Turan Dursun Turan Dursun’a Karşı / Halit Payza

Turan Dursun Turan Dursun’a Karşı / Halit Payza

04 Eylül 2018 - 1485 kez okundu.

Turan Dursun, Sivas’ın ünlü Şarkışla İlçesinin şimdi Gümüştepe olarak anılan Altın Köyünde 1934’te doğduğunda, babası -Ağrı’nın Tutak İlçesi’nin, sonra Muş’un kimi köylerinde kıt kanaat din bilgisi ile imamlık yapacaktı-, baba mesleğini sürdürecek bir oğlu olduğu için gururlanmış olmalı. Doğarken mesleği biçilmişti Dursun’un.

Ancak her öykü başladığı gibi bitmez, öyküler kimi zaman yazarını değil kendi olağan akışı ile kendi sonunu belirler. Her canlı ölmez, öldürülür de… İslam’ın dediği gibi insan eşref-i mahlûkat olsa da, insanın insanı öldürmesini yasaklasa da kuralı koyanlar kuralı bozarlar. Eşref-i mahlûkat’ı da öldürürler. İslam adına yaparlar ve ‘öldürmeyeceksin’in dışında, kendi yaptıkları yasaları yine kendileri bozarlar, oyunda mızıkçılık yaparlar. Zor oyunu bozar.   

Baba Dursun’un, oğul Dursun’a ilişkin öylesine büyük düşleri vardır ki, oğlunu ‘Basra’da, ‘Küfe’de’ büyük din adamları yetiştirmiş diğer kutsal kentlerde bile rastlanmayacak bir din âlimi yapmak istiyordu. Dilinden bu sözü düşürmez. Lâik eğitim almasını istemedi, ilkokula göndermedi onu. Babası laik eğitim veren ilkokulları ‘gâvur okulu’ sayıyordur. Dursun’un yaşamı, okul sıralarında, teneffüslerde okulun bahçesinde, kütüphanelerde çağdaş kitap kokuları arasında geçmedi. Şeyhlerin, şıhların, adı büyük din adamına çıkmışların tekkelerinde, dergâhlarında büyüdü. Hocaları Ağrı’nın Tutak Köyünden Şeyh Ramazan, Molla Nadir Efendi gibilerdir. Babasını gururlandırmak istiyordu ve onun istediği gibi bir din âlimi olacaktı. Kürtçe ders veren din adamlarını da anlayabilmek için Kürtçe öğrendi. Arapçayı, en az bir Arap kadar, hatta grameri onlardan çok daha iyi bir biçimde, çocuk denilecek yaşlarda öğrendi. Arapçası o kadar iyiydi ki, hem 7-8. yüzyıl Arapçasını, hem de değişime uğramasından sonraki 11-12. yüzyıl Arapçasını biliyordu.

Bir şeyi bilmek, onu en iyi biçimde bilmek demektir. Bilmeseydi, babasının ve olmasını istediğinin etkisinden çıkıp, kendi ayakları üzerinde ve bilimsel bilgiyle tanıştığında olduğu Turan Dursun olabilir miydi?

Dinayet İşleri Başkanlığına bağlı kurumlarda görev alabilmek, müftü olabilmek için en az ilkokulu bitirmiş olmak gerekiyordu. Babası çok uzağı görmekten, bu basit bilgiyi öngörememişti. Dursun İlkokulu dışarıdan okuyarak bitirdi. Köy imamıydı, bir camisi, o camiye gelen bir cemaati vardı. İstanbul’da Üçbaş ve ünlü İsmailağa medreselerinde hocaydı. Tekirdağ’da, Altındağ’da, kendi ili olan Sivas’ta Müftülük yaptı.

Yaşam en iyi öğretmendir, kötü öğretmendir ama iyi öğretir. Turan Dursun da adına yaşam denilen hocadan ders almaya başladı. Her geçen gün yeni bilgiler ediniyordu ve edindiği bu yeni bilgiler, babasının yönlendirmesi ve oğlun onu gücendirmemesi için öğrendikleri ile çelişmeye başlamıştı. Şeriatı kabullenemiyordu ve Mustafa Kemal öğretisini benimsemeye başlamıştı. İki ayrı dünya, Turan Dursun’un bilincinde çatışıyor, bilimsel bilgi dogmatizmi giderek baskılıyordu. Müftülük Lojmanı yaptırmak yerine hastane yapılmasını istiyordu, yaşadığı çevreyi ağaçlandırmak gibi istemleri vardı. Cemaatini sinemaya götürüyordu. Adı Kâfir’e çıktı. Komünist unvanını ise Atatürk Büstüne çelenk koyması ile kazanmıştır.

Aydın müftü olmak ona ilk ödülünü getirdi: Sürgün. İkincisi çok sonra gelecekti: Ölüm! Karanlık aydınlığa izin vermedi, biri diğerinin nedeni ve sonucuydu. Birinin olduğu yerde diğerinin yaşama olasılığı olamazdı. Bir değil birden çok sürgün ve tek bir ölümle ödüllendirildi. Kendi karanlığını yenmiş, dogmaları aşmıştı ama yendiği karanlık ve dogmaları taşıyanlarca yaşamına son verildi. Müftü ve aydın olarak yaşadığı sürece sürgündü, Müftülüğü bırakıp, istifa ederek ayrıldığında öldürüldü. Din adamı kimliği ile sürgünü uygun görenler, din adamlığını, Müftülüğünü geride bıraktıktan sonra karanlık amaçlarını gerçekleştirebilirlerdi. Öyle de yaptılar.

4 Eylül 1990’da İstanbul’da Koşuyolu’nda bulunan evinin yakınlarında tabancayla öldürüldü. Öldürenler eşref-i mahlûkatı, yaratılmışların en şereflisi insanı, geride üç öksüz çocuk bırakarak öldürdüler. Öldürenler, Turan Dursun’un her gece başını koyduğu yatağının üzerine bir de kartvizitlerini bırakmışlardı, bir kitabı: Kutsal Terör Hizbullah. Kitaplığından da pek çok şeyi alınmıştı. Bunlar arasında Turan Dursun’un notları, kitap taslakları da vardır.

Turan Dursun, daha güzel bir dünya istiyordu. Daha güzel bir dünya tabuların yıkıldığı, aklın özgürleştiği dünyaydı. Öncelikle kafalardaki zincirlerden kurtulmak gerekiyordu. Akıl ve bilim aydınlık taraftaydı, din ve iman karşı tarafta. Akılcılıkta, bilimsellikte gözlem, deney, nesnellik ölçüttü, diğer taraf bunlara kapalıydı. Görüşlerini yayımlatmak için çok uğraşmıştı ve her çaldığı kapı yüzüne kapatılıyordu. “Din Bu”nun (*) birinci cildine yazdığı önsözde “Bu yazıların, yazılı basında yer alması için çok uğraştım” diyordu, “Çok kapı çaldım. Aylarca, yıllarca sürdü çabalarım. Ama hep geri çevrildi. ‘Çağdaş’, ‘aydın’ olarak tanınan kesimde bile, ürküntüler oluşturuldu. En ‘hafif’ olanlar sunulduğunda bile, ‘yer verirsek bizi taşlarlar’ diye karşılandı. ‘Taşlanmak ne demek, ‘bombalanacaklarından’ korkanlar bile oldu” diye yazacaktı.

Kitaplarının ilk sayfasına kendi el yazısı ile çoğaltılmış ilk sayfalarında “Ölürsem” başlıklı şiirimside “O zaman anlarsın/Ölünce biri/Pazar karışır/İkiyüzlü olur hemen yüzler/Hemen/Dersin ‘neymiş meğer’!/Ben de ölürsem eğer/Ey ‘aydın cemaat’!/Lütfen öldürme beni!/Lütfen!” diyordu.

Bilinen anlamda cemaate değildi sözleri, aydın cemaat diyordu. Ölmekten değil, bunu ‘eğer ölürsem eğer’le karşılıyordu ve öldükten sonra da aydın olarak nitelendirdiği cemaatin yeniden öldürmemesini istiyordu; “Ey ‘aydın cemaat’!/Lütfen öldürme beni!”

Aydın cemaat öleni nasıl öldürecekti; unutarak, yok sayarak, öyle düşünse bile takiye yaparak!

Bu yüzden iki kez öldürüldü. İlkinde silahla, ikincisinde aydın cemaat tarafından!

(*) Turan Dursun, Tabu Can Çekişiyor, Din Bu 1, Kaynak Yayınları, 8. Baskı, İstanbul.

TURAN DURSUN'UN TÜM KİTAPLARI İÇİN....

 

HALİT PAYZA

GERCEKDEBİYAT.COM