'U'balna Kulna!" Arap Baharı hepinizin başına gelebilir

'U'balna Kulna!

02 Ekim 2012 - 4100 kez okundu.

Arap Baharı neydi?

 

Başlıktaki Arap deyimini okuyunca hemen aklıma AKP hükümetinin Suriye'ye karşı yarattığı krizin (Şu an için böyle niteliyoruz belki ileride “savaş” denecek.) başlarında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'a sık sık kullandığı o deyim geldi. Men dakka dukka.”

 

Tabii bu da bir Arapça deyimdi ve Esad'a iktidarı “savaşmadan” bırakması için  Suriye'yi kendisinin de içinde bulunduğu Batı ittifakına bırakması çağrısıydı. Fakat bu çağrı, Suriye'de yaşanan gelişmeler 2011'in ilk aylarında Tunus'ta bir işportacı emekçinin kendisini yakmasıyla başlayan ve Mısır'da devam eden ve Libya'da kanlı ve insafsız bir katliama dönüşen “Arap Baharı” olarak adlandırılacak sürecin de sonunu işaret ediyordu. “Men dakka dukka” giderek Tayyip Erdoğan'ın kendi iktidarını tehdit etmeye başlamıştı çünkü Arap Baharı denen süreç bu yazı kaleme alındığı saatlerde Suriye'de süren bir süreç değil orada noktalanan bir süreç olmuştu.

 

Peki buraya nasıl gelindi? Başlayan neydi, Suriye'de niçin bitti? İşte bu soruların yanıtını Vijay Prashad'ın kaleme aldığı Arap Baharı Libya Kışı adlı önemli kitabın kılavuzluğunda aramaya çalışalım. Bu kılavuzluğu yapabilecek nitelikte bir kitap olduğunu belirtmekte yarar var çünkü Arap Baharı'nı başladığı andan itibaren Libya'ya gelen süreci tarihsel arka planıyla birlikte ve “kurtlar sofrası”  diye adlandırdığı emperyalizmin düğüm düğüm birbirini içine geçmiş ilişkilerini çok duru bir biçimde anlatmayı başarıyor. “Arap toprakları için 2011'in ilk aylarındaki olaylar yeni bir tarihin başlangıç değil, yüz yıllık bitmemiş bir mücadelenin devamıydı” (s. 50) diyerek yüzyıl başından başlayarak geri dönüşlerle birlikte anlatması diyalektik bir çözümlemeyi gözler önüne sürüyor. Bu tarihsel aynı zamanda uluslararası egemen sınıfların Arap Baharı'na ilk anda nasıl müdahale etmek istediklerini de gösteriyor. İşte bu “istek” bugün Suriye'de gelinen noktanın da başlangıcını oluşturacaktı.

 

Tunus'ta üniversite mezunu, işsizlik yüzünden işportacılık yapmak zorunda kalan Muhammed Ebu Azizi polis şiddetini uğradığı için kendini yakmasından birkaç önce uluslararası tekeller ve kapitalist kuruluşlar Tunus'u serbest piyasanın dolayısıyla demokrasinin iyi işlediği “yatırım yapılabilir” bir ülke olduğuna dair “fiyatlar”ken, özellikle Tunus'un orta sınıflarına doğru da açılmaya başlayan bir gelir uçurumu yaratıyordu. Bu kadar acı bir çaresizlik karşısında zaten birikmiş olan öfke bir anda patladı ve o ana kadar Batı'nın ve emperyalistlerin uygulayıcısı Bin Ali ve oligarşisi iktidarı bırakarak Suudi Arabistan'a sığınmak zorunda kalıyordu. Bu gelişme karşısında Batı şaşkındı. Olaylar yaşanmadan daha birkaç önce Fransız bir bakan Bin Ali'nin özel uçağıyla Tunus'a uçmuş ve bir tatil geçirmişti. Halkın sokakta, meydanlara kazandığı bu zafer hızla Mısır'a doğru sıçrıyor, zaten Kahire'nin dışında işçi semtlerinde ve fabrikalarda yıllardır oluşan bir emekçi ve halk başkaldırısı Tahrir Meydanı'na akıyordu. Tunus'ta yıllardır yasaklı komünist parti ve çeşitli renklerden sol halkla buluşmaya başlamış, Mısır'da güçlü olan bir sendikal hareket ve sol Tahrir'e akan halkı yönlendirmeye başlamıştı. İki ülkenin zenginleri ve işbirlikçileri panikteydi.

 

Bu kadarına izin verilmeyecekti; verilmedi de. ABD hızla uluslararası sermayenin adamı ve yılların ajanı Frank Wisner'i Kahire'ye yolladı. Şöyle yazıyor Prashad: “Onlar şirketlerinin özel çıkarlarını geliştirmek için ABD devletinin gücünü sonuna kadar kullandılar ve sonra kendileri için para kazandılar. Bu sermaye imparatorluğunun yakın bağıdır ve Wisner de aralarındaki menteşedir.” (s. 54) Bu menteşe Mübarek'le görüşerek iktidarını nasıl uzatabileceğini konuştu. Tam bu sıralarda da Mübarek'in gizli polisleri ve milisleri Tahrir'e saldırıya geçiyordu. Bu halkı daha da kışkırttı. Obama başkan olduktan sonra geldiği Kahire'de Arap dünyasına daha doğrusu İslam coğrafyasına bir mesaj vermek istemiş ve “Eğer yumruklarınızı gevşetirseniz biz o eli sıkmaya hazırız” demişti. İşte bu söz birkaç yıl sonra Tahrir'de toplanan halk tarafından kendisine sloganlarda anımsatılacaktı. İşte tam bu noktada Prashad ABD'nin Ortadoğu politikasının dört direğini tanımlıyor ve ABD'nin bu dört temel direğin yıkılmasına izin verdiği takdirde Güney Amerika gibi Ortadoğu'yu da kaybedeceğini, bunun da ABD hegomonyasının çöküşü anlamına geleceğini söylüyor:

 

Birinci temel direk ABD'nin petrol için bu bölgeye güvenmesidir; petrolün Avrupa'nın ve Amerika Birleşik Devletleri'nin otomobil kültürüne akması sağlanmalıdır. İkinci temel direk, Arap dünyasındaki (Bin Ali, Mübarek, Suudiler ve Kaddafi gibi) ABD müttefiklerinin, terörle savaşnıda Atlantik güçlerinin yanında sağlamca yer alması gerektiğidir. Ömer Süleyman (Mübarek'in gizli servisinin başı N.A.) CIA'nın 'hayalet mahkumları'na zindanlarını açmıştı ve Kaddafi, el-Kaide üyesi olduğundan şüphenilen (İbn el-Şeyh, el-Libi gibi) kişilerin taşınmasına ve işkence görmesinde ABD istihbarat servisleriyle ve Süleyman'la yakın işbirliği yapmıştı. (Daha sonraysa bu El Kaidecileri ABD ve NATO ile işbirliği içinde Kaddafi'ye karşı “cihat” için çarpışırken görecektik. N.A.) Üçünçü temel direk elbette, Arap müttefiklerin kendi halklarında İsrail'e karşı gelişen daha radikal duyguları dizginlemeleri gerektiğidir. Mısır, 1979'da İsrail'le barış anlaşması yapması şerefine ABD'den yıllık, 1.3 milyar dolar rüşvet almıştır, bu da İsrail'in Filistinlilere ve Lübnanlılara karşı asimetrik savaşını yönetmesine olanak sağlamıştır. Dördünce temel direk önceki üçüyle ilgilidir. Bu ABD Dışişleri Bakanlığı'nın statükoya karşı “İran Revizyonizmi” dediği şeyin bir şekilde önünü kesmektir. (s. 58)

 

İşte Tunus ve Mısır'da yaşanan gelişmeler bu dört ayağın dördünü de halk hareketiyle tehdit ediyordu ve buna göz yumulamazdı. Tam bu noktada Tahrir'i uzaktan izleyen Müslüman Kardeşler (MK) “muhalefete” dahil oldu. Bu ABD ve Parshad'ın deyimiyle Atlantik güçlerine can simidi oldu. Arap Baharı sürecinin durdurulması umudu doğmuştu. Mübarek bu noktadan sonra iktidarda kalmasa da olurdu ama yine de MK'nin İsrail'e karşı nasıl bir tutum alacağı belirsizdi ve İsrail gittikçe panikliyordu. Çok geçmeden iktidar karşılığında Batı ittifakı MK'den gerekli garantiyi aldı ve MK'nin Camp David'e sadık kalacağını açıklaması sağlandı.

 

Tabii bu arada Arap müttefiklerin yani petrol kültürüne en büyük katkıyı sağlayan Suudilerle, 5. Filo'nun demirli olduğu Bahreyn'de rüzgâr almaya başlamıştı. Özellikle Bahreyn'de Şii nüfus yıllardır süren baskıdan çok çekmişti. Onlar da İnci Meydanı'nı doldurdu ama “demokrasi” bekçileri orada Şiilere kralın uyguladığı şiddeti ve Suudilerin Parshad'ın Arap NATO'su (KİK) olarak değerlendirdiği anlaşmayla İnci Meydanı'na silahla müdahalesi görmezden gelindi. Daha önce binlerce kez gördüğümüz kapitalist ve emperyalist ikiyüzlülüğün bir yeni sayfasına tanık olacak ve “Demokrasiye benzeyen istikrar gibisi yoktur” (s. 86) sözlerini okuyacaktık.

 

Libya Kışı

 

Tunus ve Mısır'da Sunni İslamcılık, El Kaide ve MK'yle uzlaşarak eli rahatlayan Batı'nın gözü Arap Baharı rüzgârının ulaştığı Libya'ya çevrilmişti. Bingazi'de bir insan hakları avukatı ile bir romancı tutuklanmıştı. Göstere göstere gelen dalgalardan panikleyen Kaddafi rejimi önlem almaya çalışıyordu. Ama Kaddafi artık 1969 ile 1988 arasının kamucu, halkçı, devrimci (s. 231) değildi. Başka bir Kaddafi vardı. Bu Kaddafi Batı'yla tam bir uyum içinde olmaya çalışan, petrol yataklarını, petrol kültürünün hizmetine sunmuş, yukarıda da değinildiği gibi ABD'nin 11 Eylülü'nden sonra işkencehanelerini açmıştı. Peki ne oldu da bu Kaddafi Batı'nın “insancıl müdahale”, “koruma hakkı” diyen uluslararası toplum denen garip toplamın bir araya gelerek saldırısına hedef oldu. Aslında olan basitti. Kaddafi her durumda gözden çıkarılabilirdi. Mübarek ve Bin Ali gittikten sonra Kaddafi'nin kalmasının bir işlevi kalmamıştı. Kaddafi de rahattı. Bu rahatlık Libya çatışmalarının başlamasından hemen önce IMF'nin yaptığı bir açıklamaya da dayanıyordu: “Libya'nın 'iddialı reform gündemini' izlediğini belirti ve 'güçlü makroekonomik performasının ve özel sektörün rolünü artırma yönünde kaydettiği ilerlemeyi övdü.” (s. 104-105) Atlantik güçleri bu anlamda öteki iki ülkeden daha rahattı. Çünkü Seyfülislam Kaddafi de dahil olmak üzere Libya'nın uluslararası kapitalist sisteme dahil olması için neoliberal politikalar yıllar öncesinden kurulmaya başlamıştı. “Seyfülislam eğer Kaddafi'nin oğlu olmasaydı 2011 isyanında birçoğu Ulusal Geçiş Konseyi liderliğinin (Cibril başta olmak üzere) çekirdeğini oluşturan reformcuların safında pekâlâ yer alabilirdi. (s. 156) Ülkede neoliberal ekonomiyi işler hale getirilmesi için yurtdışında uluslararası şirketlerde ve kurumlarda görevli ruhunu kapitalizme satmış Libyalıları ülkeye getirmekte tereddüt etmemişti. Savaş sırasında işkencecileri olan ABD ve NATO ile işbirliği yapan El Kaidecileri de affeden (Örneğin Ben Hac gibi.) kendisiydi. Neoliberal politikalar uygulanmaya çalışıyordu ama yine de Kaddafi'nin etrafında 1969 Devrimi'nin ideallerini koruyan bir yapı direniyordu. Libya (ya da Kaddafi) bu iki uç arasındaydı. Vijay Prashad bu iki uç arasındaki gerilimi savaşın sonundaki Libya'yı çizerken de şöyle anlatıyor:

 

Dümen şöyle çevrilecektir: toplumda söz hakkına sahip olmak isteyen halkın büyük kesimlerinin sevinci (Kaddafi'nin engellediği Cibril'in kanalize etmek istediği sevinç) ile neoliberal gündemi (Kaddafi'nin uygulamayı denediği ama 'çadırındaki adamların itirazı üzerine uygulamadığı gündemi) izlemek isteyen küçük bir kesim dışında gezinmek. Yeni Libya bu iki yorum arasındaki uçurumda doğacaktır. (s. 232) Bingazi'yi müdahale etmek için rejimin en önemli adamları gönderildi ama başarılı olunamadı. İsyan yayılıyordu.

 

1987 yılında kaybedilen Çad savaşından beri Libya ordusuysa 'fikir'sizdi. Çad savaşında sonra Moraller yerler sürünüyordu. Devrim Komuta Konseyi'nin daha iyi unsurlarının özelikle de Hür Subaylar'ın zeki ve yetenekli mensupları ya görevden atıldı ya da dize getirildi. Bunların güçlenmesine izin verilmiş olsaydı, Libya ordusu fikirsiz kalmayabilirdi ya da sıradan askerler ile (yeni türeyen ayrıcalıklı kesimin suratsız çocuklarının sayıca gitgide arttığı) subay sınıfı arasında kopukluk yaratmayabilirdi. Ordu gücünü bir daha geri kazanamayacaktı. (s. 131) Kaddafi'nin ordusu aslında direnemeyecekti. Atlantik güçleri de bunu biliyordu. Hızla muhaliflere gizliden silah ve malzeme gönderilmeye başlandı. Bu arada 1973 Sayılı Karar BM Güvenlik Konseyi'nden çıkarılıyordu. Bu Libya yaptırımlarına ne acıdır ki Suriye'de “evet” diyordu. Libya'nın sonunu bugün hepimiz biliyoruz. Seçimlerden yapıldı, liberal işbirlikçi klik iktidara geldi ama kitap yazılırken bu seçim yaşanmamıştı ve Prashad bir öngörüsünde haklı çıkıyordu ki o da liberal işbirlikçilerin havada o başkent, bu başkent gezerken yerde çarpışan İslamcı ve El Kaidecilerin iktidarı öylece kendilerine bırakmayacağıydı. Bırakmıyorlar da...

 

Prashad bütün bu süreci tüm detaylarıyla aktarıyor. Ancak burada dikkat çekmek istediğim ve yazının girişinde sorduğum Arap Baharı Suriye'de niçin bitti sorusunun yanıtı da burada yatıyor. 1973 Sayılı Karar hiçbir şekilde Libya'ya bir silahlı müdahaleye izin vermiyor. Oysa uçuşa yasak bölge ilan edilmesini fırsat bilen Fransa hava saldırılarına başlıyor. Şimdi Suriye'de aynı konuda bir “insani müdahale ya da korunma hakkı” müdahalesine Çin ve Rusya'nın itirazının temeli burada yatıyor. Çok açıkça Rusya ve Çin Atlantik güçlerince Libya'da aldatıldıklarını düşünüyor. Suriye'de ne olursa olsun, nasıl olursa olsun ikinci bir 1973 Sayılı Karar'a benzer bir karar çıkmasına izin vermeyeceklerdir. İşte Çin ve Rusya'nın bu direnişi Suriye'deki Esad rejimine de Arap Baharı sürecini Tunus, Mısır ve Libya'dan farklı olarak “bir ulusal direniş mücadelesine dönüştürmesine” olanak tanışmıştır. Bu direnişe olanak tanıyan ikinci bir unsursa Suriye ordusu olmuştur. Suriye ordusu Libya ordusu gibi 'fikir”siz değildir ve antiemperyalist ve BAAS ideallerini koruyan ordusu çözülememiştir. Bu başarılamayınca da iş taşeron El Kaide ve Selefilere ihale edilmiştir.

 

Arap Baharı sürecini Batı, MK'nin, Türkiye'nin ve Körfez ülkelerinin desteğiyle petrol kültürüne ve İsrail'e karşı bir halk hareketi halk devrimiyle karşılaşmaktan kurtulunca süreci Suriye'de Ortadoğu savaşına, giderek İran'ı hedef alacak bir kuşatmaya, böylece Şii eksenini kırma mücadelesine döküp “fırsata çevirme” yoluna gitmiştir. Suriye bugün kan gölüne dönmüşse bunda Suriye rejiminden çok Libya'da adı sanı anılmamış Türkiye'nin Batı'nın “fırsata çevirme sürecini kendisi için bir fırsata çevirme süreci” olduğunu sanarak ülkesini ve halkını ateşe atması yüzündendir. Batı, Libya içindeki liberal işbirlikçi kliği ülkeyi çökertmek için kullanmışsa Türkiye'yi de Suriye'yi çökertmek için kullanmaya çalışmıştır ama her zamanki gibi büyük hüsrana uğramıştır.

 

Parshad, Libya'nın İtalyanlardan bağımsızlığını kazandıktan sonra anayasa yapım sürecini anlatırken  aktardığı çok önemli bir ayrıntıya daha dikkat çekmek gerekiyor: Anayasa yapılırken ülkedeki aşiretlerin ve azınlıkları birleştiren bir federal devlet mi yoksa üniter bir devlet mi olacağı konusundaki tartışmalardır. 1960'larda Libya'da bir ulus devlet yoktur ve üniter bir anayasa bir ulus bilinci yaratmayı o dönem boyunca başarmış olabilir ama bu zemin üzerinde hareket ederken bunun gerektirdiği devrimci özden çark edince bu üniterlik işlememiş, savaşın bitiminden hemen sonra bütün aşiretler kendi bağımsızlıklarını ilan etmiştir. Oysa diyor Prashad:Bir ulus devlet içindeki çatlakları yadsımak ve azınlık haklarının ve kültürel ifadenin ayrılık yönündeki ilk işaret olduğunu iddia etmek modern ulusalcılığın bir eğilimiydi. Tarihin bize gösterdiği gibi o hakların tanınmasının değil, yadsınmasının ayrılığı körükleme olasılığı daha fazladır. (s. 125)

 

Batılı emperyalistler ve Türkiye, Suriye içindeki azınlık ve mezhep farklılıklarını kaşımaya çalışarak ülkeyi bir kan gölüne çevirmeye ve buradan da bir müdahale gerekçesi yaratmaya çalışıyor. Oysa Suriye'deki azınlıklar ve mezhepler Suriye'nin kendilerine tanıdığı hakların bilinciyle bu yarılmaya karşı duruyor. Buradaki gericiler ve AKP ise kendi ülkesinin halklarının haklarını yadsımaktan öte bir savaş halindeyken Suriye'yi bu şekilde bölmeye çalışması o topraklara fırlattığı “bumerang”ın kendisine dönmesine yol açmıştır.

 

Sonuç

Vijay Prashad'ın Arap Baharı Libya Kışı adlı kitabı Suriye'de yaşananlarla birlikte bütün bu Ortadoğu sürecini anlamamızda yaşananlar için önemli saptamalar sunan, yaşanması olası gelişmeler konusunda (Suriye, Körfez ülkeleri, İran vb.) ipuçları veren çok değerli bir çalışma.

 

*Hepimize sıra gelebilir... (Vijay Prashad, Arap Baharı Libya Kışı, çev: Şükrü Alpagut, Yordam Yay. 1 Basım. Haziran 2012, s. 50)

 

Nihat Ateş

Gercekedebiyat.com