Şimdi babamın ardından... / Erdem Buyrukçu

Şimdi babamın ardından... /  Erdem Buyrukçu

01 Aralık 2017 - 1357 kez okundu.





Şimdi babamın ardından yıllar sonra ölümüyle ilgili birşeyler anlatmak, tekrar o soğuk, verimsiz, sevimsiz, puslu, karlı ve acılı günleri yaşamak bana çok zor geliyor. Hala çevresine, dost dediklerine, babamı magazinleştiren yakınlarına ve kendime çok kızgınım ama ne yazık ki bu kızgınlık babamı geri getirmeye yetmiyor.

Son onbir yıldır durmadan yinelediğim ve kendime sorduğum bir soru var: “Babam kurtulabilir miydi?”

Evet, diyorum çoğunlukla.

Devlet olsaydı ve -1945 yılından bu yana Türk edebiyatına hizmet eden, çoşkun imgelerle, masalsı çağrışımlarla, şaşırtıcı saptamalarla süslenmiş öyküler, romanlar, düşler, denemeler, kitap tanıtma yazıları yazan. Türk edebiyatında çığır açan benzersiz bir “Günlük” türü yaratan- babam Muzaffer Buyrukçu’ya yardım etseydi!

Ya da babam bir başka ülkede, Almanya, Fransa, Bulgaristan, Rusya’da yaşayan bir yazar olsaydı!
Diğer bir seçenek, ya babam hükümet yanlısı bir yazar olsaydı!

Zengin olsaydı!

Bu seçenekleri istediğimiz gibi uzatabiliriz ama sonuçta, babam yaşardı.

HASTALIĞI

Babamın sonu ölümle biten hikayesi Şubat ayında başlamıştı. İki üniversite hastanesi Buyrukçu’yu acil servise almayıp para istemiş, bir hastanedede kalbi durmuş, çalıştırdıktan sonra da başka bir hastaneye göndermişlerdi.

Cumhuriyet gazetesi –yardım talebini- kabul etmeyince kendisi çeşitli hastaneleri dolaştırıldıktan sonra Haliç hastanesinin doktoru olmayan yoğun bakım servisinde ölüme terk edilmişti.

Babamın durumunun ağır olduğu haberi verilince hemen Türkiye’ye geldim.


Muzaffer Buyrukçu

Babam’ı yirmiye yakın boş yatağı olan, daha çok koğuşa benzeyen bir yoğun bakım servisine yatırmışlardı. Kasvetli, ilaç kokan, yarı loş, ölüm kokan odada sadece babam yatıyordu.

Bana, “Ben yaşamak istiyorum. Yaşamak ve yazmak istiyorum”diyordu sohbetlerde, rakı sofralarımızda.
Biz kendisiyle pek ölümden konuşmazdık sevmediği için.

Bazı arkadaşlarının cenaze törenine de bu yüzden katılmak istemezdi. Çok korkardı ölümden. En az yüz yaşına kadar yaşama isteğini belirtip dururdu bana ve yakınlarına.

Babamı görünce ilk defa ben de ölümden korktum. Sırt üstü yatıyordu. İki koluna da serum bağlanmıştı, hava taşıyan iki ince boru sokulmuştu ağzına. Göğsü inip inip kalkıyordu.



Tüylerim ürperdi, ağlamak geldi birden içimden. Babamı bu şekilde makineye bağlı olarak görmek, babamla ilgili bütün güzel resimleri, anıları, aybaşlarında ve kitapları çıkıp parasını aldığında bana getirdiği çikolataların tadını siliverdi birden.

Elini tuttum sevgiyle. Güçsüz ama yumuşacıktı, sıcaktı.

Binlerce, on binlerce kez daktilosunun tuşlarına basan ve bir tarih yazan parmakları kremli hissi veriyordu.

Beni görünce gülümsemek istedi; bir an gözlerinde ışıltılar gördüm; binlerce soru’nun ard arda makineli tüfek gibi gözlerime doğru ateşlendiğini hissetim.

“Babişkom yanındayım. Korkacak bir şey yok artık. Söz, seninle tekrar rakı içicez.”

Bakışlarını olumsuzca, ”Hiç sanmıyorum. Ben iyi değilim artık yolun sonuna geldim oğlum”dercesine konuşturdu. Elimi sıkmak istedi ama başaramadı.


Erdem Buyrukçu

Yoğun bakım servisinden içeri giren bir hemşire ile selamlaştım. Kısa boylu, balıketli, kızıl saçlı, beyaz yüzlü sempatik birisiydi.

Kendisine doktorun, hemşirelerin nerde olduğunu sorunca burasının yeni açıldığını ve henüz bir doktoru olmadığını söyledi. Bir çocuk doktoru ile idare ediyorlarmış.

“Babanız çok tanınmış birisi galiba, durmadan telefonlar geliyor kendisine. Biraz önce TRT’den aradılar?”

“Ne sordular?”

“Yaşayıp yaşamadığını!”

Babamın elini hafifçe sıktım, eğilip yanağından öptüm. “Sana söz eve iyileşmiş olarak döneceksin babişkom, kendini bırakma, mücadele et ben artık yanındayım...”

Gülmeye çalıştı.

Hastanenin çay satılan büyük plastik bir çadırla kaplanmış soğuk, ıslak zeminli çadırına girdim. Hızlı hızla bir sigara ve iki çay içtikten sonra zamanı durdurmak istercesine hızla ayrıldım hastaneden.

Aydınlık gazetesine gitmeye karar verdiğimde ilk geçen boş sarı taksiye bindim. Hava yağmurlu ve soğuktu. Kafamın içinde dolaşan binlerce seçenek, birbirlerin çelme atarak öne geçmeye çalışıyor ancak yarattıkları kargaşadan, gürültüden bir sonuca ulaşamıyordum. Yardım edebilecekler miydi?

Nasıl?

Dergiye gelip kapıdan girince bir an için eski yıllara dönüverdim. 1978 yılında Aydınlık gazetesinin kapısında önce gönüllü güvenlik olarak kendisi duruyordu. Sonra iç haberlerde çalışmaya başlamıştı. Yaşamındaki en büyük ve unutulmaz aşkını da orada tanımıştı.



Dergide önce Irmak Zileli ile sonra da İşçi Partisi Başkanı ve uzun yıllardır tanıdığım Doğu Perinçek ile görüştüm. Durumu belirttim ve yardımlarını istedim. Cumhuriyet gazetesinden Hikmet Çetinkaya ve tanımadığım isimlerle görüşüldükten sonra Gaziosmanpaşa Hastanesi ile İsviçre Hastanesi’nin babamın bakımını karşılıksız ve hiçbir ücret talep etmeden üstleneceklerini, nakil işlemlerini hemen yapabileceklerini ifade ederek babamı istediler.

Öneri üzerine babamın İsviçre Hastanesi’ne yatmasına karar verildi ve İsviçre Hastanesi’nden Basın sözcüsü Cuma Boynukara’nın gönderdiği cankurtaran ile babamın hastaneye transfer edilip yatırılması gerçekleştiğinde saat gecenin 10’u olmuştu.

Birkaç gün sonra İsviçre Hastanesi’nin doktorlarının yoğun ilgisi ve bakımı sonrasında babam mucize bir şekilde yaşama dönmüş ancak bacaklarında bir sorun olduğu için yürüme zorluğu yaşamaya başlamıştı. Yatalak olmuştu. Ama Haliç Hastanesi’nde ölüme terk edilen babam İsviçre Hastanesi’ne geldikten sonra birden canlanıp kendine gelivermişti.

Onu tekrar gülerken, konuşurken ve yaşamla ilgilenirken görmek çok mutlu etmişti kendisini. Bir kez daha atlatmıştık. Rahatlamıştım her gün saatlerce süren otobüs-vapur-minibüs yolculuğu artık sona gelmeye başlamıştı.

Gaziosmanpaşa’dan otobüsle Eminönü’ne, Eminönü’nden vapurla Kadıköy’e, Kadıköy’den de minibüs ile hastaneye gidiyordum. Her gün üç saatimden fazlasını yolda geçiriyordum. (Bu arada babama bakması ve kalması halinde eşimden ayrılarak kendisiyle evleneceğim sözünü verdiğim, hiç tanımadığım, sevmediğim, hoşlanmadığım, cahil, bilgisiz eşim doğum yapmıştı. Evde kendisini istemeyen ve bir türlü kabul etmeyen annem ile devamlı çatışma halindeydiler...)

Babama sürekli geçmiş olsun telefonlarının gelmesi moralini yükseltmiş ve yaşama tutundurmuştu. Haliç Hastanesi’nde bulduğu babası gitmiş, eski babasını görmeye başlamıştı memnunlukla.

Kendisine Kadıköy’den dolmuşa binmeden önce aldığı aşure, sütlaç gibi sevdiği tatlıları getiriyor yediriyordu kuvvetlenmesi için.

Bir gün yoğun bakım hemşiresi benden, babamın fizyoterapistlik yapan bir doktora sözlü cinsel tacizde bulunduğunu, o nedenle tedavisini yapmak istemediğinisöyleyince şaşırdım, şoke oldum.

Kendisine bunun mümkün olamayacağını çünkü babamın dünyanın en centilmen insanlarından biri olduğunu söyledim. Bana bu tür geri dönüşlerde böyle bir davranışta bulunabileceğini söyledi ama birkaç gün sonra babamı yoğun bakım ünitesinden çıkarıp normal bir odaya aldılar.

Bana kendilerinin hasta babama bakamayacaklarını, fizyoterapist tedavisisin de taciz olayından sonra yapılmayacağını bu nedenle yanına bir bakıcı gerektiğini söylediler. Bunun ederi de her gün için 120 Dolarmış. Veya tanıdık birisi de kalabilirmiş.

Bu parayı temin etmemiz imkansızdı.

Yanına birisini de bulamayınca birkaç gün sonra altı temizlenmemiş bir halde taburcu edildi.

Bu arada hastanede kaldığı süre içinde yanında bir tek Necati Güngör’ü gördüğümü de söylemek isterim. Kendisi defalarca babamı ziyarete gelmişti, taburcu olacağı gün Melisa Gürpınar ile beraber gelmişlerdi. Hatta Melisa Gürpınar ile bir ara babamın durumu üzerine söylediklerinden dolayı tartışmıştım.

Ana esas sorunlar babamın eve dönüşünden sonra başladı.

Hastane’nin kesilen masrafları babamın maaşına yansıyıp maaşı 250 liraya düşünce durum daha da zorlaşmaya başladı. Oysa hastaneye yatmadan önce öyle konuşmamışlardı?

EVE GELİŞ

Almanya’ya dönene kadar kendisine her türlü konforu ve isteğini karşıladım. Tekrar ayağa kalkabilmesi için her gün kendisiyle çalışmalar yaptık. Her sabah ve her akşam altını temizliyor ve yıkıyordum. Yürüyemiyordu ama yaşıyordu.

Dönme zamanı gelince gözüm arkada kalarak Almanya’ya gelmek zorunda kaldım bir kez daha. Evlendiğim kadının yeğenini yanına bırakmıştık.

Almanya’ya gelir gelmez her tarafa mektup yazmaya başladım. İnternetten tanıdığım, tanımadığım babama yardım edebilecek tüm isimlere mektup üstüne mektup gönderiyordum. Vefa Akşam Lisesinden arkadaşım olan Mehmet Sevigen’e kaç tane mektup gönderdiğimi bilmiyorum ama bir tanesine yanıt gelmedi. Yine başta Deniz Baykal olmak üzere birçok CHP’liye gönderdiğim mektuplardan birisine yanıt bulamadım. Doğan Hızlan’a en az on tane göndermişimdir, sadece Doğan Hızlan’a değil edebiyatımızın belli başlı isimlerine, gazetecilere gönderdiğim mektuplara, Başbakan’a, Cumhurbaşkanına, Kültür Bakanına gönderdiğim mektuplara inanın hiç bir yanıt alamadım.



Her gün tespit ettiğim onlarca isme bıkmadan, usanmadan mektup gönderiyordum ama nafile hiç bir sonuç alamadım.

Gönderdiğim beş yüze yakın elektronik mektuptan birisi yanıt verip de ne oluyor demedi!

Ben Almanya’da mücadele ederken babam da Türkiye’de gerekli kurumlara tekerlekli sandalye ve yaşlılar yurduna kaldırılma isteklerini belirten mektuplar, dilekçeler yazmış ama bir yanıt alamamıştı.

Sonra kendisiyle ilgilenemediğim bir hafta içinde ölüverdi.

Ya ölümü?

O ise başka bir trajedi.

Ölümünden sonra bulabildiğim ilk uçakla Türkiye’ye geldim. Bu arada üst katta oturan yeğenim gazetecilere -Parası yokmuş onun için Türkiye’ye gelemiyormuş- yalanını söylediğinden haberim yoktu.

Gelir gelmez yaptığım ilk iş Melisa Gürpınar ile konuşmak oldu. Benim konuşmama izin vermeyerek bana cenaze işini hallettiklerini, benim yapacak hiç bir işim olmadığını ve yarın cenazeye katılmamın yeterli olacağını söyledi.

Ben de öyle yaptım.

Hiç kimsenin bana başsağlığı dilemediği bir cenaze töreni ile karşılaştım. (Bu arada benden bir şey yapmamamı isteyen kişilerin işgüzarlığı sonucu babam az kalsın kimsesizler mezarlığına gömülecekti.)

Suçlu benmişim gibi yanına yaklaşmak istediğim tüm insanlar bana başsağlı dileyeceklerine sırtlarını dönüp uzaklaştılar.

Onların içinde kendilerine mektup yazdığım insanlar, yazarlar da vardı...

SONUÇ

Babamın sanatının konuşulmadığı ama CHP’nin reklamını yaptığı bir cenaze töreni.

Babamın kitaplarının değil ama karılarının konuşulduğu bir cenaze töreni...

Erdem Buyrukçu
GERCEKEDEBİYAT.COM