini yarı açlık olarak duyumsar, Halil’in bardağıma tepeleme doldurduğu kaymaklı ve çikolatalı dondurmayla bu eksikliği tamamlardım.

Sedat Erden, “Dondurmacı Halil”öyküsünde de, bir çok öyküsünde  olduğu gibi meraklı ve araştırmacı yönünü devreye sokarak, yaşanmışlıkların geçmişini anlatıp bırakmaz, sonrasının da izini sürer.

“Halil çok becerikli ve çalışkandı. Askerde bile para kazanıp, karısına yolluyordu. Dönünce, ağabeyi ile birlikte borçlanarak, Silifke Caddesi’nde Dondurmacı Halil Pastanesi’ni açtı. İşte bu, hayatının dönüm noktası oldu. Tanrı ona “Yürü ya kulum” demişti. Ünü Mersin’den bütün Çukurova’ya yayılmış, pastanenin imalathanesi bir fabrika gibi çalışır olmuştu. Cezeryesini almak için başka şehirlerden geliyorlardı.

Bu mutlu günleri ne yazık ki geride kalmıştı. Büyük oğlu pastaneyi kendine devretmesi için ısrar etmiş, o da vermişti. Bir süre sonra oğlu ölmüş, adını taşıyan pastane gelinine kalmıştı. Gelini bitişik dükkanı da satın alıp pastaneyi büyütmüş, daha göz alıcı düzenlemiş ama elli yıllık şöhreti nedeniyle adına dokunmamıştı. Ancak Halil’in pastaneye girmesine bile izin vermiyordu, girecek olmuş, garsonlar kibarca dışarı çıkarmışlardı. Bir kaç yıl sonra Mersin’e gidip onu tekrar görmek istediğimde, on ay önce öldüğünü söylediler.”

Nurdane Özdemir Sağkan

GERCEKEDEBİYAT.COM