WhatsApp Günlüğü / İsa Küçük

10 Nisan 2017 - 1618 kez okundu.

WhatsApp Günlüğü / İsa Küçük

Kafam, başlıktaki gibi karışık. Sadece kafam mı, dilim de.

Türkçemiz, karşı karşıya kaldığı sorunlar yetmiyormuş gibi bir de “sosyal medya” saldırısına uğradı. Birkaç yıl önce, “iletişim” konulu bir toplantının açılış konuşmacısı olarak, öğretmen arkadaşlarımdan aldığım bilgiler ışığında sosyal medyanın öğrencileri yalnızlaştırdığını, kullanılan dilin içekapanık, mutsuz bir kuşak yetiştirmekte olduğunu söylemiştim. Aynı programda bir bilim insanı da “artık mutluluğun tanımı değişti, çocuklar bu dili kullanarak mutlu oluyorlar” demişti.

Değişir mi mutluluğun resmi; kim bilir? Üç yıl geçti, o toplantıdan sonra, olup biteni uzun süre izledikten sonra iki aydan beri ben de “mutluluğun” peşine düştüm. Lise arkadaşlarımdan oluşan grubun öğrencilik yıllarımız, bugün ve geleceğe ilişkin yazdıklarını okurken, bir akşam aralarına karışıverdim. Günlüğüme “WhatsApp Günlükleri” adını koydum.

Lise öğrencisiyken başlamıştım günlük tutmaya. Yalnızca okuma yazma değil, aşkı da öğrendiğimiz yıllar. O dönemde “günlük” yoktu aslında, “hatıra” idi yazdıklarımızın adı. Biz yatılılar için “Hatıra Defteri” sırlarımızı sakladığımız özel yerlerdi. Gizli sırlarımız. Kız öğrencilerinki gibi kilitli değildi defterlerimiz, ama onların defterleri kadar özeldi. Ana-baba hasreti ve âşık olduğumuz kızlar için yazdıklarımız; yaşadığımız hüzünler, hayal kırıklıkları, yalnızlıklar, sevinç ve ıstırapları anlatmak, onları aşmak ve belki de geleceğe birer mektup bırakma çabasıydı çocukça…Roman yazmaya başlayanlar bile olmuştu… Büyük bir gizem yüklerdik yazdıklarımıza. Kimimiz kendine göre bir “şifre” geliştirir, saatlerce uğraşarak o şifreyle yazardı hatıralarını.

“Hatıra” zamanla “günlük,” daha sonra da “günce” oldu. Bu üç kavramın arasında farklılık yok mu, var: İlk ikisi; “hatıra” ve “günlük,” anıları yazmak gibi geliyor bana, “günce” ise, daha çok düşünceleri yazmak…Aksini savunanlar da olacaktır, olabilir. Bir üçüncü yol, üçüncü biçim yok mu? Vardır, olmalı; anılarla düşünceleri birlikte yazmak…

“Whatsapp Günlükleri” bu üç seçeneğin dışında yeni bir durumu imliyor; yalnızlığın mutluluğu.  Değişen anlam bu aslında, ortak mutluluk yerine bireysel mutluluk; yaşatma sevinci yerine, yaşamak sevinci. İçinde her şey -yazı, ses ve görüntü- olabilir ve bu nedenle genel olarak geleneksel edebi türlerin dışındadır (kim bilir, yeni bir edebi tür doğuyordur belki) ama kendine göre bir “duyu” özelliği var… Beş Duyudan fazlası var burada: “Altıncı Duyu” denilebilir mi? “Tek tık’la” aynı anda birden çok yerde olmak durumu bu: üstelik, “beş duyu”nun edilgenliği karşısında etken bir durum. Aynı anda, dünyanın birçok yerine, yüzlerce arkadaşına seslenebiliyor, görünüyor ve yazdıklarını “okutuyorsun”; ne müthiş bir “başarı,” neredeyse tanrısal bir özellik. O çekime kapılmamak, bu burgacın içinde yitip gitmemek olası mı?

Değil…Edilgen kalmak da olası; başkalarının yazdıklarını, gönderdiklerini okumak, görmek ve işitmekle yetinip eylemsiz kalmak… Ama görünen o ki WhatsApp, kullanıcısını etken olmaya zorluyor ve sanırım çekiciliği de buradan kaynaklanıyor. “Ben” öne çıkıyor, çıkmak zorunda; Yeni dünya Düzenine uymanın öncelikli koşulu, bencillik. Sesin inceliğine bakmayın, yaptığı, “incelikleri,” kalınlaştırmaktan ibaret.

İki gün önce “güzellikler de bilgi gibi, paylaşınca çoğalır” yazmıştım arkadaşımın sayfamıza astığı bir fotoğraf için. Fotoğraf, 14 Kasım günü Ay’ın dünyaya en yakın olduğu ve en net göründüğü geceye aitti. Kimi arkadaşlarım, birkaç günden beri Ay’ın durumu ve Dünyaya etkisi üzerine yazıyor, sesli, resimli duygu ve düşünceler paylaşıyorlardı. 15 Kasım sabahı da gece çekilmiş güzel bir fotoğraf “düştü” grubun sayfasına. Ben diyeyim “Karlı kayın ormanı” siz deyin “Akşehir üstünden Afyon’a doğru” beğendim ve belli ettim.

Pili bitmek üzere olan telefonumu dolum için elektrik fişine takıp masama koydum. Fotoğraf elektriğin gücüyle daha da görünür oldu. Güzellik karşısında susmayı yakıştıramadım kendime. Altına “Nur ile Ziya” yazdım; görüp okuyan, merak etsin, bir halk hikayesi düşürsün belleğine ve üzerinde konuşalım, yazışalım istedim. Kafam bunun için karışık işte; WhatsApp yazışmak mı konuşmak mı?

Görmek, işitmek mi yoksa?

Bir süre bekledim, gruptan “çıt” yok… Açıklama yapma gereği duydum; “Nur ile Ziya” nedir, nereden çıktı sorularına yanıt vermek bana düştü yine. Bir haftadan beri, ay hakkında okuduğum kimi kaynaklarda, geçmişte edebiyat alanında ay ışığı için “nur,” güneş ışığı için “ziya” sözcüklerinin kullanıldığına işaret edildiğini okumuştum. “Ziya, ışığın kaynağı, nur ise yansıtan için kullanılırmış” yazdım. Bekledim.

Bir beklentim yoktu, ama sessizlik ürküttü beni.

Akşam, sosyal medyada bulduğum bir video kaydını gönderdim grubumuza. Görüntüde, bir kentte yangın tatbikatı yapan itfaiye görevlileri, -tatbikat gereği önce ateş yakıp sonra söndürecekler ya- odunların üzerine benzin dökünce ateş, kendilerine saldırıyor ve kaçıyorlar. Görüntüde alevlerin, önce kendilerine sonra da tatbikatı izlemeye gelmiş olan insanlara nasıl sıçradığını ve yaşanan paniği görüyoruz. Yine ses çıkmadı gruptan. Gece, niçin tepki verilmedi diye düşündüm, yanıt bulamadım. Bilim insanının, “çocuklar bu dili kullanmaktan mutlu oluyorlar” saptamasının doğruluğundan kuşku duymaya başladım. Belki de bu WhatsApp, bizim yaşımıza uygun değil, çocuklara yönelik bir oyuncaktı.

Uyumadan önce telefonumun ekranına umutsuzca baktım, suskunluğu devam ediyordu grubumuzun.  En iyisi, şu paniklemiş itfaiyeciler görüntüsünün altına uzun zamandan beri çalıştığım konularının başında gelen “insan yaşadığı çağın sanığı mıdır tanığı mı?” sorusunu yazıp, grubumuzu tartışmaya çağırmak olacaktı. Öyle yaptım, sorumu yazdım ve iyi geceler diledim. Bir süre sonra da telefonumu kapattım.

Sabah yürüyüşten sonra, sorumu yazmak için telefonumu elime aldım; ne göreyim, grup çoktan sohbete başlamıştı. Arkadaşlarımın, insan haklarından hayvan haklarına, çocukların sınavları ve çalışma koşullarına kadar uzanan paylaşımları öğleye kadar inişli çıkışlı, bazen dünyaya bazen de “yukarıya” ait konulara gidip gelen “konuşmalarla” sürdü gitti. Soru ve yanıtların, yazılan, konuşulan konuların, bir Tık  sesi kadar kısa ömürlü olduğunu gördüm. Ve herkes kendi söylediğinin doğruluğuna inanıyordu, diğerini duymaya ve anlamaya bile vakit yok, “Tık!” Suya yazmak, denir ya öyle. Bir taşın durgun bir göle düşmesi gibi göz açıp kapayıncaya kadar geçen sürede kayboluş. Mutluluk, bu olamaz, olsa bile bu kadar kısa süremez, sürmemeli…

O toplantıda konuşan bilim insanı da yanılmış mıydı acaba? Canım sıkıldı. “İnsan yaşadığı çağın tanığı mıdır yoksa sanığı mı?” sorusunu yeniden soramadım.

Ne dersiniz, tanık mıyız, sanık mı?

İsa Küçük
GERCEKEDEBİYAT.COM