Ya Madımak'da futbolcular olsaydı? / Hüseyin Atabaş

Ya Madımak'da futbolcular olsaydı? / Hüseyin Atabaş

04 Temmuz 2012 - 3522 kez okundu.

Bilgisayarda yeni bir “Microsoft Word Belgesi” açtım, tertemiz bir sayfa serildi önüme: Şiir yaz, öykü yaz, oyun yaz, roman yaz, resim yap; yaz da ne yazarsan yaz, yap da ne yaparsan yap…

 

Ama canım hiçbir şey yapmak istemiyor, içimden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Çünkü bu dünya, bu insanlık hiçbir şeye değmez. “Bu dünya, bu insanlık” dediğime bakmayın, aslında “bu ülke, bu ülkenin insanı” demek istiyorum. Gerçi öteki ülke insanlarının da öyle pek bizimkilerden farklılığı yok, ama neyse şimdilik konumuz bu değil.

 

Bundan tam on dokuz yıl önce, 2 Temmuz 1993 Cuma günü, Sivas’ta camiden çıkanlar, bir oteli ateşe verdiler ve o yangında, ikisi kendilerinden olmak üzere, yanarak/yakılarak otuz yedi kişi öldü/öldürüldü. Ölenlerin/öldürülenlerin sanatçı, sıradan insan ya da dindar faşist olup olmamaları önemli değil. Çünkü onlar insandı, önemli olan bu. Öyleyse bu eylemi hangi insanlık anlayışı, hangi din anlayışı ile açıklayabilirsiniz? Biz bu dünyada birbirimizi yakmak, öldürmek, yok etmek için mi varız? Hangi din kitabında “senden olmayanı öldür” diye bir ibare var. Üstelik kimin dindar, kimin senden olup olmadığını nerden biliyorsun ki?

 

Hadi bunları da bıraktık; insanlar bireysel olarak böyle yaratıklardır, diyelim. Hani belgesel filmlerde görmüşsünüzdür, çakalın biri bulduğu leşe başkaları ortak olmasın diye nasıl gayret eder; bu olayı yapanlar da onun gibi, hayvanlık içgüdüsü gibi bir güdü ile yaktılar onca insanı… Ama beni barındırsın, korusun, kollasın diye kurduğum bu devletin ne düşmanlığı vardı onca insana ve bana? Bizi birbirimizden neden korumuyor, neden taraf tutuyor?... Ne yazık ki o da ekonomik çıkar ve dinsel nedenlerle böyle yapıyor, kendisinden olana olmayana farklı davranıyor. Böylece, benim isteklerim hilafına, kendi çıkarları doğrultusunda kurduğu düzeni koruyor, gerisi önemli değil!..

 

O devlet ki, son dört beş yıldır ülkemizde özel mahkemeler kurarak; Ergenekon gibi, Balyoz gibi, darbe girişimleri gibi, Genelkurmay Başkanı’nın terör örgütü başı olduğu gibi bahanelerle soruşturmalar yaptırıyor, davalar açtırıyor; insanları ceza almadan aylarca, yıllarca hapislerde yatırıyor. Ama Sivas’ta göz göre göre, yani devletin gözü önünde öldürülen onca kişinin davası zaman aşımına uğratılarak kapatılıyor.

 

Peki, o oteli ateşe veren onbinlerce kişiden elinizde kalan beş kişiyi bulamadınız, öyle mi? Yazıklar olsun size; adamız, devlet yönetiyoruz diye ortalıkta dolaşıyorsunuz bir de…

 

Aslında suçluları bulamamak gibi bir şey yok, bulmuyorlar işte. Bu ülkede devleti yönetecek adam gibi adamlar yok mu? Peki, neyin peşindedir olanlar, niçin ve ne yapmak için varlar? Ayrımcılık yaratıp insanları birbirine kırdırmak için mi? Bu dünyada insan yok mu onlara dur diyecek? Sorular, sorular, sorular… Sorup duruyoruz, elimize ne geçecekse? Sözün işe yarayabilmesi için onu da insana söylemek gerek kuşkusuz.

 

Gerçi, sevgili Erendiz Atasü’nün dediği gibi; “Sivas kimi acı gerçekleri açığa vurdu. Resmi güçlerin kayıtsızlığına koşut cereyan eden felaket, devletin yurttaş hayatını, özellikle sanatçı hayatını hiçe saydığını gösterdi. Oteldeki kişiler örneğin futbolcular olaydı, inanın her şey daha başka kotarılırdı. Kaba gücün hukuka üstün geldiğine tanık olduk ve oluyoruz hâlâ. Beni en çok yaralayan, derin Anadolu’nun umursamazlığı... Sanatçısı ne kadar yalnız bu toplumun ve toplum ne kadar aymaz... Bir ülke, bir ulus, bir halk tankla, topla, tüfekle ya da ticaretle değil, ortak kültürüyle var olur. Şairleri yakılırken, kılı kıpırdamayan bir ülke gelecekten ne bekleyebilir ki...” (Merdivende Üç Şair / Der: Orhan Tüleylioğlu, İstanbul 2012)

 

Ama az gelişmiş, daha doğrusu gelişmesi engellenmiş ülkelerin halklarını da oyalayacak, “onur”larını okşayacak, “coşku”larını kamçılayacak, “sevinç ve mutluluklarına” yol açacak “başarı”lara gereksinimleri vardır birilerinin. Kuşkusuz o halkların da sevinmeye, mutlu olmaya, bağırmaya ve sokaklara taşmaya gereksinimleri vardır!.. İspanya diktatörü General Francisco Franco da halkının bu gereksinmelerini dikkate alarak(!) “3 F” formülünü bulmuştu; yani Franko (baskısı), Futbol ve Fiesta!.. Avrupa Birliği yolunda ilerleyen (!) bizimkiler bundan neden yararlanmasın ki? O nedenle de ve ne yazık ki yaşam denilen kutsal sığınağımızı bu üç sözcüğe indirgemekten çekinmediler... İşte, “derin Anadolu’nun umursamazlığı”, 2 Temmuz 2012’de hapisten çıkan Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’a (kendilerine geçmiş olsun) gösterilen ilgiyi 2 Temmuz 1993 Sivas toplu öldürümüne gösterseydiler bu ülkede çok şey daha farklı olurdu şimdi. Bunun kim ve ne zaman ayrımına varacak? “To be or not to be, that is the question!..” (Shakespeare, Hamlet)

 

Peki, Türkçesini de söyleyelim: Olmak ya da olmamak, işte bütün sorun bu!

 

Hüseyin Atabaş


Gerçekedebiyat.com