TKP'ye nasıl girdim? / Vedat Türkali

TKP'ye nasıl girdim? / Vedat Türkali

07 Şubat 2013 - 4842 kez okundu.

Geçen hafta medyada bir sürü yazarın dönemin hükümet yetkililerinden yüklüce para koparmak için nasıl yalvar yakar oldukları açıklanıyordu. Hem şaşırtıyor hem de tiksindiriyor insanı. Bugün ne paralar dönüyor kim bilir? Günü gelince “Takke düşer kel görünür”!

Ayrıntılarıyla öğreniriz her şeyi. Suudi’si, İran’ı, İsrail’i, daha kim bilir ne ülkelerle yenilmiş naneler çıkar ortaya. Tarihsel Ulu Hakanımız Abdülhamit Han, Avrupa’ya sığınmış “Hürriyet Aşığı” muhaliflerine elçilikleri aracılığı ile para gönderirmiş. Ben vermesem yabancı devletlerden alacaklar; daha mı iyi? dediği söylenir. Nasıl da biliyor “Hürriyet aşığı" mallarını Ulu Hakanımız!

Komintern’in desteğiyle Viyana’da TKP’nin yaptığı Parti konferansına, yol parası bulamamaları dolayısı ile çoğu çağrılı kişilerin katılımı engellenmiş, Türkiye’den sanırım o günkü genel sekreter Vedat Nedim’le sıradan bir iki kişi gidebilmiştir ancak. Komintern adına Moskova’dan gelen Şefik Hüsnü’nün anlattıkları daha da trajikomiktir. Komintern’in güvenilir dedikleri adamı bir kumaş mağazasında tezgâhtardır. Akşam kapanışa kadar işini bırakıp da verilen hiç bir adrese adımını atamaz!

Bunlar eski öyküler, ben 51’de tutuklandım. Daha Samsun Lisesi 10. sınıfındayken TKP ile ilişkim başlamıştı (Desantrilizasyon dönemidir, yasa dışı gizli çalışma yasaklanmıştır). Hitler Almanya’sı Sovyetler’e saldırıp da Komintern kapatılınca TKP de faşist eğilimlere karşı örgütlenip savaşıma atıldı. 44–45 tutuklamalarını arkadaşlarımın dirençleriyle atlattım. Adımı vermediler. 51’de tutuklandım. Yedi yıl süren cezaevi serüvenim böyle başladı. En yararlı yüksek öğrenimim de bu oldu benim!

 

Bitirebilirsem sekizinci son romanımı çocukluk, mahalle, parti arkadaşım, külleri bugün Leipzig’deki gömütlükte Dr. Haig Açıkgöz’ e adayacağım. Çok yaşlı eşi Anjel Açıkgöz’ü, Pangaltı’lı Ermeni, bugün hayattaki kız kardeşim sayarım. Dilerim o da görsün eşine adanacak son romanımı.  Onun mutluluğu beni de mutlu edecektir.

Bizden önceki kuşak komünistlerden Nazım’la yatanları Nazım, İpek Film Stüdyosu’na yazdığı senaryolardan aldığı parayla geçindiriyordu. İŞÇİ MUHALEFETİ denen dönemin gözdesi olması da biraz buna dayanır belki.  Yirmi yıllık cezaevi süresinde de kimseden yardım almadı. Bursa Cezaevi’nde ayna dökmeyi öğrendi. Çok kıskanç olduğu için karısının dışarıda çalışmasına izin vermiyordu. Karısına, çocuklarına o baktı cezaevinde para kazanarak. Dr Hikmet Kıvılcımlı’nın doktorluğuna izin verilmemişti. Yarı aç bir yaşam geçirdi Kırşehir Cezaevi’nde. Anlatacak o kadar çok öykü var ki! Biz kalabalıktık. 168 kişi vardı komünada. Çoğu tütün işçisi Drama’lı, Kavala’lı eski komünistler. Aslında parça parçaydı o kalabalık idare, daha da parçalamak için bin türlü oyun vardı. Harbiye Cezaevi’ndeyiz, komünayı yasakladılar. Askerler cezaevi yönetiminde ustalaşmamıştı daha. 12 Eylül’den sonra Diyarbakır Cezaevi’nde Kürtlere uygulanan yönetim yanında çok çocukça sayılırdı. Bakın o günlere ait bir olay anlatayım:

Mutfağı kapatmışlar büyük kazanlara el koyuyorlar. Şaban Ormanlar diye ufak tefek bir mimarlık öğrencisi var. Binbaşı ile Yüzbaşı gelip Mutfağa girdiler. Bir kocaman bakır kazana el koydular. O bizi minicik Şaban dikildi karşılarına; “Bunu alamazsınız!” dedi. İçimden gülmek geldi doğrusu. Çocuğu şöyle iteleseler kazana düşecek! Subaylar duraladı; Niye alamazmışız? Şaban dimdik; “Sorumlu olursunuz!” dedi. Gülmekten güç tutuyorum kendimi. Ama ne oldu biliyor musunuz? Binbaşı ila Yüzbaşı bir köşeye çekilip kısa bir fiskostan sonra dönüp kös kös çekip gittiler. Evet, sorumlu olmaktan korkmuş kazanı alamamışlardı. Genç öldü ünlü Mimar Şaban Ormanlar. Tarihin onurlu ışıklarında yaşasın!

Söylenecek çok şey var daha. Sırası geldikçe… Sağlıkla kalın.

 

Vedat Türkali

(/www.bize-gore.com)

Gerçekedebiyat.com