Sosyalizmin gözyaşları / Mehmet Tanju Akad

Sosyalizmin gözyaşları / Mehmet Tanju Akad

23 Şubat 2013 - 6821 kez okundu.

“Bilimin Gözyaşları” başlığını bir zamanlar Leningrad olan St. Petersburg’da Rubinstein Caddesi No. 7’de bulunan bir binaya verilen isimden esinle uydurdum. Binaya “Sosyalizmin Gözyaşları” adı verilmişti.

 

Aslında burası sanatçılar ve mühendisler için bir komün evi olarak inşa edilmişti. Yazarlar Birliği’nin bir mühendisler birliği ile birlikte sipariş verdikleri bina, mutfağı olmayan bir dizi apartmandan oluşuyordu. Herkes birinci kattaki komünal kantinde yemeğini yiyor, ayrıca kreş, berber ve ortak kitaplık bulunuyordu. Konstrüktivist mimari adı verilen fütürist-kübist karışımı bir anlayışla inşa edilen binaya bu isim yağmurda sürekli aktığı için verilmişti.

 

Daha sonra sanatçı ve bilim adamları için çok daha lüks konutlar yapıldı ama onlar devletin son derece ağır baskısı altında kalacaklar, çok çok azı 1930’ların idam mangalarını, 1941-44 arasındaki 900 günlük korkunç Nazi kuşatmasını ve Gulag kamplarındaki açlığı sağ atlatabileceklerdi.

 

Rus entelijansyası niçin böylesi bir katliama, ardı ardına sayısız zulme maruz kalmıştı? Bu hikaye hepimizi yakından ilgilendiriyor.

 

*

 

Lenin, Materyalizm ve Ampiriyokritisizm kitabında Mach’ın felsefesinin karmakarışık bir idealizm olduğunu söylüyor, kendisinin bile inanmadığı sığ laf salatası olarak niteliyordu.

 

Bence buradan iki sonuç çıkar:

 

Vladimir “yoldaş”, uzman olmadığı konularda polemiğe girmemeliydi (ki bu, hele şimdilerde hiç önemli değil). 

 

Bu yeni görüşler, kaba Marksizmin temeli olan ekonomik determinizmi tehdit etmekteydi (ki bu çok daha önemliydi ve bizi de perişan etti).

 

Hessen bir yandan sosyo ekonomik faktörleri öne çıkararak resmi parti çizgisini savunurken diğer yandan da fiziğin kendi bilimsel özü ile bunlarla ilgili felsefi yorumların birbirine karıştırılmaması gerektiğini dolaylı olarak söylüyordu.

 

Ya relativizm doğru çıkarsa Marksizmin yanlışlığına mı hükmedilecekti?

 

Ayrıca Einstein’ın felsefi görüşleri yanlışsa, Newton da kainatın düzenini tanrıya bağlamıyor muydu? Bu ima ile Hessen “Sizin Einstein ve Bohr’a yaptıklarınızı ben de Newton’a yapabilirim, bu nedenle fiziği rahat bırakın mesajını göndermiş oluyordu. Ne var ki azgın Stalinistler için bunun ne anlamı, ne de önemi vardı. Onlara göre, yaşadıkları dünyayı ancak yaşayan bilir, başkası ancak tahmin etmeye çalışabilirdi.

 

İki şeyi çok merak etmişimdir. Birincisi Stalin’in sayısız milyonu nasıl öldürdüğü, ikincisi de niçin kimsenin çıkıp da onu alnının çatından vurmadığıdır.

 

İkincisini bilemeyeceğim ama birincisinin nedenini birçok kaynağı birleştirerek öğrendim. Stalin’in hakim olduğu parti örgütünün elemanları onun öldürttüklerinin yerine geçiyor ve cellatlığı sürdürüyordu (kısa süren bir makam saltanatı), ta ki alttan yeni cellatlar gelip bir süreliğine o makamları işgal edinceye kadar. Bunu birçok makam için isim isim verebilirim. Ama bu uzun hikaye yazımızın konusu değil.

 

Diğer bir husus da devrimden önce yetişmiş, dil bilen, dünya görmüş kadroların öncelikle tasfiye edilmesiydi. Bunların yerine köyünden yeni çıkmış, dil bilmez, el kitaplarını ezberleyerek konuşan, felsefe ve bilimden habersiz dar bakışlı kadrolar giderek her kuruma hakim oluyordu.

 

Bunlar düşünmeden itaat eden adamlardı ve vahşeti sorgulamadan desteklediler. Sonuçta yeni kapıları onlara bu vahşet açmaktaydı. Ayrıca, yarı cahillerde bilgili kişilere karşı çoğu yerde görülen gizli haset ve kinin de etkisi olabileceğini düşünüyorum. Ama bu kadar basit izah edilemez tabii. Karmaşıklığın içerisindeki faktörlerden birkaç tanesi, ama önemli.

 

*

 

1930’ların tüm dünyayı zehirleyen hastalıklı havasında bürokratik diktatörlüğün sanat ve edebiyata müdahale etmemesi de düşünülemezdi. Nitekim 1932 yılında sosyalist realizmin kabul edilebilir yegane estetik anlayış olduğu yayınlandı.

 

Bu aslında proletaryayı aptal yerine koymaktan başka bir şey değildi!

 

Yani, proletarya ince sanattan anlamaz, onlara basit melodiler yazın ve kaba resimler çizin demekti. Ve sanatçılar kim bilir kaç kez öfkeli komiserlerden bu nedenle fırça yemişlerdi ve kim bilir kaç tanesi de dönüşü olmayan Gulag trenlerine bindirilmişti?

 

Rus sanatı gene de Nazi Almanyasındaki kitsch sanattan bir parmak üstte kaldı, çünkü, Naziler için sanat sadece marşlar, Wagner’in Niebelugen’i, bazı liedler ve idealize edilmiş insan figürlerinden ibaretti. Rus sosyalist gerçekçiliği de pek matah değildi ama aradan kaçan bazı işler oluyordu, her ne kadar çoğu standartlaşmış bir nevi ekspresyonist anlayışla yapılmış olsa da. Filimler ise mutlaka uygun siyasi temalı taşımalıydı.

 

*

 

Nikholai Bukharin, hapiste de boş durmadı ve inanılmaz ama o korkunç koşullarda dört tane büyük çalışma kaleme aldı. Bunlar tabii ki yarım yüzyıl kilitli kaldıktan sonra yayınlandı ki, bir tanesi de Philosophical Arabesques adlı kitaptı. Bu ve diğer çalışmalarında Marksist felsefenin çeşitli sorunları ön planda yer alır.

 

Bukharin siyasette etkin olsaydı, öyle inanıyorum ki Stalin’in Marksizmi katleden mekanik görüşleri sergilediği Diyalektik ve Tarihi Materyalizm isimli kitap yayınlanamaz ve dünya solunun perişan olmasında bu kadar büyük bir rol oynamazdı. Bunlar uzun anlatım gerektiren konular.

 

Burada sadece Bukharin’in hapiste yazdığı bir paragrafı aktaracağım:

 

“Hayatın koşulları, sosyal çöküş ve sürekli olarak Demokles’in kılıcı altında yaşamak, faal hayata dönüş umudu olmamak, entelektüel tabirle etik olarak dünyanın ortadan kalkmasına, insanın korku ve arzulara direnmeyi öğrenmesine yol açar. En yüksek iyilik şu ifadede kendini bulur: Bilge bir adam zincire vurulmuşken bile özgürdür, çünkü korku veya arzuların ayartmasına kapılmadan, tamamen kendi içinden geldiği şekilde davranır.”

 

*

 

Günümüzde post-modernizmin aşılması gerçekten önemli bir sorun. Özellikle de tarihselliğe hücumu çok rahatsız edici. Ama buna takılıp kalırsak gidecek bir yerimiz yok. O halde kendimizi düşünsel kafesin içine tıkılmış hissetmeyelim. Mirasımız kaba materyalistlerin şemaları olamaz. Daha önceki pozitivistlerin şemaları da olamaz.

 

Mirasımız bilimsel düşüncenin ve tarih bilincimizin tümüdür ve sorunumuz bu miras üzerine yeni projeler inşa etmektir. Yoksa şayet kendi referanslarımızı koyacak cesaretimiz, yenilgiyi kabul edip oturalım. Ama bu da mümkün değil. Sadece cendereyi kırma azmine sahip olmamız gerekir. Gerisi de zordur ama cendere kırılınca akıl daha iyi yok gösterir.

 

Bir tarafımızda kaba materyalizm, diğer tarafımızda post-modernizm biz de arada kaldık diye bir şey yok. Ama gene de çoğu insan bilinçli olmasa da böyle hissediyor. Siyasi gericilik bunu körüklüyor.

 

Her zaman bir başka yol vardır, düşünmesini öğrenirsek…

 

 

Mehmet Tanju Akad

 

Gerçekedebiyat.com