Sosyalizmin Etik Sorunları / Mehmet Tanju Akad

Sosyalizmin Etik Sorunları / Mehmet Tanju Akad

03 Ocak 2013 - 6054 kez okundu.

İnsanlık, sorunlarını, çok uzun sürelerde ve kolay öngörülemeyecek şekillerde çözebiliyor. Bu bazen yüzlerce, kimi zaman da binlerce yıl içerisinde gerçekleşiyor ki, söz konusu sürelerin özellikle alışkanlıklar, yönetim sistemleri ve inançlar açısından geçerli olduğunu görüyoruz. Monarşi ve aristokrasi arasındaki çekişmelerin vaktiyle asırlar boyu sürmesi gibi, din ile devlet işleri arasındaki mesele de dünyanın birçok yerinde hala çözülemedi. Çağımızın sorunları ve anlayışları da insanlığın uzak geleceğine –böyle bir gelecek olacaksa!– miras kalacaktır.

 

Değişimin motoru olan irade, son derece önemli olmakla birlikte tek başına koşulları aşamıyor; ilerlemeyi koşullarla etkileşim içerisinde ancak sağlıyor. Değişim iradesini güce dönüştüren ya da önünde engel teşkil eden siyasete -düşüncesiyle ve uygulamalarıyla- nasıl bakıldığı ise yaşanılan dönem tarafından belirleniyor. Dönemlerini açıklamaya çalışanlar, geçmiş düşünürlerden cımbızlama yoluyla kendilerine göre bir sentez oluşturmaya çalışıyor.

 

 *

 

Sosyalist düşüncenin temeli addedilen Marksizm temelde bize yabancı bir ideolojidir. Batı dünyasının bir ürünüdür. Ne var ki, dünyanın her köşesinde olduğu gibi, bizde de bu akımı benimseyenlerin sayısı az değildir. Hatta, büyük bir güvenle söyleyebiliriz ki, son yüz yıl içerisinde en fazla baskıya uğrayanlar bu görüşün savunucuları arasından çıkmıştır. Son yıllarda bu baskıların azalmış gibi görünmesinin nedeni sosyalizmin fiili bir alternatif olmaktan çıkmasıyla ilgili algılamalardır. “O halde bırakın kendi aralarında tartışıp dursunlar… paşa gönülleri bilir…” diyor gibiler; şimdilik. Ama kalem ve namlularının bir kısmıyla daima sola karşı bir örtme kuvveti bırakmayı ihmal etmiyorlar. “Komünizmin hayaleti” onları eskisi gibi korkutmuyor, gene de “ne olur ne olmaz” diyorlar. Sonuçta bazen farklı biçimlerde cereyan etse de, temeldeki emek-sermaye çelişkisi devam ediyor.

 

Marksizmin ekonomik ve politik tezlerini anlamak kolaydır. Dünyanın her yerinde yaygınlaşmasının bir nedeni de budur.

 

Ne var ki batılı Marksistlerin felsefi (ki etik bunun içindedir) tartışmaları İslam dünyasında yaşayan biz Türklere yabancıdır. Onların Aristo ve Eflatun’dan başlayıp Aziz Thomas ile devam ederek Rönesans’a uzanan felsefi tartışmaları İslam dünyasında kök salmamış; İbni Sina ve İbni Rüşt ile yükselen düşünce geleneği Gazali tarafından söndürülmüştür. Gazali her ne kadar bunun tek faktörü değilse de -en azından- onun felsefeye karşı iman tartışmasının kötü yorumlanması İslam’da felsefe dairesini kısırlaştırmıştır.

 

Sosyalist etik tartışmaları batıda Aristo ile başlayıp Kantçı etiğin Hegel’in prizmasından geçirilmiş hallerinin inceden inceye yorumlanmasıyla sürerken, felsefe geleneğinin zayıflığı nedeniyle bunlar bize gerçekten yabancı kalmaktadır. Bunun temelinde de Judea-Cretien dünya ile İslam dünyası arasındaki teolojik farklılıklar yatar. İki dünyanın insana ve sorunlarına bakışları, o dünyaların ateistlerini bile belli ölçülerde kavrar, çünkü yetiştikleri kültür ortamları farklıdır. Doğu dünyasının insanı, aklı ve vicdanı rahatsız edecek soyut tartışmaları sevmez ve hatta onları yok varsayma yoluna gider. Fiiliyat bu yöndedir, istisnalar burada kaideyi bozmaz.

 

Öte yandan, madem ki sosyalizm mezhebini insanlık için olumlu bir olasılık ya da iyiyi gösteren bir düşünce olarak görüyoruz, o halde bunun etik sorunlarıyla ilgilenmemek olmaz.

 

Reel sosyalizm sona ereli epey bir süre oldu. Bu deneyler giderek tarihin derinliklerinde kalacak ama çok iyi belgelenmiş deneyler olduğu için insanlığın ortak birikimine büyük katkı yaptığı ortadadır. Yeni deneylerin ne zaman ortaya çıkacağı konusunda herhangi bir kestirimde bulunmak ise imkansızdır.

 

Sosyalizmin günümüzde fiili bir alternatif olmaması ise her şeyin sonu değildir. Hatta, kapitalist toplumun bin bir ufuneti içerisinde yaşamaktan o kadar dilhunuz ki, sosyalizm hiç olmasaydı bile bunu icat etmek gerekirdi. Öte yandan bunu yeniden oluşturma görevi önümüzde duruyor.

 

Bugün, emeğiyle geçinen sayısız milyonlara onur veren yegane şey, bütün yenilgilere rağmen kendi güçlerinin farkına varmalarını sağlayan sosyalizm değil midir? Sosyalizmin günümüzde fiili varlığının bile tartışılır olmasına rağmen –ve çoğu hatırası da o kadar övgüye değer değil ama– potansiyel varlığı bile hala moral gücün yitirilmemesi açısından kilit rol oynuyor, yenilgi ile teslimiyet arasındaki farkı oluşturuyor.

 

 

Bu uzun mukaddimeyi takiben, sosyalist etik konusuna geçebiliriz. Burada, batılı Marksistlerin yaptığı gibi Kantçı etiğin ince yorumlamalarını aktarmak için debelenme niyetinde değilim. Esasen son yıllarda bu tartışmalardan dişe dokunur bir şey çıktığına da şahit olmadım. Batılılar idman sahasında kısa paslarla top dolaştırıyorlar, iş sosyalizme gelince meleklerin kanatlarıyla uğraşıyorlar.

 

İşe politik ahlaktan başlayacağım. Burada iki şeyi tanımlamak gerekir. Politika güç ve güç ilişkileriyle ilgilidir. Pazarlıktır. Kirli yanları olan ve sevimsiz bir iştir.

 

Etik ise değerlerden oluşur. Bu nedenle politika dünyasında güç ile vicdani değerler daima karşı karşıya gelir. Her koşulda vicdani değerleri önde tutmak hiç de kolay olmayan, hatta imkansız derecede zor bir iştir. Sosyalistler bu çıkmazı, sosyalist ahlakın kapitalist ahlaktan farklı olduğunu söyleyerek aşmaya çalışmışlardır; tıpkı proletarya diktatörlüğünün burjuva diktatörlüğünden farklı olduğunu söylemeleri gibi.

 

Ne var ki bunu söylemek kolay ama uygulamada gerekli farklılıkları ortaya koymak başka bir şeydir. Biliyoruz ki, reel sosyalizmi uygulayanlar, bu farkı yaratacak birikime ve olgunluğa sahip olmadıkları için başarısız olmuşlardır ama bu, her ne kadar doğru olsa da, yapılmış olunan hataların niteliği ve büyüklüğü karşısında dünyanın kabul edebileceği bir bahane olamaz. Ama zaten sosyalizmin bir-iki yüzyıl içinde dünyanın temel sorunlarını çözen, durup oturmuş bir sistem olmasını beklemek de saflıktan başka bir şey olamaz. Kim bilir ne yollardan geçilecek?

 

Marksizmin temel sorunları gerek devlet ve demokrasi planında, gerekse de ekonomik planda özgürlüklerle ilgilidir. Fikirler ve metalar nasıl dolaşacaktır? Yeni demokrasi hangi koşullara sahip olacaktır? Şayet özgürlüklerin sağlanması sosyalist etiğin de temel sorunuysa, bu çakışma alanında, kolay çözülemeyecek sorunlarla karşılaşırız. Nitekim sosyalistler/Marksistler bu sorunları çözemedikleri için çuvallamışlardır.

 

Ama iktidara gelmelerinden önce de büyük bir ayıpları vardır.

 

Bu, II. Enternasyonel’de savaşa karşı tavır almamalarında ortaya çıkmıştır. Savaşın başladığı saatlerde öldürülen Jean Jaures ve birkaç kişi dışında hepsi kendi devletlerinin savaş çağrılarını koşulsuz olarak desteklemiştir. Bu büyük savaşın doğrudan ürününden başka bir şey olmayan SSCB ise, demokrasinin katledildiği ve gerek emekçiler, gerekse de öncülerin kendileri arasındaki hukukta demokrasinin içselleştirilemediği bir felakete dönüşmüştür.

 

O kadar ki, Ruslar günümüzde ürememekte, hızla azalan bir ulus haline dönüşmüş bulunmaktadır. (Öte yandan bu kadar olmasa da belli bir nüfus yıkılması, faşizmi yaşayan Almanya ile diğer Avrupa ülkelerinde de görülmektedir.) Bu, bize hayat enerjisi azaltılmış bir toplum manzarası sunmaktadır. Bunlar reel durumlarla ilgilidir. Gelecekteki sosyalizmin nasıl olmaması gerektiği konusunda bize son derece değerli dersler sunmaktadır. Sosyalist ahlak şayet sınıf mücadelesiyle alakalıysa (zaten neyle olacak ki) SSCB liderliğinin sınıf mücadelesine karşı tutumunun sosyalist ahlakı da yok ettiği söylenebilir, çünkü proletarya diktatörlüğü adına sınıf mücadelesini, en başta işçi muhalefetini ortadan kaldırmış, güdümlü sendikacılıktan tarımın kolektifleştirilmesine kadar her şeyi büyük devlet politikasına indirgemiştir.

 

Sosyalist ahlak –şayet bir anlamı olacaksa– ancak politik/ideolojik mücadele içerisinde anlam taşıyabilir. Soyut olarak söylenecek sözlerin fazla bir anlamı olamaz. Kapitalist (veya diğer!!!) ülkelerde ise siyasetten arındırılmış basit ücret sendikacılığı da ahlakı yok eder ki, çoğunun birer küçük mafya haline gelmesi bunu açıkça gösterir. Sosyalist ahlak işte bunun için kolay değildir, çünkü çok farklı koşullarda mücadele gerektirir. Mücadeleden bağımsız bir şey değildir. Batı sosyalizminin çöküşü de yenilgiyle değil, mücadeleyi terk etmeleriyle ilgilidir.

 

 *

 

Diğer yandan, günümüzde “bilimsel sosyalizm” denilen bakışın de sorgulanması yapılmalıdır. (Gerçi biz bunu çeyrek yüzyıl önce de ifade ettik ama o zaman başka tartışmalar arasında kaynayıp gitti. Şimdi de gidebilir pekala, ne beis).

 

Bilindiği gibi sosyalizm Marx ile başlamadı ama o bunu, 19. yy’ın ruhuna uygun olarak bilimsel bir temele oturtmak istedi; tıpkı Newton’un daha önceleri fizikte, Darwin’in de biyolojide yaptığı gibi… Hatta Kapital’i Darwin’e ithaf etmek istediği ama onun kabul etmediği söylenir (ki sanırım doğrudur). Her halükarda, işin bilimsel temele oturması ahenkli bir topluma ulaşmanın sınıf mücadelesinin ve sınıfların ortadan kalkmasıyla gerçekleşeceği tezi üzerine inşa edildi. Burada hedef alınan sınıf burjuvaziydi ve kapitalizmin yıkılması da sermaye ile emek arasındaki ilişkinin despotik, sermayeler arasındaki ilişkinin anarşik olmasına dayandırılıyordu. Bu son derece doğrudur ama otomatik bir yıkılmayı gerektirmez. Kapitalizm Marx’tan beri nice buhranı atlattı, yenilerini atlatmaya hazır. Sermaye, yapısı gereği sürekli olarak buhranlara gebedir ve esasen bunlar ardı ardına birbirini izlemektedir. Ne var ki kapitalist devletin devasa gücü bu krizlere rağmen ayakta kalmasını sağlamaktadır. Bu güç, Marx’ın zamanında hayal bile edilemeyecek ölçülere ulaşmıştır. Bu nedenle Marx’ta olmayan (zaten olamazdı, öyle mekanizmalar yoktu) devlet müdahaleleri ve yeni piyasa mekanizmaları ekonomik analizlere köklü bir şekilde dahil edilmelidir. Bu sorgulanacak konuların sadece birincisidir ama bağlantıları vardır.

 

Tekrar üzerinde durulması gereken diğer konu da bilimin bir amaç oluşturamayacağı gerçeğidir. Sosyalizm bir amaç olarak bilimsel anlamda garantilenmiş bir şey değildir. Bilim olsa olsa (o da belki) politika araçlarının oluşturulmasında (o da dolaylı olarak) yol göstermekte yardımcı olabilir. Bilimin politikaya yardımı değişim olasılıklarının kavranmasını sağlaması, değişimin koşullarının öngörülmesine yardımcı olmasıdır.

 

 *

 

Sosyalizmin ortaya çıkışı bir etik amaçla, daha adaletli ve özgür bir toplumun kurulmasıyla ilgilidir. Ne var ki daha sonra işin bilimsel temele oturtulmaya çalışılması kafaları karıştırmıştır. Bilim bize nasıl yaşayacağımızı söyleyemez. Ama iş bilim iddiasına binince Marksizmin anti-kapitalist “ekonomist” tarafı yeni bir devlet kapitalizmi içerisinde özgürlükçü yanının önüne geçirilmiş, bu da yaygın ve kimi zaman haklı eleştirilerin temelini oluşturmuştur. Sosyalist etik anlayışı bunun için son derece önemlidir. Sermaye ve baskıya karşı olurken, alternatif “sol” gücü oluşturanların kendi demokratik yapılarına özen gösterilmelidir. Bu olmayınca, 20. yy. deneyleri son derece baskıcı birer devlet kapitalizmine dönüşmekten kurtulamamıştır. Kapitalizmle aynı kulvarda, yani meta üretiminde ve sermaye birikiminde yarışmaya giren reel sosyalizm, bu mücadeleyi kaybetmeye mahkumdu. Ama bunun karşısında aynı derecede dikkat edilecek bir şey daha vardır. Sadece özgürlükler vurgulanınca da, iş günümüzdeki liboşluğa, kapitalizme tam teslimiyete gidiyor.

 

Güç en sonunda akıl ve irade ile ilgilidir. Kapitalizme yandaş ve karşıt güçlerin akıl ve iradeleri kapışmakta ve genellikle kapitalistler kazanmaktadır. Buna rağmen kapitalistlerin bütün akıl ve iradeleri kapitalizmin temel çelişkilerini azaltmamakta, tam tersine artırmaktadır.

 

Bunun karşısında sosyalistlerin akıl ve irade eksikliği vardır. Akıl eksikliği vardır çünkü uzun süre sosyalist akıl kemikleşmiş sol akılsızlığın (SSCB hegemonyacılığının) baskısı altında kalmış, bu sıradaki yenilgiler akılları daha da karıştırmıştır. Solcuların ezici çoğunluğunun aklı 20. yy deneylerinden, tek ülkede sosyalizm diktasının yarattığı paradigmaların garabeti ile Marksizmi birbirinden ayıramamıştır!

 

Halbuki yeni idealler için eski düşünce kalıplarının boyunduruğundan kurtulmaya hazır olmalıyız. Geçmişi, onun esiri olmadan incelemeliyiz.

 

Burada sosyalistlerin sahip olmaları gereken etik değerler konusuna dönmek istiyorum. İlk başta araçlarla amaçlar arasındaki bağlantı konusu var. Amaca ulaşmak için her şeyi mubah görebilir miyiz?

 

Eğer hal buysa, o zaman sosyalizme akılla değil imanla bağlı olmamız gerekir!

 

İtibarlı sosyalistlerin laflarını alıp destek olarak kullanmak hiç hoş bir şey değildir. Bu nedenle konu özel bir inceleme değilse, Marx’tan nadiren aktarma yaparım, diğerlerinden ise daha da az. Ama burada (ki hayatının son döneminde yaptığı bazı şeylerin hatalı olduğunu düşündüğümü de saklamamalıyım) Che Guevara’dan yürekten katıldığım birkaç alıntı yapacağım. O Küba’daki rejimin gittiği yönden hiç hoşlanmamış ve “komünist bir ahlaka sahip olmayan ekonomik sosyalizm beni hiç ilgilendirmiyor” diyerek, şunları da eklemişti: “Fakirlikle ama aynı zamanda yabancılaşma ile savaşıyoruz. Eğer komünizm vicdani yoldan ayrılırsa sadece bir dağıtım yöntemi olur fakat artık bir devrimci ahlak taşımaz.”

 

 

Değerli okurlar, Che’nin 1965 yılının Mart ayında kaleme aldığı “Küba’da Sosyalizm ve İnsan” adlı makaleyi incelemenizi öneririm. Burada sosyalizmin ve sosyalist devletin yapacağı hataların kitle katılımıyla düzeltilme yolları üzerine yazdıkları önemlidir ama çok daha önemli bir bölüm devrimciler için olmazsa olmaz olan insanlık sevgisi üzerinde durduğu bölümdür. Hiç kuşkusuz ki SSCB’deki bürokratik diktatörlüğü kastederek ifade ettiği dogmatizm, soğuk skolastizm ve kitlelerden kopukluğun önlenmesi için öngördüğü yol ise, temel değerlere sahip çıkılmasıdır. Bunun için önerdikleri “büyük bir insanlık dozunun” yanında “büyük bir adalet duygusundan” başka bir şey değildir. (Adalet duygusunun eksikliği amaç için her amacı mubah gören Bolşeviklerin en büyük zaafıydı). Che, başka yerlerde de, politik çoğulculuk ve serbest tartışmanın bürokratik diktatörlüğün önlenmesi için şart olduğunu ifade etmiş ve bu nedenle malum kesimlerle arası açılmıştır.

 

Che vasıtasıyla, onun önem verdiği insan sevgisi ve adalet ve ayrıca özgürlük ve devrimci fedakarlık değerlerine değindikten sonra, sosyalistler için önemli olan diğer değerler üzerinde durabiliriz. Ama son bir ekleme yapmadan geçemeyeceğim. 20. yy’ın sözde bilimsel sosyalizmi (çünkü özde bilimsel olamaz-bilim ve sosyalizm başka alanlara ait şeylerdir) eski ütopyaların yerine koyduğu baskı rejimini geleceğe ulaşan yegane yol olarak göstermişti. Aslında eski sosyalizme ütopik denmesi de bu dönemde başlamıştı ve keşke ütopik kalsaydı dedirtecek kötülükler yapılmıştır. Moskova Duruşmaları, Gulag Takımadaları, Holomodor Soykırımı, Çin’de kolektifleşme ve Kültür Devrimi cinayetleri, Kamboçya nüfusunun üçte birinden fazlasının katledilmesi gibi şeyler olmak zorunda mıydı? Kötü yöntemlerle asla iyi bir amaca ulaşılamaz. Ve iş sırf yönteme kalırsa, her toplumda bunların en kötülerini uygulayacak duygu yoksunu parti aparatçikleri bulunur.

 

 *

 

Che’nin değindiği insanlık sevgisi ve adalet duygusunu sosyalist değerlerin en başına koymamak için hiçbir neden göremiyorum. Bunlar olmazsa ortaya bir felaket çıkacağı kaç kez görüldü. Bunlara temel insan haklarına saygı, hukuk devleti ve dayanışma gibi değerleri de ekleyebiliriz. Her an kuşku içerisinde yaşanan bir sosyalizm olmaz olsun. Öte yandan özgürlük ve eşitlik üzerinde çok durulmuştur ama bu iki değerin koşullu olduklarını eklemek gerekir. Özgürlük en azından sömürü ve ırkçılık yapmanın gerekçesi olamaz. Eşitlik de asalaklık özgürlüğü olmamalıdır.

 

Hemen ilk bakışta, bunların burjuva değerleriyle, hatta tarihin en eski inançlarında bile var olan değerlerle belli ölçülerde çakıştığı görülmektedir. Sorun bu konulardaki ikiyüzlülüğünün çok yönlü bir mücadele içerisinde kaldırılmasıdır. Ne var ki insanlık bencilliğe çok yatkın bir türdür. Bu değerlerin genelleşmemiş olduğu bir toplumda sosyalizm mücadelesinin çok daha büyük sorunlarla karşı karşıya kalacağı düşünülebilir; yani, güç kullanan, vicdanı ile daha fazla karşı karşıya kalabilir. Ama bu bir koşul olmayabilir. Bu değerlere derinden sahip olduğu varsayılan ülkeler ve kültürler de korkunç şeyler yapabilmiştir. Bunun nasıl aşılabileceği konusunda açıkçası çok net bir fikre sahip değilim. Bu somut mücadele içerisinde ortaya çıkacaktır ve biz her şeye rağmen değerlere sahip çıkmaya çalışacağız.

 

Sonuçta, sosyalist etikle ilgili temel konu mücadelenin nasıl yapılacağına, daha doğrusu mücadelenin yolları ile amaçları arasındaki dengeye dayanıp kalıyor. Bunları tespit için ikisinin herhangi birisinden başlayamazsınız, çünkü her safhasında birbirlerine bağımlıdır. Öte yandan, neresinden bakarsanız bakın sosyalist etiğin (mücadelesiyle olan bağlantısı hariç) çok özel ve farklı bir şey olmadığı, insanlığın büyük mirasını sürdürdüğü de görülüyor. Burada unsurlardan çok, bunlara verilecek içerik ve nasıl sahip çıkılacağı önemlidir.

 

 *

 

Fizikçiler henüz birleşik alan teorisini oluşturamadılar. Kaotik olanın arkasında olması gerektiğini düşündükleri temel bağlantıları ortaya koyamadılar.

 

Marx’ın toplum için her şeyi öngören birleşik bir teori yaptığı da el hak söylenemez.

 

O sadece genel istikameti göstermiştir. O istikamette sayısız yol vardır.

 

20. yy, en azından hangilerinin çıkmaz olduğunu, hangilerinin de zor ve hangi engellerle dolu olduğunu gösterdiyse milyonlarca insan daha iyi bir toplum için mücadele ederken boşuna ölmemiş demektir.

 

Eğer etikten söz ediyorsak, sadece yaşayanlara değil, onlara karşı da bir borcumuz olduğunu inkar edemeyiz.

 

Mehmet Tanju Akad

(Düşünyazıları dergisi, Kasım 2012)

 

Gerçekedebiyat.com