Soğuk Dağ / Ercan Varol

Soğuk Dağ / Ercan Varol

23 Eylül 2018 - 3909 kez okundu.

 

Gabar dağının derin çukurları gibi derin vatan sevgisi, yüksek yamaçları gibi yüksek cesareti olan on komando, sabaha kadar yağan karın her tarafı beyaza bürüdüğü soğuk dağda yavaş yavaş ilerliyordu. Gökyüzü tamamıyla bulutlarla kaplı, hava yarı karanlıktı. Gökyüzünden bir kar yağıyordu; bir karanlık. Karakoldan ayrılalı iki gün olmuş, dağda ikinci geceyi geçirmişlerdi. Hırçın dağda dört saattir aralıksız yürümelerine rağmen ancak iki kilometreye yakın yol almışlardı. Etraf çok sessizdi. Beyaz komando kıyafetlerinin altına giydikleri açık krem renkli botların yaklaşık otuz santimetrelik karda yürürken çıkardıkları ses dışında hemen hemen hiç ses yoktu.

Dağ normal bir dağa benzemiyordu. Birbirine benzemeyen yüzlerce tepesi, uzun vadileri, blok uçurumları ve derin çukurları vardı. Sanki görünen ve görünmeyen dünyalar arasında bir sınırdı. Böyle sıra dışı bir dağda, esrarengiz evlerin duvarlarının, kitaplıklarının ve dolaplarının arkasındaki gizli bölmeler gibi, dünyanın daha önce hiç keşfedilmemiş, bilinmeyen, esrarlı ve ürkütücü bir yeriyle karşılaşacağınızı sanırdınız. Dibi olmayan ve dünyanın merkezine kadar uzanan büyük karanlık bir çukurla veya yeraltı mağarasıyla karşılaşacağınızı sanırdınız. Eski çağlardan kalan ve henüz keşfedilmemiş şaşırtıcı canlıların fosillerine, eski çağlarda yaşamış kavimlerin savaşçılarının parlak dişlerini gösteren iri iskeletlerine ve o iskeletlerin yanlarındaki dev kılıç ve mızraklara rastlayacağınızı sanırdınız. Belki de bu esrarengiz yerlerde hala yaşıyor olan ve daha önce hiç keşfedilmemiş korkunç yaratıklara, tek gözlü canavarlara, yarı insan yarı hayvan canlılara, Kocaayak ve Yetilere rastlayacağınızı sanırdınız. Fakat bu askerlerin, bu yaratıklar ve canavarlardan bile hiç korkmadıkları, dünyanın dibi bile olsa her deliğe girmeye niyetli oldukları çok açıktı.

En önde ilerleyen askerin adı Cemal’di. Babaları balıkçı olan üç çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve küçük bir sahil kasabasında büyümüştü. Abisi ve babasıyla birlikte kendi teknelerinde balığa çıkmak en çok sevdiği şeydi. Turuncu çizgili tekneleri onun gözünde kasabanın en iyi teknesiydi. Bu düşüncesinde pek de haksız sayılmazdı hani. Özellikle yandan bakıldığında çok da havalı ve gösterişli duruyordu. Hele motorlarını çalıştırıp öyle bir havalı havalı denize açılışı vardı ki, adeta diğer tekneler, güneş, geceden kalmış ay, denizdeki balıklar, havadaki martılar ve hatta kasabanın hemen üstündeki tepeden denize bakan sedir ormanın yıllanmış yüksek sedir ağaçları ona selam dururdu. Hızlı geçen mutlu çocukluk ve gençlik yıllarından sonra ne çabuk askerlik vaktinin geldiğini anlayamayan Cemal’e yarı mutluluk yarı hüzün çökmüştü. Derin vadiler içinden bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla giden tren onu ilk görev yerine götürürken tuhaf bir merak ve karmaşık duygular içindeydi Cemal. Geceki uykusunu trenin sesi ve sallantısından çok bu merak ve karmaşık duygular kaçırmıştı.

Beyaza bürünmüş Gabar dağını kurşuni bulutlar kaplamıştı. Kar dinmiş olsa da aralıklarla ince ince yağıyordu. Beyaz renk dışında renk görmek hemen hemen imkansızdı. Sırtlarında büyük çantaları olan bu on komando sadece düşmana değil, aynı zamanda dağa, kara, soğuğa ve karanlığa da meydan okuyarak Gabar dağının engebeli yamacında sıra sıra yürüyorlardı. Yer yer esen sert rüzgarlar, çıplak dik yamaçlarda ince uzun uğultular oluşturuyordu. Karmaşık yolların ve geçitlerin, insanın kafasını karıştırdığı labirent gibi bu dağda, Cemal’in kafası daha da çok karışmıştı. Kendisinden çok bir başkası gibi hissediyordu kendini. İnsanın, sadece ve sadece kendisi olabilmeyi başarmasının çoğu zaman zor olduğu bu tuhaf şaşırtıcı dünyada, bu on askerin bu soğuk dağda kendisi olabilmesi hemen hemen imkansızdı. Bir nevi yarı insan yarı robot gibiydiler. Dağa, soğuğa ve kara karşı robot gibiydiler, emirleri yerine getirmede robot gibiydiler, sabaha kadar yağan karın gömdüğü uyku tulumlarının içinden kalkarken robot gibiydiler, hep ölümle yaşamın bir çizgi kadar birbirine yakın olduğu bir zaman ve mekanda varoldukları için robot gibiydiler, kendi ceset torbalarını sırt çantalarında taşırken robot gibiydiler. Ama, inkar edilemez bir gerçek de onların insan olduğuydu. Yeri geldiğinde seviyor, seviniyor, üzülüyor, acı çekiyorlardı. Belki de en fazla acıyı Cemal çekiyordu. En sevdiği arkadaşı Galip’in mayına bastıktan sonra parçalanan vücudunu ağlayarak birleştirmeye çalışmış, iki parçayı birleştirse üçüncü parçayı bulamamıştı. En sonunda geride kalan ceset parçalarını kendi çantasındaki ceset torbasına koyarak toparlayabilmişti. Yaşadıkları gözünden hiç gitmiyor ve her gece rüyasında, Galip’in parçalanan vücudunu bir puzzle’ı birleştirir gibi kanlı elleriyle birleştirmeye çalışıyor, ama olmuyor ve hep bir iki parça eksik kalıyor, ağlayarak kan ter içinde uyanıyordu. Uyumaktan korkar olmuştu. Bir gece de rüyasında kendi bacağının koptuğunu gördü Cemal. Bir kol, bir bacak, bir gövde ne idi, neye yarardı. Yabancı bayrağın dalgalandığı işgal edilmiş bir ülkede bu bacakla nereye gidilirse gidilsin mutlu olunabilir miydi ya da dört beş metrekarelik bir hapishane hücresinde sağlam bacakla nereye kadar dolaşılabilirdi. Vatan ve hürriyet yoksa, bu bacaklar ne işe yarardı.

Soğuktan ayakları üşümeye başlamıştı Cemal’in. Yüksek dik kayalıkların olduğu uzun bir vadiye geldiklerinde bir şey sezmiş gibi birden durakladı. Bu dağı hiç çözememişti zaten. Günahı neydi ki Allah onu bu kadar çirkin yaratmıştı, neye kızmıştı ki bu kadar hırçın ve öfkeli görünüyordu. Önce ne yapacağına karar veremedi. Sonra arkadaşlarına beklemelerini kendisinin biraz ilerleyip keşif yapacağını söyledi. Engebeli arazide avına saldıracak bir aslan gibi yüz iki yüz metre süzülerek ilerledi. Şimdi daha açıklık bir alana gelmişti. Bir iki dakika düşündü, kendi etrafında dönerek yüksek dik yamaçları, beyaz tepeleri bir şahin gibi süzdü. O sırada tam karşı yakın tepede kuvvetli ışık parıltıları farketti ve gök gürlercesine aniden ortaya çıkıveren silah sesleri tüm vadiyi bir anda cehenneme çevirdi. Kurşunlar yağmur gibi üzerine boşalıyor, kurşunların vızıltısını sağında solunda duyuyordu. Kendini hemen yere atıp siper aldığında göğsünde ve sağ bacağında bir sızı, bir yanma hissetti. Hemen G3 ünü yokladı ve silahının mermilerini ışık kıvılcımlarının olduğu beyaz tepeye boşaltmaya başladı. Bir ara parlak bir kan kırmızılığının vücudunun karla temas ettiği yerin dışına taşmaya başladığını fark etti. İkinci şarjörünü takarken başı dönüyor, gözleri bulanık görüyordu. Eli sızlayan bacağına gitti. Sıcak yara, kırık uyluk kemiğine kadar uzanıyor, sağ bacağını hareket ettirdiğinde uyluğundan aşağısı ayrı hareket ediyordu. Derin bir uyku çok kuvvetli bir şekilde kendisini kendine doğru çekiyordu. Vücudunun karlı zemine temas ettiği üşüyen bedenini sıcak bir ıslaklık kaplamaya başlamıştı şimdi.  

Turuncu çizgili balıkçı teknesinin güvertesine gözleri kapalı olarak uzanmış olan Cemal’in vücudunu tuhaf bir sıcaklık kaplamaya başlamıştı. Kendi teknelerinin motorunun kendine has sesi, diğer teknelerin motorlarının sesine karışıyordu. Fakat bir tuhaflık vardı. Teknelerin motor sesi bir tuhaf, değişik geliyordu kendisine. Sanki bir kalaşnikof sesi, sonra bir doçka sesi, arada bir de G3 sesi. Sonraları bu ses yaklaşan bir helikopterin sesini de andırmaya başladı. Sonra hepsi sustu. Masmavi denizin ortasında hafifçe sallanan teknede dalga seslerini dinlerken çok tuhaf bir dinginlik, tarif edilemez bir huzur duyuyordu Cemal. Burada sonsuza kadar kalabilirdi. Sonra daha farklı sesler duymaya başladı; “Çok kan kaybetmiş”, “Kanamayı durduramıyorum”, “Kahrolası bandaj işe yaramadı”, “Hah helikopter geldi”. Bu sesler sonraları yavaş yavaş, uzaklaştı.., uzaklaştı… ve tuhaf bir dinginlik içinde kaybolup gitti.

Etrafındaki genç arkadaşları ile birlikte bayram şenliğine çıkmış çocukların keyfi ve heyecanıyla Kaf dağını andıran her tarafı zümrüt yeşili kaplı koca bir dağın yamacında anlatılamaz bir neşe ve mutluluk içinde yürüyordu Cemal. Hepsinin üzerinde tertemiz açık renkli kıyafetler vardı. Rengi gökyüzüne akseden yüce dağın yüksek tepelerinde Zümrüdüanka kuşuna benzeyen bir kuş uçuyordu. Yanındakilerden biri de çok sevdiği arkadaşı Galip’di. Bir an için Cemal tertemiz pırıl pırıl pantalonun dizden yukarı kısmında ne olduğunu anlayamadığı kan lekesine benzeyen çok küçük bir kırmızı leke fark eder gibi oldu. Sonra nasılsa bunun üzerinde hiç durmadı ve unuttu. Şimdi çok neşeli bir sohbete dalmışlardı kendi aralarında. Askerde kimin daha iyi komando olacağını konuşuyorlardı.  

Ercan Varol
SOĞUK DAĞ