“Uzaktaki Yakınlık”: Farsça / Kerem Gün

“Uzaktaki Yakınlık”: Farsça / Kerem Gün

02 Ocak 2018 - 1627 kez okundu.

Türkçenin ne kadar geniş bir söz varlığına sahip olduğunu bilmeyenimiz yoktur. Gerçekten de Türkçe, söz varlığı açısından dünyanın sayılı dillerinden biridir. Bu geniş söz varlığı, asırlar boyunca Türk boylarının gerek coğrafi gerek siyasal/ekonomik nedenlerle çeşitli topluluklarla ilişkiye girmesiyle oluşmuştur. İlerleyen teknoloji ve devamlı gelişim gösteren bildirim araçları yardımıyla söz konusu iletişim, günümüzde artan bir ivme ile devamlılık göstermektedir.

Bugün Türkçenin sahip olduğu geniş ve zengin söz varlığının oluşumunda en büyük rollerden birini Farsçaya vermemiz gerekiyor. Farsça, sahip olduğu derin tarih nedeniyle Türkçeyi yakından etkilemiş ve hatta kimi tarihlerde birçok Türk devletinin resmi dili dahi olmuştur. Farsçanın bu büyük rolüne geçmeden önce “uzak-yakın” akrabamız olarak nitelendirmeyi doğru bulduğumuz Farsçayı yakından tanımak yerinde olacaktır.

Farsça, Hint-Avrupa adını verdiğimiz dil ailesinin Asya-İrani Diller Grubu’nun İrani dalına ait bir dildir.  Geniş ailenin Asya kolunun asli elemanları arasında sayılan Farsça, Osmanlı zamanında Farsî, Parsî (Arapçada “p” sesinin olmamasından kaynaklanan bir ses benzeşmesi nedeniyle “Parsi” söylemi Osmanlı coğrafyasında pek kullanılmamıştır.), Acemce ve İranî olarak da adlandırılmıştır.  Bugün dünya üzerinde hatırı sayılır bir nüfus tarafından kullanılan Farsça dendiğinde ilk olarak anavatan İran akla gelmektedir.

Bunun dışında Peştuca veya Darice şeklinde bilinen lehçe adlarını alan Afganistan’da konuşulan Farsça, Tacikçe adını alan Tacikistan’da konuşulan Farsça, Derî Farsça veya Sanskrit Farsçası adını alan Hindistan’ın Bombay eyaletinde konuşulan Farsçadan da söz etmemiz yerinde olacaktır.  Bu oluşumlar içinde İran, Afganistan, Tacikistan’da resmi dil statüsünde bulunan Farsça, Kanada başta olmak üzere Kuzey Amerika’da, Fransa merkezli kıta Avrupa’da ve küçük aşiretler tarafından Irak’ın kuzeyinde de sayıca kalabalık düzensiz topluluklar tarafından kullanılmaktadır. Genel bir sayım, her ne kadar olanaksız gözükse de bugün dünya üzerinde 300 milyon insanın Farsça veya Farsçadan temelli lehçeleri konuştuğu söylenebilir.   

Farsçanın tarihine baktığımızda dilin, bir konuşma dili olarak ilk defa nerede kullanıldığını ve hatta bir yazı dili olarak nerede ilk defa taşa kazındığını bilmiyoruz.  Bu bilinmezlik, dünyada eski ve köklü olduğu kabul edilen neredeyse tüm diller için ortak bir kaderdir.  Türkçenin de tam olarak nerede ve nasıl doğduğunu bilmiyoruz. 

Altaylara kadar götürdüğümüz yazılı dil maceramızın daha da eskilere gönderilmesi bilimsel olarak ne kadar mümkünse Farsça için de aynı yolu kullanarak elimizdeki ilk metinlerin tarihlendiği İÖ 3. yüzyıldan çok daha gerilere bir saptamanın yapılması oldukça olanaklıdır.  İÖ 3. yüzyılda, bugünkü İran coğrafyası ve çevresinde konuşulan dilin (Parsî-i bâstân) Sanskrit ve Avesta dilinin bir birleşimi olduğunu söyleyebiliriz.

Bu noktada
Avesta'dan da bahsetmek yerinde olacaktır.  Dünyanın bilinen ilk tek tanrılı dini olan Zerdüştlük'ün kutsal kitabı olan Avesta, Zerdüşt'ün yazdığı bir metindir.  Günümüzdeki Farsçanın uzak akrabası sayılan bir dilde kaleme alınan metin, Avesta dilinin yer aldığı ilk yazılı belge olarak da nitelendirilir.

Hindistan'da konuşulan Sanskritçeden fazlasıyla etkilenen Avesta dili, lehçe farkını aşan yapısıyla Sanskritçeden ayrılır ve günümüzdeki Farsçaya yakınlaşır.  İşte böyle bir ortamda, İÖ 3. yüzyıldan itibaren, söylenegelen bir dilin doğuşu da Avesta ve Sanskritçenin birleşimiyle ortaya çıkmıştır, teorisi haklılık kazanmaktadır.

Ticaret ve savaşların bu etkileşimde büyük rolünün bulunduğunu ve hatta Pârsî-i bâstân'ın ilk yazılı örneğinin bir savaş kitabesi olduğunu belirtmemiz herhalde bu etkileşimin yolu ve dönemi hakkında da bizi bilgi sahibi yapacaktır.

Bugün Hemedan-Kirmanşah yolu üzerinde bulunan Bisütun Kayası üzerindeki bu yazıt, Kral I. Dareios (Büyük Daryus) tarafından çiviyazısıyla Pârsî-i bâstân, Elam ve Akad dillerinde kazınmıştır.  Yapılan sayımda, ilgili metin üzerinde bulunan 500 kadar Fars kökenli kelime, söz konusu yapıtı “bilinen ilk örnek” konumuna yükseltmektedir.  

Farsçanın devirlerine baktığımızda söz konusu aralığı Eski Farsça olarak nitelememiz gerekiyor.  Bu dönemde, dilin ne kadar değiştiğini ya da farklı dillerle ne derecede etkileşime geçtiğini tam olarak bilmiyoruz.

Türkçenin dönemleriyle yapacağımız bir karşılaştırmada da başarılı olamamaktayız; çünkü Türklerin göçebe yapısı, zaten yazılı bir kültürün fakirliğine işaret etmektedir.  İran halklarının tarih sahnesine çıktığı ilk günlerden itibaren yerleşik yaşamı benimsemiş bir kültüre sahip olduğunu hesaba katarsak ancak ve ancak İran ve çevre coğrafyanın tamamen savaşlara esir yapısının söz konusu yazılı kaynakları zaman içinde ortadan kaldırdığına dair görüşü benimsememiz gerekir.  Bu nedenledir ki savaşçı bir topluluk olarak tanınan Arilerin ilk dönemlerine dair elimizde çok da fazla yazılı metin bulunmamaktadır.

Pârsî-i miyâne olarak adlandırılan Orta Farsça Dönemi'nde, Sasani egemenliğinin başladığına dikkat etmek gerekir.  Bu dönemde (İÖ 3- İS 9) Farsçanın Part dili ya da Eşkânî Pehlevisi adlarını aldığı görülür.  Söz konusu dönemde Sasani etkisiyle Farsça, İran coğrafyasının resmi dili olarak egemenliğini ilan eder.  1979 yılında tahttan indirilen Pehlevi Hanedanı'nın adını aldığı dönemin dili, Aramicenin alfabesini kullanır.

Aramice, İsa'nın da konuştuğu dil olarak bilinir ve günümüzde İsrail civarındaki küçük bir köyün halkı dışında konuşulduğu bir çevreye sahip değildir.  Arapçanın da içinde bulunduğu Hami-Sami dil ailesinin Sami koluna ait olan Aramicenin alfabesinin kullanılması, dönem dilinin gırtlak seslerinin hâkimiyetinde ve sessiz harf fazlalığında bir yapıda olduğunun ve bunun da ötesinde kuvvetle muhtemel bükümlü bir yapıyla İbranice ve Arapçayla da dirsek temasında bulunduğunu bize gösterir.  Dönem itibariyle fazlasıyla yazılı metnin elimizde bulunduğunu söyleyebiliriz.  Özellikle
Avesta'nın yorumlarını içeren Zend-Avestalar ve Kârnâme-i Erdeşir-i Pâpekan belki de dönemin en önemli yapıtları olarak sayılabilir. 

Fârsî-i nev yani Yeni (Çağdaş) Farsça olarak adlandırılan dönem, İS 9. yüzyıldan günümüze kadar süren süreci ifade eder.  Bu süreçte; İran'ın İslam ile tanışıklığı, alfabe değişikliği ve Farsçanın daha geniş coğrafyalardaki dil ve kültürlerle etkileşimi söz konusudur.

Bu dönemde İran için en büyük değişim, Arap ordularının saldırılarıyla İslam'ın egemenliğini ilan etmesidir.  Türklerden daha hızlı ve kitleler halinde Müslümanlaştırılan İran topraklarının kültür ve sosyal yaşamı da hızla değişmeye başlamıştır.

Arapların (ve belki de İslam'ın) en karakteristik özelliklerinden biri, milliyetçilik duygusunu karşısındaki topluluğa zerk etmedeki başarısıdır.  Arap milliyetçiliğinin Arapçayı kutsalmış gibi göstermedeki mahareti, günümüzde Müslüman toplulukların (Türkiye ve bir iki küçük topluluk dışında) tamamının Arap temelli bir alfabe kullanıyor olmasını da beraberinde getirmiştir.  Bu alfabenin Arapçanın temel özelliklerini de içinde barındırıyor olması, söz konusu yapıyı benimseyen (ya da kullanmak zorunda bırakılan) toplulukların dillerini de Arapçanın kurallarına yakınlaştırmasını ve/veya uydurtmasını beraberinde getirmiştir.

Osmanlı zamanında, Türkçenin birçok sesinin, Arap temelli bir alfabeyle ifade olunamamasından dolayı terk edildiğini ya da söz konusu sesleri barındıran Türkçe kelimeler yerine eşanlamlı bazı Arap/Fars kelimelerin kullanılmasının da başka bir açıklaması yoktur.

İşte tüm bu nedenlerden dolayı İran topraklarında söz konusu dönemden itibaren Farsça büyük değişimler geçirmiş, ses ve alfabe değişimleri beraberinde kültürel ve sosyal başkalaşımları da getirmiştir.

Bu dönemde Zerdüşt toplulukların var olan baskıları sindiremeyerek Hindistan Bombay'a göç ettiğini biliyoruz.  Söz konusu topluluklar (turistik gösteriler nedeniyle İran'da barınmasına izin verilen Zerdüştleri saymazsak), günümüzde dünyadaki Zerdüşt inancını yaşayan ve Eski Farsçayı konuşan nadir oluşumlar olarak durmaktadır. 

Savaşların bir ulus üzerindeki yıkıcı etkisinden gayrı kültürel ve sosyal değişimlere de neden olduğu bilinen bir gerçektir.  İran halkı, sahip olduğu kuvvetli milliyetçi öğeler nedeniyle, herhangi bir ulusun boyunduruğunda yaşadığı dönemlerde dahi, kendi kültürünü egemen güçlerin içine zerk etmeyi başarmıştır.

Farsça; Büyük İskender'in İran seferi ve hâkimiyeti (ki 200 yıl sürmüştür) sırasında Yunan diliyle, sonraki dönemlerde İslam ordularının istilası nedeniyle Arapça, Selçuklu egemenliği yüzünden Türkçe ve Moğol istilaları ile Moğolcadan da etkilenmiştir.  Etkileşimin İran için çift taraflı olduğunu belirtmiştik.  İşte bu nedenledir ki Farsça, söz konusu işgalci ve/veya egemen toplulukların diline de etkide bulunmuştur. 

Günümüz Farsçası, eski özelliklerinin birçoğunu muhafaza etmesine rağmen, oldukça basit bir yapıya bürünmüştür.  Arapçadan yadigâr kalan büklümlü yapı fazlasıyla tasfiye edilmiş ve bu yapı, bir iki kalıp dışında Farsça üzerindeki etkisini yitirmiştir.  Bununla birlikte gerek olumsuzluk bildirimleri gerekse zaman, kip ve çatı yapılanmaları basit bazı önek veya içeklerle ifade olunmaya başlanmıştır.

Özellikle Kaçarlar Hanedanı zamanında başlayan milliyetçi uyanış, Pehlevi Hanedanı tarafından fazlasıyla desteklenmiş ve 1979 yılına kadarki süreçte İran Dil Kurumu tarafından esaslı bir tasfiye ile dil yabancı kelimelerden elden geldiğince arındırılmıştır.

1979 İran İslam Devrimi'nden sonraki süreçte, beklentilerin tersine, molla rejiminin Farsça üzerinde fazlasıyla bir tasarrufu olmamış ve var olan sade yapı ilerletilerek muhafaza edilmiştir.  Dile karşı yürütülen bu tutum, tüm dünyaya örnek olabilecek bir sahip çıkışın da tipik bir göstergesidir; çünkü günümüz İran'ında halkın neredeyse tamamı sahip olduğu anadilin, kültürünü yaratan başat öğe olduğunun bilincindedir ve bu bilinçle elden geldiğince dilini muhafaza etmeye çalışmaktadır. 

Genel yapılanmasına baktığımız Farsça, Türkçe kadar eski (belki de daha eski) ve köklü bir dildir.  Bu kadar eski bir birikimin elbette büyük yazar ve düşünürleri de ortaya çıkarması çok doğal olacaktır.  Tarihsel süreçlerin İran topraklarında iki grup yazar ve düşünüre ev sahipliği yaptığına tanıklık edebiliriz.  Bu gruplardan ilki anadili Farsça olan şair, yazar ve düşünürleri kapsar.  Bu grup mensupları, anadillerinin en güzel ürünlerini İran halkı için vermiştir.

İkinci grup ise anadili Farsça olmayan; ancak gerek dönemin egemen iktidarlarının Farsça konuşması gerek Farsçanın sahip olduğu büyük yazılı kültür ve lirik ses düzeni nedeniyle yapıtlarını Farsça vermeyi yeğleyen şair, yazar ve düşünürleri içermektedir. 

İran kökenli şair, yazar ve düşünürler içinde belki de en önemlileri Sadi-i Şirazi ve Hâfız-ı Şirazi'dir.  Bununla birlikte Ferudiddin Attar da yine gerek Mevlânâ'ya önderlik yapması gerek “Simurg” efsanesini yeniden canlandırmasıyla (Mantık’ut Tayr) tarihte önemli bir yere aittir.

Ancak Farsça ve Fars dili tarihi dendiğinde tüm dünyanın üzerinde hemfikir olduğu, dünyanın en çok dile çevrilen yapıtı
Şehname'nin şairi Firdevsi (Firdovsi)'yi anmamız gerekecektir. 

ŞEHNAME ve ŞEHNAME YAZMACILIĞI

Şehname, şahlar ve hükümdarlar tarihi demektir.  Aynı adlı yapıtıyla Firdevsi, belki de bilinçli bir tavırla, Doğu edebiyatında bir edebi kolun da doğmasına neden olmuştur.  Firdevsi Şehname'yi İS 10. yüzyılın sonunda kaleme aldı ve bu süreçten sonra söz konusu coğrafyalarda “Şehname Yazmacılığı” adını verdiğimiz faaliyetler baş gösterdi.

Her ülke, kendi hükümdarlarını ve tarihini anlatan bu tarzda nazım yapıtlar ortaya koymaya başlamıştır.  Tamamen maddi nedenlerden dolayı böyle büyük bir yapıt yazdığını bildiğimiz Firdevsi, ne yazık ki eldeki kaynakların belirttiği gibi, kendisine böyle bir yapıt yazması karşılığında vaat edilen altınları göremeden yaşama gözlerini yumar.

Osmanlı sarayında gördüğümüz emeği karşılığında kazanç elde eden şair profilinin, Osmanlı'dan çok önceleri İran sarayında varlığına işaret eden bu gösterge, bir geçim kapısı olarak şairliğin meslek gruplarına eklemlendiğini bizlere gösterir.  Söz konusu uygulama, Firdevsi'nin sadece
Şehname değil; aksine Şehname dışında da birçok yapıta imzasını atmasını da beraberinde getirmiştir.  Gazneli Mahmut döneminde kaleme alındığı bilinen Şehname'nin büyüklüğü gerek İran tarihinin kudretini gerek Firdevsi'nin olağanüstü yaratıcılığını bizlere gösterir.  60.000 beyitlik dev yapıt, Keyumers adlı şahın döneminin anlatımı ile başlar ve 50 kadar hükümdarın hayatına değinir.  III. Yezgird'in yaşamının anlatımıyla son bulan eserde İslam'ın İran topraklarına giriş yaptığı döneme çok az değinilir ve 60.000 beyit boyunca İslam öncesi zamanların ayrıntı anlatımına yer verilir.  Özellikle Büyük İskender'in İran seferi üzerine ayrıntılı bir anlatımın sergilendiği yapıtta, şah ve hükümdarların yaşamlarının dışında dönemlerin büyük şahsiyetlerine de atıflarda bulunulur.

Gazneli Mahmut'a sunulan yapıt, şahın vaat ettiği parayı vermemesi üzerine Firdevsi'nin şaha yazdığı bir hicviyeye de sahiptir.  İnadından vazgeçerek söz verdiği altınları yollayan Gazneli Mahmut (ki birçok tezkirede bu altınların bir kervanla ancak taşınabildiğinden bahsedilir), Firdevsi'nin ödülünü alamadan öldüğüne tanık olur. 

İslam öncesi dönemden elde kalan birçok yazıtın ve efsanenin kaynaklık ettiği Şehname, çok rahat bir biçimde bir tarih kitabı olarak da okunabilir.  Firdevsi'nin tarihçi bir bilim insanı yaklaşımı sergilediği yapıtın en ilgi çekici özelliği İslam'ın İran'daki altın çağlarından birinde yazılmasına rağmen, sahip olduğu Paganist/Zerdüşt yanlısı tutumdur.

Söz konusu tutum nedeniyle o dönemlerde sıkça eleştirilen yapıt, günümüzde tüm dünyanın hayranlıkla izlediği ve İran'ın övündüğü bir konumdadır.

Yukarıda gerçekleştirdiğimiz gruplandırmanın ikinci yakasında yer eden şair, yazar ve düşünürler ise İranlı olmadıkları halde Farsça yapıt vermeyi tercih eden kişilerden oluşuyordu.  Bu şair, yazar ve düşünürlerin söz konusu tercihte bulunmasının nedeni Farsçanın dönemin egemen iktidarının resmi dili olması ve elbette dilin sahip bulunduğu büyük ve muhteşem lirik ses ve yapısal özelliklerdir.  Bu grup içinde sayabileceğimiz kişiler arasında başta Mevlânâ gelmektedir.

Mevlânâ, aslen bugünkü Afganistan'ın Belh eyaletinde doğmuş olmasına rağmen, Türk kökenlidir ve bunu birçok şiirinde de ilan etmiştir.  Belh'te konuşulan Farsçanın etkisi altında kalan şairin İslamî eğitimini Arapçanın yanında Farsça alması ve elbette dönemin bilim/sanat dilinin Farsça olması söz konusu tercihin ne derece isabetli olduğunun da göstergesi niteliğindedir.  Aynı zamanda Farsçanın, aruz ölçüsünü çok rahat bir biçimde yansıtmadaki başarısı, söz konusu tercihin bir diğer ayağı olarak değerlendirilebilir. 
Fihi ma Fih adlı düzyazı yapıtını Arapça veren Mevlânâ, bunun dışında kalan tüm yapıtlarını Farsça yazmıştır.

Yine bu dönemde karşımıza çıkan bir diğer şair, Şems-i Tebrizî de Arap olmasına rağmen eserini (
Makâlât) Farsça vermiştir.

Anadolu coğrafyasında da her ne kadar Türkçe söyleyen Yunus Emre ve benzeri birçok şair olsa da beyliklerin birçoğunun resmi dil olarak Farsçayı benimsemesinden ötürü şair ve yazarların da bu dilde eser verdiği görülür. 


TÜRKLER VE FARSÇA

Selçuklu ve Selçuklu'ya bağlı birçok emirliğin hâkimiyet kurduğu Anadolu'da Farsçanın vazgeçilmez bir egemenliğinin olduğunu söyleyebiliriz.

Özellikle Osmanlı Devleti'nin kuruluşuna kadarki süreçte (Bu döneme, Fetret de diyebiliriz.) Farsçanın Anadolu topraklarında resmi bir dil gibi bulunduğunu, himaye edildiğini ve geliştiğini söyleyebiliriz.

Elbette bu yayılımın oluşmasında az önce yukarıda da adını zikrettiğimiz Mevlânâ'nın da etkisi büyüktür.  Mevlânâ ve yakın çevresinin etkisiyle Türkçeden başka dilde şiir söylemeyi reddeden bazı şairlerin bile Farsça şiirler söylediği ve Türkçenin yanında Farsça yapıtlar verdikleri de gözlemlenebilir.  Bu ikili dil kullanımına Yunus Emre'de bizzat tanık olabiliriz.

Yunus'un Türkçe dörtlükler halinde hece ölçüsünü kullanarak kaleme aldığı yapıtları olduğu kadar Farsça kaleme aldığı eserleri de vardır.  Bu noktadan hareketle denilebilir ki Farsça, uyanmaya başlayan ve birleştirici bir payda yaratımında vazgeçilmez bir role sahip olan Türkçeye rağmen çok uzun devirler boyunca Anadolu coğrafyasında varlığını hissettirmiş ve günümüzde dahi hissettirmeye devam etmektedir. 

1381-1398 yılları arasında Sivas’ta bulunan Kadı Burhaneddin'in Farsçayı himaye etmesi ve neredeyse tüm medreselerde bunu bir resmi eğitim dili olarak benimsetmesi, o dönemde Anadolu'nun neredeyse tamamına dağılmış bulunan tüm ilmi müesseselerde Farsçayı Arapçanın dahi önüne geçirmiş pozisyondadır. 

Osmanlı'nın kuruluşu ve devletten imparatorluğa ilerleyen süreçte de Farsçanın hâkimiyetini rahatlıkla görebiliyoruz.

Özellikle Fatih'in sarayında şairleri himaye etmeye başlaması ve Fatih'in önderliğinde başlatılan imparatorluk hamlesinde birçok şairin kendini “İranî” olarak nitelediğine tanık olunabilir.  Farsça şiir söylemenin söz konusu kültürü de beraberinde bu topraklara getirdiğinin bundan iyi göstergesi olamaz.

Edebiyat, etkileşimlerin olduğu bir bilim dalıdır.  Günümüz dünya edebiyatına bakıldığında görülecektir ki birçok ülkenin yazarı, düşünsel veya biçimsel kaynaklarını başka kültürlerden veya topraklardan yapıtına taşımakta ve söz konusu varlığın daha ötesine geçebilmek için yaratıcılığına bu sayede sağlam zeminler hazırlamaktadır.

Fars dilinin Osmanlı topraklarında temellenmesi ve yaygınlaşması da az önce sözünü ettiğimiz oluşumun varlığıyla açıklanabilir.  Bununla birlikte, özellikle Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun İran topraklarında hüküm sürmesi ve ardılı Anadolu Selçuklu Devleti’inin Anadolu yarımadasındaki siyasal/askeri varlığı, Farsçanın zaten bir devlet geleneği şeklinde Türkler arasında yaşamını olanca ağırlığıyla sürdürmesini olanaklı kılmıştır.

Fatih dönemine kadarki süreçte yerleşik yaşama geçiş çalışmalarını aksamalarla da olsa sürdüren Türk boylarının Türkçenin resmiyetini geciktirdiği ve daha doğrusu Türkçenin bu sürece kadarki zaman dilimlerinde gerek devlet gerek sanat/edebiyat dili olarak tam egemenliğini kuramadığı kabul edilir tarihi bir gerçektir.  Özellikle Yunus Emre başta olmak üzere Türkmen boy veya aşiretlerinin mensubu bazı önemli düşünür ve mutasavvıflar dışında Anadolu topraklarında Türkçenin bayraktarlığını yapan bir topluluğa pek rastlayamayız. 

Fatih dönemi sonrasında II.Bayezid ve I.Selim döneminde Fethullah Katib, Şemseddin Berdeî, Gülşen-i Berdeî, İdris-i Bidlisî ve Şah Mahmûd-i Tahrânî gibi bazı şairlerin varlığına rastlasak da asıl şaşırtıcı olan şair kimliğiyle kimi Osmanlı padişahlarının da divanlarını Farsça olarak vermesidir.  Bu Osmanlı padişahları sırasıyla; her ne kadar tahta çıkamadıysa da Cem Sultan (1459-1495), Yavuz Sultan Selim “Selimî” (1466-1520), III.Murat “Muradî” (1546-1594), Kanunî Sultan Süleyman “Muhibbî” (1494-1566)’dir.  Bununla birlikte, Kanunî Sultan Süleyman’ın şehzadelerinden Şehzade Bayezid “Şahî” (1525-1562)’nin de bir Farsça divanı vardır.

Bu dönemde, Fatih ile başlayan saray şairliği geleneğinin en üst kerteden destekçisi olan sultanların da Farsça şiir söyleme geleneğine bizzat uydukları görülür.  Bu uyum, Farsçanın bilim ve özellikle sanat ve edebiyat dalında, Osmanlı’nın neredeyse her döneminde kabul gören başat rolünü bize açıklayabilir.

Özellikle Fatih ve Kanunî arasındaki süreçte bir şairin ustalık ya da zirvede olma beratı belki de Farsçaya hâkimiyetiyle ölçülüyordu.  Bu şair ve edebiyat simaları arasında Şeyhî ve Nef’î sayılabilir.  Özellikle bu iki şair, Osmanlı Türkçesinde kaleme aldıkları yapıtlarının yanında Farsça olarak yazdıkları şiirlerle de oldukça ünlü bir mertebeye gelmişti.

Farsçanın İstanbul ve aydın kesim içindeki ağırlığı İmparatorluğun neredeyse her döneminde Anadolu topraklarındaki ünlü bazı ilim merkezlerinde de aynı şiddetle hissedildi.  Özellikle bazı dini merkezlerde din bilimlerinin Arapça dışında Farsça da okutulması, bununla birlikte Osmanlı’da adını duyurmuş tüm siyasî, askeri ve edebî şahsiyetlerin orta ve lise eğitimlerinde Farsçayı bir ikinci dil gibi öğrenmesi dilin ne derece önemsendiğinin ve Osmanlı Türkçesi içindeki payının ne derece büyük olduğunun tipik göstergeleridir.

Tanzimat öncesi dönemde Farsçayı bilmeyen bir kişinin devlet kademelerinde kolay kolay kendine iş bulamayacak pozisyonda olması, Farsçanın Osmanlı Türkçesi içine hangi oranlarda sızdığının gizli anahtarlarını bize vermektedir. 

Elimizdeki son kayıtlar gösteriyor ki Türkiye’nin eğitim serüveninde Farsça, 1928 Harf Devrimi sonrasında da müfredatta ağırlığını hissettirmiştir.

Eğitimde Birlik yasası çıkarıldıktan sonra bile genç Cumhuriyetin liselerinde Farsçanın zorunlu dil olarak okutulduğu, Sadî’nin
Bostan ve Gülistan adlı yapıtlarının ders kitapları arasında bulunduğunu ve Cumhuriyetin ilk fakültesi olan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi(DTCF)’nin ilk açılan bölümlerinden birinin Fars Dili ve Edebiyatı olduğunu belirtmemiz lazım.

Eğitim dilinin Farsça koşullanmalardan ve örneklerden temizlenmesi, ancak 1932 Dil Devrimi ve beraberinde gelen sadeleşme hareketleriyle olmuştur.

TÜRKİYE TÜRKÇESİ VE FARSÇA

Farsça; edebi, kültürel ve musiki ile ilgili kavramlar, isimler, kuş isimleri, hayvan isimleri, sebze isimleri, çiçek isimleri ve ağaç isimleri vb. alanlarda Türkçeye fazlasıyla kelime vermiştir.  Bu kelimelere bazı örnekler verdiğimizde, Türkçe sandığımız birçok kelimenin aslında Farsça olduğunu görebilir ve yüksek bir nüfusla karşılaşabiliriz:

abdest, abdesthane, abıhayat, armut, arzu, asayiş, asuman, aşikâr, avize, badem, bahar, bahane, bahçe, bahçıvan, bahtiyar, barut, bedava, beddua, beste, bestekâr, bostan, cadı, cambaz, canavar, cephane, cihan, cilve, çabuk, çakal, çamaşır, çapraz, çarşamba, çeşme, çırak, çile, çoban, çünkü, dert, destan, derya, dost, düşman, ebru, efsane, ezber, ferda, gergedan, gül, günah, güzide, hande, handan, hasta, hastane, havuç, hemayar, hemcins, hemdert, hemen, her, horoz, işkembe, jale, kâğıt, kahraman, karpuz, kayısı, keman, kereste, kereviz, keşke, kilit, kireç, kök, kumbara, lacivert, lale, leblebi, levent, leylek, maya, meğer, mehter, mercimek, merdiven, meyhane, meyve, namaz, nalan, narenciye, Nevruz, nihan, nohut, numune, oruç, padişah, palas, pehlivan, perakende, perşembe, pervane, peşin, peygamber, peynir, pilav, pişmaniye, pul, put, reçel, renk, rüzgâr, sade, saray, saz, serap, serdar, sermaye, sersem, sincap, sirke, siyah, sümbül, şalgam, şah, şeftali, şebnem, şehir, şirin, şişe, tahta, tarçın, tembel, terazi, tezgâh, tırabzan, turunç, usta, ümit, vaşak, viran, yahut, yâr, yeşim, zehir, zengin, zerrin, zeytin, zil, zurna, zülüf…

Yukarıda çok az bir bölümüne yer verdiğimiz söz konusu kelimelerin tam olarak kaç tane olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz; ancak Türk dili üzerine gerçekleştirilen araştırmalar ortaya koyuyor ki kesinlik arz etmemekle birlikte 1400 civarında Farsça sözcük bugün kullandığımız yaşayan Türkçe içinde hüküm sürmektedir.  Sadece sözcük alımının değil; aynı zamanda söylem ve cümle yapılanmalarının da yine Farsçadan fazlasıyla etkilendiğini söylememiz gerekecektir. Türkçede sıklıkla kullandığımız …hem …hem veya …ya …ya ikilemeleri yine Farsçanın bir yapılanmasıdır.  Aynı zamanda bağlaç olarak kullandığımız –ki sözcüğü de yine Farsçadaki yapının aynısıdır ve anlamca Farsçada cümlelere kattığı değeri Türkçede de sürdürmektedir.  Tamlamaların oluşturulmasında, her ne kadar Farsça ve Arapça benzerlikler gösterse de, Osmanlıcadaki tamlama yapılanmasının direkt Farsçadan dilimize geçmiş olduğu da bir gerçektir. 

Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nda başlayan etkileşim, Osmanlı üzerinden günümüze ulaşmış ve dilimiz içindeki yerini almıştır.  1932 Dil Devrimi’yle başlayan sadeleştirme çalışmalarına rağmen bugün, Türkçenin içindeki Farsça söz dağarcığının fazlalığı her iki kültürün ne derecede birbiri içine geçmiş olduğunun da en iyi kanıtıdır.

1932’den sonraki süreçte amansız bir hızla girişilen sadeleştirme hareketinin 1930’ların sonunda gelip dayandığı nokta, dili bir çıkmaza sevk etmekten başka bir şey olmamıştır.

Atatürk’ün de bizzat söylediği gibi, sadeleştirme yapılacağı yerde halkın yüzlerce yıldan beri söyleye geldiği birçok kelimenin varlığına son verilmek istenmiştir.  Bu bilinçsiz sadeleştirme hareketinin belki de kilit noktası Farsça kelimelerdi.

Arapça, sahip olduğu ses farklılıkları nedeniyle hem söylemde hem yazımda Türkçe ile aradan asırlar geçse bile, uzak tanışıklığını sürdürmüştür.  Özellikle Osmanlı döneminde bilim dilinin Arapçadan ithal edildiği düşünülürse gündelik konuşma dili içindeki Arapça temelli kelimelerin halk tarafından çok da rağbet edilmeyen yapılanmalar olduğu ortaya çıkar.  Bu görüşü Farsça için yineleyemeyiz; çünkü Farsça, gerek lirik / melodik yapısı gerek Türkçeye benzer ses özellikleri nedeniyle halk tarafından daha fazla benimsenmiştir.

Aynı zamanda halkın da benimsediği birçok edebi yapıtın temelinde Fars edebiyatından etkileşim/esinlenme yatmaktadır.  Bu noktada halkın, atavizmle açıklayabileceğimiz bir koşullanmayla kimi durumlarda Arapça bir kelime için dahi kelimenin Farsça eşanlamlısını tercih etme gibi bir tutuma sahip olduğunu saptayabiliriz.  Bu durum öyle bir hal almıştı ki bir olgunun aydın kesim tarafından Arapça karşılığı kullanılırken halk tarafından aynı olgunun Farsçasının benimsendiği durumlara sıklıkla rastlanır olunmuştu.  İşte bu koşullar içinde gerçekleştirilen sadeleştirme çalışmalarında Batı kaynaklı (özellikle Fransızca, Almanca, İtalyanca ve İngilizce) kelimelerin yanında, Arapça bazı terim ve tamlamaların da tasfiyesi oldukça kolay olmuş; fakat halkın dilinde, yukarıda da nedenlerine değindiğimiz, asırlardır yer eden Farsça kelime ve tamlamaların atılması aynı kolaylıkla sağlanamamıştır.  Bu noktada ısrarlı politikaların izlenmesi de dili bir çıkmaza sürüklemekten öteye gidememiştir.  Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen Güneş-Dil Teorisi başlıklı çalışmanın aslî amacının katı ve vahşi sadeleştirmenin önüne bir set çekmek olduğu söylenebilir.  Bununla beraber, Osmanlı zamanında ilk dil uyanışlarında kendini gösteren Ziya Gökalp ekolünün de tekrar benimsenerek “Türkçeleşmiş Türkçedir” prensibinden hareketle söz konusu rüzgârın dindirilmeye çalışıldığı görülür.  Kısaca anımsayacak olursak Türkçeleşmiş Türkçedir görüşüne göre, bir milletin geçmişten geleceğe uzanan çizgide kullandığı kimi yabancı sözcükler artık o milletin malı olmuştur.  Bu sözcükler gerek ses gerekse biçim ve anlam yönünden söz konusu milletin kültürü içinde yoğrulmuş ve tabir yerindeyse o milletin dilinin malı olmuştur.  İşte Türkçede de özellikle Farsçadan geçen birçok kelimenin içinde bulunduğu durum bundan farksızdır.  Bu nedenle birçok Farsça kelime 1930-1940 yılları arasında gerçekleştirilen şiddetli sadeleştirme rüzgârından etkilenmemiş ve bugün dahi dilimizdeki varlığını sürdürür olmuştur.

Bununla birlikte her etkileşimin çift taraflı varlığını sürdürdüğünü kabul edecek olursak sadece Türkçenin Farsçadan değil; Farsçanın da Türkçeden fazlasıyla etkilendiğini söylememiz yerinde olacaktır.  Farsça, gerek coğrafya sebebiyle gerek tarihin birçok döneminde büyük askeri/siyasi güç olan kavimlerin anadili olmasından ileri gelen nedenlerle birçok yabancı sözcüğü de kendi bünyesine katmıştır.  Türkçe ile Farsçanın etkileşimi her ne kadar büyük oranda Büyük Selçuklu İmparatorluğu döneminde olsa da günümüzdeki etkileşim coğrafi gerekçelere dayandırılabilir.  Özellikle İran’ın kuzey bölgeleri ve Hazar Denizi kıyıları Güney Azerbaycan’a yakınlığıyla Türkçenin söz konusu bölgelerde konuşulmasına olanak tanımaktadır.  Tebriz ve Hicaz gibi kimi merkezi yerleşim birimlerinde yaşayan Azeri nüfusun da söz konusu etkileşimi artırıcı bir rol oynadığını söyleyebiliriz.  Aynı zamanda İran’ın tarihsel geçmişinden hareketle ülke çapında kurulan Selçuklu araştırma enstitüleri ve elbette büyük üniversitelerin Türk dili ve edebiyatı kürsüleri de yine Türkçeye karşı olan ilginin bir diğer kanıtıdır.  Farsçadan dilimize geçen sözcükler, yaşam olanağı açısından Farsça içindeki Türkçe kelimelerden daha şanslıdır.  Farsça, belki de halka egemen olan tarih ve dil bilinci nedeniyle, İran halkı tarafından özüne sadık olunarak geliştirilmeye çalışılmaktadır.  Bu nedenle tarihsel süreçlerde herhangi bir topluluğun egemenliği altında yaşandığı dönemlerde dahi Farsçaya giriş yapan kelimelerin çok da uzun ömürlü olmadığı, belki de dini nedenlerden dolayı Arapça dışında başka dillerin Farsça üzerinde baskın izler bırakamadığı söylenebilir.  İran halkının anadilinden Türkçeye verdiği kelimelerin fazlalığı karşısında son dönemlerde Türkçe öğrenmek istemesi ve Türkçeyi kendisine yakın hissetmesi de yine Farsçaya Türkçeden bazı kavramların son dönemlerde giriş yapmasına olanak tanımıştır.  Yukarıda, Farsçanın Türkçeye verdiği kelimelerin tam sayılamasa bile 1400 civarında olduğundan söz etmiştik.  Birçok araştırmacının belirttiğine göre Türkçe de Farsçaya sayısı hiç de azımsanamayacak ölçüde kelime vermiştir.  Fuad Köprülü Türkiyat mecmuasında yayımladığı “Yeni Fariside Türkçe Unsurlar” adlı makalesinde 280 kelimenin Farsçaya geçiş yaptığından söz eder.  Gerhard Doerfer ise Turkische und Mongolische Elemente im Neupersischen adlı yapıtının 2,3 ve 4. ciltlerinde Türkçeden Farsçaya geçen kelimeleri araştırır ve bu sayıyı, baş ve son ekler yardımıyla kelime türetmeleri (kelime türevlerini) de dâhil ederek, 2000’in üzerinde bildirir.  Genel olarak baktığımızda söz konusu kelime veya kelime gruplarının daha çok askerlik ile ilgili olduğu göze çarpar; ancak her ne olursa olsun, her iki etkileşim düzleminin ölçümü yapıldığında, ibrenin Türkçenin Farsçadan daha çok etkilendiği yönünde hareketlendiği de unutulmamalıdır.  

Dil, kültürün başlıca yaratıcısı ve başat öğesidir.  Bir ulusun geçmişten geleceğe uzanan zaman çizgisinde başından geçen/deneyimlenen tüm edinimlerin; gelenek ve göreneklerin, sevinç ve hüzünlerin, yengi ve yenilgilerin, doğan afet ve kazaların kaydının tutulduğu büyük havuza kültür adını verebiliriz.  Kültürün ortaya çıkmasında egemen iki kol vardır: Sözlü ve yazılı dil.  Sözlü dilde, yukarıda sözünü ettiğimiz edinim veya deneyimler söz yardımıyla kuşaktan kuşağa aktarılır ve değişiklik gösterir.  Yazılı dil de ise, yazı dilinin de karakteristlik özelliğinden kaynaklanan nedenlerden dolayı, ortaya çıkan yazılı kültür değişiklik göstermez ve toplumsal belleğin yaratımında en önemli kalemi oluşturur.  İşte belki de bu nedenlerden dolayı dil alanında etkileşime geçen ve birbirleriyle fazlasıyla kelime/cümle yapı alışverişinde bulunan toplumların kültürel öğelerinde de benzerlikler görülür.  Bu benzerlikler başta edebiyat olmak üzere müzik, güzel sanatlar, çeşitli törenler ve günlük yaşamı biçimlendiren kimi kurallarda kendini gösterebilir.  Hatta bu noktadan hareketle söz konusu toplumların bir işaret dili olarak ortak ünlemlere ve beden dillerine sahip olduklarına bile rastlanılmıştır.  Türkçe ve Farsça arasındaki yüksek etkileşimden dolayı söz konusu iki ülke halkının kültürel benzerliklerinin yanında kimi tarihsel olayların izleklerinde de yakın saptamalar veya kesişme noktalarına sahip oldukları görülebilir.  Örneğin, 30 Aralık 1906’da İran’da ilan edilen Meşrutiyet, 23 Temmuz 1908’de Osmanlı’da ilan edilen Meşrutiyet’le tarihsel yakınlığı dışında kültürel ve sosyal benzerlikler de gösterir.  Belki de bundan dolayı, her iki ülkenin siyasi, kültürel ve sosyal izleklerinin birbirine fazlasıyla benzediği sonucu çıkarılabilir.  Bu benzerlik, dillerin birbirinden etkilenme zemininde, dilin kültür ve sosyal yapıyı oluşturmadaki başat rolüyle açıklanabilir.

Günümüz İran’ında da süregelen bu benzerlik, her iki ülke halkının gelenek/görenek ve kültür zemininde eşanlamlı koşullanmalarla hareket etmesini beraberinde getirmiştir.  İran edebiyatındaki dönemler ve şair/yazar kesiminin geçirdiği değişimler göz önünde bulundurulduğunda, Türk kültür ve edebiyat dünyası ve hatta bunun ötesinde Türk sosyal hayatıyla birçok noktada ortak bir tutumun varlığından söz edilebilir.  Bunun en iyi örneklerinden birini ünlü İranlı kadın şair Pervin-i İ’tisami’de görebiliriz.  Osmanlı’daki kadın hareketlerinin alevlendiği bir dönemde İran’da aynı amaçla şiirler yazan İ’tisami, “Zen Der İran” (İran’da Kadın) adlı şiirinde şöyle söylüyor:

[….]

İnsaf mahkemesinde kadının şahidi yoktu,

Fazilet ve ilim okulunda kadın okullu değildi…

[….]

Bilginin ışığını kadının gözünden gizlerlerdi

Bu bilgisizlik, hakir ve esir olmaktan başka bir şey değildi…

[….]

Kadının cahil olduğu yerde altın ve takının ne yararı var?

Altın ve takı cahillik kusurunu örtmez.

[….]

Göze ve gönle örtü gerekiyordu; ancak dindarlıktan dolayı

Eski püskü kara çarşaf giymek, Müslümanlığın temeli değildir![1]

Şairin sözlerinden de anlaşılacağı gibi, İran ve Türk kadınlarının bile o dönemlerdeki sorunlarının ortaklığı söz konusudur.  Aynı zamanda gerek askeri gerek siyasal bunalımların eşzamanlılığı her iki kültürün birbirine ne kadar fazla benzediğinin açık kanıtıdır.

Sonuç olarak unutulmamalıdır ki dil, insan varlığının belki de en önemli nedenlerinden biridir.  Bizler dilimiz sayesinde düşünebiliyor ve bir arada yaşamayı olanaklı hale getirebiliyoruz.  İlk insan topluluklarının coğrafyadan kaynaklanan nedenlerle bir arada yaşama ihtiyacı, beraberinde iletişimi getirmiştir.  İletişim, insanın doğaya karşı koymasında, onu eğitmesinde ve kendi gereksinmelerini karşılamada başlıca kural olmuştur.  Dünyanın farklı coğrafyalarında ortaya çıkan farklı iklim ve doğa koşulları o bölgelerde yaşamını sürdüren farklı insan topluluklarının farklı dilleri geliştirmesine neden oldu.  Dışarıdan gelebilecek bir tehdidin farklı ses birliktelikleriyle tepkimelere neden olması ve bunun sonucunda o bölgeye has bir ses birliğinin ortaya çıkması kaçınılmazdı.  Belki de bu nedenlerden dolayı Orta ve Ön Asya halklarının dillerindeki kimi eş ses ve yapı benzerlikleri ortaya çıkmıştır.  İran ve Türk boylarının ortak kader çizgisi, başta aynı coğrafyayı paylaşmaları ve elbette birbirleri üzerinde kurdukları askeri, ekonomik ve sosyal egemenliklerle ilerleyen zaman çizgisi içinde belirginleşmiş ve birbirinden ayrı düşünülemez bir hal arz etmiştir.  Her iki toplumun da zaman içinde gösterdiği değişim ve atılımların birbirine yakınlığı ile somutlanacak bu yakınlık ilişkisi, modern bildirim araçlarının ortaya çıkması ve enformasyon çağının getirileriyle birlikte yepyeni ufuklar çizmektedir.  Bugünün dünyasında inanılan sayasal yapıların veya tapınılan inançsal göstergelerin iletişim ve getirileri karşısında önemini yitirmesinden hareketle, her iki toplumun dil ortak paydasında elde edebileceği kazanımlar ve bunun ötesinde kuracağı yeni kültür köprüleri daha sağlıklı dil yapılarının ve bilimsel uyanışların haberciliğini yapmaktadır.



[1] Çeviri: Kerem Gün.

KAYNAKÇA

Doerfer, Gerhard. Turkische und Mongolische Elemente im Neupersischen. Wiesbaden: Franz

Steiner Verlag GMBH, 1963-1975.

Gün, Kerem. “20. Yüzyıl Başlarında, İran’ın Bu Gününü Hazırlayan Nedenler”. Edebiyat ve Eleştiri

            51(Eylül-Ekim 2000): 84-7.

Günaltay, Şemseddin. İran Tarihi. Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1987.

İ’tisami, Pervin. Pervin-i İ’tisami Divanı. “İran’da Kadın”. Çev. Kerem Gün. Tahran: İşarât-ı İlmî

            Yayınevi, 1983.

Köprülü, Fuad. “Yeni Fariside Türkçe unsurlar”. Türkiyat 7-8 (1942-45): 1-6.

Riyâhî, Muhammed Emin. Osmanlı Topraklarında Fars Dili ve Edebiyatı. İstanbul: İnsan Yayınları, 1995.

Tecrubekar, Banu Nusret.  İran Edebiyatında Şiir “Kaçarlar Dönemi”.  İstanbul: İnsan Yayınları,

            1995.

Kerem Gün
GERCEKEDEBİYAT.COM