Yayıncılığımızın (ve sözde "milli” eğitimin) büyük ayıbı: kısaltılmış klasikler, sadeleştirilmiş diller…

Yayıncılığımızın (ve sözde

04 Aralık 2012 - 4106 kez okundu.

Çocukken sahip olduğum hazinelerin en büyüğü olan Jules Verne’in 56 kocaman cildi (tüm eserleri daha fazladır, tamamlayamamıştım) neredeyse iki raf tutardı. Bazı şeyler oldu, orta üçte iken bunları yitirdim, acısı geçmedi ve yıllar sonra yeniden toplamayı düşündüm. Ama o ne?

 

Toplamı 1000 sayfa civarında tutan 3 ciltlik Kaptan Grant’ın Çocukları 80-100 sayfalık bir rezalet olarak önümde duruyordu. İki Senelik Mektep Tatili ise 60 sayfalık bir pespayelik olarak basılmıştı ama sayfalar o kadar seyrekti ki, tüm kitap sekiz-on dakikada rahatça okunabilirdi!

 

Jules Verne’in bütün külliyatını tek bir günde okuyup bitirmek mümkün hale gelmişti!

 

*

 

Bu rezilliğin nedenlerini deşmek istediğim zaman bir yayıncı, şimdiki çocukların hiç okumadıklarını, hiç değilse bu şekilde bir göz atıp fikir sahibi olduklarını savundu. Bu şok edici bir görüştü ama yaygınlığının az olmadığı belli idi.

 

Daha sonra birçok klasik kitabın dahi kısaltılmış baskılarının yapıldığını gördüm. Üstelik bu kısaltmalar son derece edepsizce, keyfi ve amatörce yapılmaktaydı. Şu anlaşılabilir. Kitaptan (uzun ya da kısa) bir ya da birkaç bölüm hiç kısaltılmadan ve değiştirilmeden verilir ve öncesi ya da sonrası kitabı anlatan bir metin olarak eklenir. Böylece insanların genel bir fikir edinmesi sağlanabilir. Ama hiçbir bölüm, ya da paragraf, ya da cümle değiştirilemez. Bu yayıncılıkta tabu olmalıdır.

 

Sözde yayıncı (ki öfkemi saklamam olanaksız) başkasının düzgün çevirisini birisinin eline veriyor, bunu kısalt, sadeleştir diyor. Bir gerekçe de dilin anlaşılamaması.

 

Kelime haznesi olarak lisede 5-6 bin arasında kelimeyle karşılaşan ortalama Türk çocuğu (aslında böyle bir çocuk yok-sadece istatistiki olarak var) böylece sözlüğe bakma zahmetinden kurtarılıyor.

 

Avrupalı ya da (eğitimde giderek geriye kalan) Amerikalı lise talebeleri 75 ila 85 bin kelime ile karşılaşıyor ve öyle bir “hazine” ile düşünmeye başlarken bizimki dil fakiri olarak kalıyor. Dil ve kavramlar düşünmenin temeli ise, Türk çocuklarının büyük çoğunluğunu düşünme yetisinden, kavramsal araçlardan mahrum bırakılıyor. 6 bin tuğla ile inşa edilebilecek binanın olasılıkları ile 83 bin tuğla ile inşa edilecek binanın olasılıkları ortadadır. Nesilden nesle fakirleşen kelime haznesi Türk kültürünün büyük sorunlarından birisidir. Ne bir şey anlıyorlar, ne de anlatabiliyorlar. Çalıştığım dönemde işe başvuranları mülakata alırdım. Bu şekilde, anlama-ifade kapasitesinin acıklı durumunu bir kez de orada gözlemlemiştim.

 

*

 

Kısaltılmış kitaplar rezaleti bununla da bitmiyor. Bazı utanmazların kitapta beğenmedikleri yerleri atladıkları ya da değiştirdiklerini de duyuyorum. Bir kısaltılmış baskısında Anna Karanina’yı “iffetsiz” olarak değerlendirip aşkıyla ilgili bazı kısımlarının atıldığını söylediler! Kendim o baskıyı görmedim, şakadır herhalde dedim ama karşımdaki ısrar etti. Herhalde sadece tren ve Rusya üzerine bir şeyler kalmıştır. Birçok yazar için söylediler. Katledilen kitapların listesi elimde yok, yaygınlığı ise insanı ürpertecek ölçüde.

 

Öğretmenlerin çocukları okumaya teşvik için verdikleri ödevler ise bu rezaleti teşvik ediyor. Çocuk 350 dolu sayfa yerine 70 (o da çok seyrek) sayfa, yani kitabın onda birinden kısa ve rezil bir özetini okuyor. Özetten özet çıkarıp notunu alıyor ama her şey bir gösterişten ibaret. Şimdi internette de sayısız kitap özeti yayınlıyorlar. Özetin özetinden özet yapıyorlar. Diyecek laf var mı?

 

*

 

Sonuç olarak, şu öneriler bana makul geliyor:

 

1. Bu ayıbı her fırsatta gündeme getirelim.

 

2. Yayınlarla ve Yayıncılar Birliği vasıtasıyla bu ayıbın düzeltilmesi, ayıplı baskıların imha edilmesini isteyelim. Her şeyin “gibi” olduğu bir toplumda “eğitilir gibi” yapan öğrencilerin “okur gibi” yapmalarını kınayalım. Öğretmenler de “eğitir gibi” yapmasınlar. Devletin “maaş verir” gibi yapması onların kötü öğretmen olmasının gerekçesi asla olamaz.

 

3. Eğitim için illa gerekiyorsa (ki dünyada bizdeki gibi bir rezalet olduğunu tahayyül edemiyorum), hiç dokunulmadan alınan bölümler şeklinde bir yayın yolu savunulmalıdır (eserin başı, sonu, anlamı hakkında özet bilgi verilebilir).  Başka dillerde çok farklı derlemeler yapıyorlar ama bunlar bütünlüğüne hiç dokunulmamış bölümlerden oluşuyor.

 

4. Öğretmenlere ve öğrencilere düzgün yayınevlerinin baskılarını okumalarını, düzgün bir baskıdan okuyacakları on sayfanın bin sayfalık özetten daha değerli olacağını anlatalım.

 

5. Her şeyin “gibisini” yaparsak sonunda varacağımız yer (yurttaşlarımızın çoğunun başarıyla ulaşmış olduğu) “yaşar gibi yapmak” mertebesidir. Bunu yıkmadan hiçbir şey yapamayız. Sağcımız “sağcı gibi”, solcumuz da “solcu gibi” olup kalıyor. Hayatın kayması bundan başka ne olabilir?

 

M. Tanju Akad

 

Gerçekedebiyat.com