Susulmayacak Ne Çok Şey Var Bu Kitapta / Alper Erdik

Susulmayacak Ne Çok Şey Var Bu Kitapta / Alper Erdik

14 Eylül 2017 - 2164 kez okundu.

 

 

Can Yayınları’nca geçtiğimiz aylarda okura sunulan Ezgi Polat; pek çok edebiyat mecrasında öyküleri yayımlanmış, genç bir hikâyeci. Yazar, Susulacak Ne Çok Şey Var Aramızda gibi “şiirsel” bir ada sahip kitabı ile yeni kuşak içerisinde yer edinmeye hazır!

(O yer de zaten yazara hazır!)

Kitapları matbaadan çıkar çıkmaz övgülerle karşılanan kalem erbabının buluşma noktalarından biridir bilindiği üzere Can Sanat.

"Ana akım" kültür sanat bülten, dergi, gazete ekleri; büyük bir hevesle karşılar yayınevinin her yeni neşrini. Okunmadan övülmeye başlanır buraya mensup yazarların kitapları. Okuyanlar da eleştirecek tek satır bulamazlar bu aileye üye olanlarda.

Ezgi Polat’ın eseri için yazılan, söylenen, konuşulanlara bakınca bir değişiklik elbette görülmüyor bu çevrede; ancak, yazarın ürettiklerinin diğer ot çöp tayfasınınkilere benzemediğini ve bu sebeple bile Polat’a haksızlık edildiğini söyleyebilirim en başta. Yazarın yirmi günde karalamadığı aşikâr on üç öykünün en azından birinin edebi ölçütlerle ele alınıp eleştirildiğini görmek neden mümkün olmuyor; bunun yapılması ne kitabın satışını azaltır ne de, varsa, değerini.

Yazarla söyleşen veya kitabını tanıtan (reklamını yapan) kişilerin sadece bir ikisinin buna yaklaşır gibi olduğunu (BirGün’den Burak Abatay) görüyoruz; ancak onlar da yine kitapta bir kusur bulamıyor.

Yazarın da bu durumdan rahatsız olduğunu düşünüyor, böyle olmasını ümit ediyorum. (Çünkü Ezgi Polat’ın derdinin ticaret değil edebiyat yapmak olduğuna inanıyorum, inanmak istiyorum.)

Kitabın arkasında, pek çok yayında olduğu gibi, okura akıl veren, onu yönlendiren not var; “Öykü kişilerinin bol bol konuştuğunu, ama her konuşmada asıl çabalarının aslında aktarmaya değil, üstünü kapatmaya yönelik olduğunu göreceksiniz.” deniyor. Siz de “Neyin üstünü?” diye sormak istiyorsunuz; ama beyhude bir çaba bu. Çünkü bunu yazan, cümlenin öğelerinden çalmış, anlatım bozukluğu yapmış. ("Editör!"ü bu seviyede olan yayınevinin yazarına laf etmekle, onu okumakla boşuna mı yoruyoruz kendimizi acaba?)

Tabii bunları söylemek bile “suç” sayılıyor artık bizler için; yazarın şairin dilimizi istediği gibi eğip bükmeye, özensizce kullanmaya hakkı var; ne de olsa yaratıyor, kalıplara takılıp kalmıyor(!) onlar.

Şöyle bir hatırlayalım üniversite sınavlarına hazırlandığımız yıllarda, Türkçedeki paragraf sorularında kullanılan o dupduru, su gibi kısa metinleri.

Değerli yazar ve eleştirmenlerin eserlerinden alınırdı o "okuma parçası" ve ne kadar da lezzetli idiler.

Zevkti bizler için o uzun cümleleri hızla okumak ve sorunun öncülünde isteneni aramak.

Peki, şu an durum nedir, söyleyeyim: Konumuz itibari ile aynı örnekle devam edelim; Can Yayınları’ndan yayımlanan herhangi bir yeni ve genç bir yazara ait kitabı alın, istediğiniz sayfasını açıp okuyun; her paragrafta en az üç tane bozuk cümle göreceksiniz.

Türkçe ve edebiyat öğretmenleri bunları alıp “Nasıl yazı yazılmaz?” başlığı ile öğrencilerine anlatmalılar!

Bir nesil şu an gözlerimizin önünde yazı yazmayı öğrenmeden yazar oluyor; tehlikenin farkında mısınız?

Hemen bir örnek mi versek; Ezgi Polat’tan hem de!

Yazar, kitabının bir yerinde, “Masadaki fesleğen saksısının üzerinde ellerimi gezdirdim.” derken, iki sayfa sonra da “Ben de bazen böyle avutuyorum kendimi. Şişkin parmaklarımı fesleğen yapraklarına banarak.” diyor. Şu huysuz öykü karakterinin kırılası elleri, bir türlü fesleğeni okşayamıyor, ona dokunamıyor. Karakter, bu zarif bitkiye ya sucuklu yumurta ya da kiremit, tuğla muamelesi yapıyor.

Şimdi kimsenin burada bize laf yetiştirmeye de hakkı bulunmuyor; on yıldır her bahar daha küçük bir daldan ibaretken aldığım ve güz sonuna kadar ona bakarak, dokunarak mutlu olduğum bu narin bitkiden soğumuyorsam fesleğenin adını şiirlerinde pek çok kez geçiren Ahmet Telli'nin, Türk dilinin istenirse ne kadar güzel kullanılacağını göstermesindendir.  

İlkokul dört seviyesindeki bir öğrencinin kompozisyonundan fark teşkil etmeyecekse, neden eline kalem alıyor bu değerli beyler ve hanımlar? 12 Lira ücret ödeyip edindiğimiz kitapta bu özensizlikle karşılaşacaksak, niye bloglarda yazmakla yetinmeyip bize kitaplarını okutuyorlar?

Diyelim ki dilde devrim, reform, yenilik, farklı üslup yaratma peşindeler; peki, “fesleğene parmak banmak” ibaresi ile mi olacak bu; bu kadar mı basit her şey?

Dönersek; kitabın arkasındaki cümleler başka yönlerden de eleştirilmeye müsait. Kitabı okuyup bunları kaleme alan kişi her kimse, öyküleri pek anlamamış; Ezgi Polat da anlaşılan buna ses etmemiş; Can’dan kitabım çıkıyor, daha ne yapsınlar benim için, deyip geçmiş. Kitaptaki hikâyelerde, daha doğrusu kitabın adına uygun içerik barındıran metinlerde, karakterler genelde susuyor; okur da bu suskunluğun altında olana merak unsuru ile yönlendiriliyor ve bu sayede kişisel gibi görünen meselelere toplumsallık payesi biçiliyor; en azından okurda bu intiba uyandırılıyor.

Bu susma ve konuşma, konuşmama ve ifşa diyalektiği; az önce belirttiğim üzere, kitabın ana hattını oluşturan öykülerde temel izlek oluyor. Ancak bunun çok da derinlikli yapıldığı söylenemiyor. Polat’ın en iyi öyküsünde bile, sizi rahatsız edecek ya da burada eksik, fazla var, dedirtecek bir şeyler muhakkak bulunuyor.

 

KİTAPTAKİ ÖYKÜLERE GELİNCE

Kitabın ilk öyküsü Encantado’da örneğin, sevdiği kadını aldatmış bir erkeğin umursamaz, alaycı, itici bir özgüvenle dolu eylemleri, ezik ve zavallı olduğunu düşündüğünüz kadının, son sayfadaki itirafı ile paramparça ediliyor; bu, kadının da sevgilisinin bir erkek arkadaşı ile yattığını söylemesi ile yapılıyor.

Ezgi Polat, aynı kurguyu kitaba adını veren hikâyesinde de kullanıyor. Kendini beğenmiş erkeğin, sevdiği kadına olan hoyrat davranışları, yine ortak bir arkadaşın dâhil olduğu sevişme ile cezalandırılıyor. Karakterler susuyor, susmadıkları zaman başka şeyler konuşuyor; ama son hep aynı basitlikle oluyor. Kadının kendini, kendi bedenini kullanarak özgürleştirme şekli, artık edebiyat ve sinemada bıkkınlık veren bir yöntem oluyor.

Burada, kadın yazarlarda pek moda "neoliberal feminizm"in yumurtlaması ve bence zaten tam bir garabet anlayış olan “cinselliği özgürce yaşayan ve özne olan birey” vurgusu da iyice değersizleşiyor. Cinselliğini yaşarken bile buna bir kılıf, bahane, mazeret uydurma; özne olma iddiasındaki bazı kadınların bilinçaltından, suçluluk duygusu ile fışkırıyor. Ayrıca, örneğimizde, kadın karakterce, kendine kötü davranan erkekle eşit konuma gelebilmek için bir başka erkek harcanıyor; böylece hem sahte bir güçlülük algısı içselleştiriliyor hem de bu “yasak eylem”in sorumlusunun yine başka bir erkek olduğu tezi ortaya atılıyor.

Nereden baksanız tutarsızlık size gülümsüyor.

Bu cinsellikle intikam mevzuu, yani susulanın başka şekillerde konuşulması olayı, Geleceksen Gel Sen De adlı öyküde de tekrarlanıyor. Kendini terk eden erkeğe, kadın karakterimiz şöyle öfke kusuyor: “Gitmek neymiş, göstereceğim ona. Bakkalın çırağıyla da yatacağım karşısında. Önüne gelenle yatıyor dedirteceğim kendime.”

Anlaşılacağı gibi, Ezgi Polat’ın kadın karakterleri hep aynı saplantıyla nefes alıyor. Erkekler, sadece cinsellik konusunda alt edilebilecek basit yaratıklar olduğundan(!) yazar buradan yürümeyi sürdürüyor. Kadın karakterlerini ve kendini basitleştirmesi Polat’ıın umurunda bile olmuyor.

Öykülerin tümü bu minvalde seyrediyor. Ölen sevgilisinin bir dönem yakınlaştığını düşündüğü kadına olan öfkesi hiç geçmeyen bir kadının anlatıldığı Parisienne de felçli bir adamın eski eşi ile seks yapmaya çalışırkenki gülünesi-ağlanası durumun anlatıldığı Burada Tükeneceğim de benzer itkilerle yazılmış. Zaaflı, konuşmaktan yorulmuş, kendine ve insanlara karşı susmak zorunda olan, kendini öyle hisseden edilgen özneler hep Ezgi Polat’ın kahramanları.

“Kaybeden edebiyatı” vasatlığından uzak bir nebze uzak olsa da gülen, ümit eden ve gözlerini yatırıp ıraklara mektup bekleyen, coşkulu karakterlere sırtını dönmüş, hayatın girdabına kapılmayı reddeden gürül gürül insanları görmezden gelen bir algısı var yazarın. Mülteci sorununu bile bir aşk üçgenine hapseden, bireysellikle kurulu; ama yukarıda da değindiğim gibi, okurun büyük uğraşlar verirse toplumsallık da çıkarabileceği türden bir tarz Polat’ınki.

Burada amacım, edebiyatın neyi anlatması gerektiğini tartışmak değil elbette; ancak, “miş gibi yapmak” denir ya hani, edebiyatı böyle bir orta yola sıkıştırmak bana etik gelmiyor. Elbette herkes istediğini, istediği gibi anlatır; ancak az evvel kısaca özetlediğim üzere, kadınların her boyutu ve şekli ile yaşadığı baskı ve zorlukları bireyselliğe hapsedince, önce kendinizi sonra omuzdaş olmaya çalıştığınız kadınları sıradanlaştırıyorsunuz. Kadın yazarlarımızın bu sığlığa meyletmelerini üzücü buluyorum.

Bir yerde, kitabın son öyküsünün çok etkili bir vuruş olduğu yazılmış; ben, bu vuruşun ikinci ve Şekerkamışı adlı hikâyede bulunduğunu düşünüyorum. Ancak bu “etki”nin pozitif manada olmadığını baştan belirtmeliyim. Bir “sübyancı”nın psikolojisinin güya ele alındığı bu öykünün, ne kitabın ana izleğine ne de olduğunu varsayacağımız estetik formuna uygun olduğunu düşünüyorum.

“Pembe elbisesinin etekleri havada, mor çiçekli külotu açıkta.” diyerek karakterin gözünden betimlenen ve parkta karşılaşılan küçük kızın, “Elini minicik eteğinden içeri sokup kaşınmaya başladı. Etek sıyrıldı. Külotunun yana kayan yerinden yumuşacık, tüysüz eti görünüyor.” gibi cümlelerle tarife devam edilmesi, metni pornografiye hapsediyor.

Yanlış anlaşılmasın; ahlakçı bir gerekçe ile değil tamamen öyküde olmayan edebi içeriğin ifşası olarak söylüyorum bunları. Bir “sübyancı”nın anlatılmaması gerektiği değil konu, anlatım tarzının başka bir şeye denk düşmesi. Ezgi Polat’ın yöresel sözcüklerle ?"ganere" örneğin? süslediği hikâyesi ile beraber aynı kitapta bu basitliğin de yer almasının kendisi için şanssızlık olduğunu vurgulamak istiyorum.

Yine bir yerde, yazarın doğadan, doğa olaylarından, denizden, hayvanlardan çokça söz ettiği ve bunun kurguya zenginlik kattığı yazılmış. Buna da katılmadığımı ve yine susamayacağımı söylemeliyim. Bir örnek vermek gerekirse, yazar, bir öyküde; “Gökyüzü demir bir elekten geçirilmişçesine griye çalan mavilikteydi. İçimde kalabalıklaşan ne varsa yukarıdan dökülüvermesine ramak kalmıştı sanki.” diyor. Hemen bundan sonraki öyküde de “Dışarıda yağmur çiseliyor. Gökyüzünde griler ve maviler iç içe geçmiş, bulanık.” cümlelerini kuruyor.

İlk alıntıda imge yaratırcasına sarf edilen özenin ikincide basitçe tekrarlandığını görüyoruz. Bu, öncelikle teknik bir hatadır. On üç öykünün tamamı “ben anlatıcı” ile yazıldığına göre tümünün yazarlarının üslubunun farklı olması gerekir.

Sadece Ezgi Polat’a değil tüm yazar adaylarına bunları anlatmak, onlara bunları öğretmek gerekiyor. Aynı üslupla yazılacaksa tüm hikâyeler, klasik “üçüncü şahıs anlatıcı” kullanılsın; hem yazar eserinde tutarlılık sağlasın hem de biz okurlar bunlarla uğraşmakla değil eserlerin keyfini çıkarmakla meşgul olalım.

İkincisi hık deyiciler her şeyde övecek bir yan buluyorlar istedikleri vakit; ama yine yanılıyorlar; yağmurun, gökyüzünün karakterlerde bu denli etkili olması mantık sınırlarına dâhil edilemiyor. Bütün öyküler neredeyse İstanbul’da geçiyor; Trabzon veya Londra mevzu bahis olursa şayet, ancak o zaman dedikleri bir anlama kavuşabilir.

Polat’ın, bir tüplü dalış macerasını anlattığı ve sadece kendisinin böyle bir ilgisi olduğunu ve bu dalma işini iyi bildiğini hissettirmekten başka bir içeriği olmayan; ayrıca, babasız çocuk doğuran bir kadın ve kızının, bunların evine sığınan kedi ve yavrularının paralel kurguyla anlatıldığı öyküleri var ki bunlar ne bir derinlik ne de çelişki, çatışma barındırıyor. Yukarıda anlattığımız, zayıf da olsa, bazı öykülerde bulunan tez, bunlarda hepten yitip gidiyor.

Genel anlamda bakılınca, Polat’ın öykülerindeki tekrar ve benzerlik; farklı mekân ve karakterlerle peş peşe okura sunulunca, açıkçası biraz sıkıcı oluyor. Her yeni hikâyede beklediğimiz yenilik, bir türlü karşımıza çıkmıyor.

Susulacaklar kadar bağırarak yazılacak o kadar çok öykü ve roman var ki yaşamda. Kadınlarla erkeklerin hastalıklı algılarla ettikleri mücadeleden daha fazlasını sunuyor çünkü hayat edebiyata gönül verenlere. Buna talip olduğunda, üzerinde konuşulacak güzel şeyleri içeren kitaplar yazabilecektir; zira yedi liralık ot çöp dergilerindeki yazıcılarla arasına mesafe koysa da nitelik olarak henüz bunlardan kopamamış; ancak bunu yapmasını sağlayacak yeteneği bulunan yazar Ezgi Polat.

 

Alper Erdik

GERCEKEDEBİYAT.COM