Şiirin Değeri Nasıl Belirlenmez? / Tuğrul Tanyol

Şiirin Değeri Nasıl Belirlenmez?  / Tuğrul Tanyol

24 Ekim 2018 - 825 kez okundu.

Polemik ve tartışma günlerimi geride bırakmıştım. Açıkçası düşüncelerimi belirtip gelecek karşıt yazılara yanıt yetiştirmek için yaşlandığımı düşünüyordum. Bugüne dek yazdığım yazılar ve söyleşiler aracılığı ile şiir anlayışımı sayısız kez belirttim. Genç arkadaşlar okumamışlardır belki diye benimle yapılan söyleşilerde şiire ilişkin görüşlerimi hala zaman zaman belirtiyorum.

Ne var ki Varlık dergisinin Mayıs 2018 sayısında, bir şarkı sözü yazarını büyük ve önemli şair ilan eden görüşlere karşı çıkmak için kaleme aldığım bir yazı bağlamında şiir ile şarkı sözü arasındaki temel farkı, sanat ve zanaat ayrımı içinde ele almama kimsenin karşı çıkmayacağını düşünmüştüm. Yanılmışım. Karşıt bir yazı Tahir Abacı'dan geldi.

Abacı'nın yazısını kuşkusuz dikkatle okudum ve bir yanıt verme gereği olup olmadığını düşündüm. Çünkü konuyu ele alışı sanat tarihi konusunda pek donanımlı olmadığı izlenimi yarattı bende. Yoksa şöyle bir cümle nasıl kurulabilir?

"Ancak, Tanyol'un 'Marksist düşüncenin bize öğrettiği üzere' diyerek, 'şiirdışı' (!) bir ölçüte başvurmayı göze alarak bu 'kullanım değeri / değişim değeri' ayrımından yola çıkmış olması bence pek de uygun düşmemiş... başta gıda maddeleri olmak üzere 'kullanım değeri' için üretilen ürünler, günümüzde bile ister istemez daha 'halis ürün'lerdir."

Anlamadım! Şiir bir sanat dalı olduğuna göre ve bir önceki yazıma yeni bir şey söylemeyeceğimi, marksist estetikçilerin bakış açısını aktarmaktan öteye gitmeyeceğimi belirttiğime göre nasıl şiirdışı bir ölçütmüş bu?

Tahir Abacı'nın sanatın metalaşması, sanat ve yabancılaşma, marksist estetik konusunda hiçbir şey okumamış olduğu, bu konulardan pek de anlamadığı görülüyor. Marx'ın konuyla ilgili metinlerini, Istvan Mezaros'u ve belki daha da önemlisi Arnold Hauser'i okumuş olsa ne demek istediğimi anlar ve safiyane olarak nitelendirilebilecek sözler üretmezdi. Sayın Abacı her şeyden önce basit tüketim maddesi ile sanat yapıtı arasındaki farkı bilmiyor. İktisat birinci sınıf bilgisi dayanıklı ve dayanıksız tüketim maddeleri arasındaki farkı anlamamızı sağlar. Ne var ki burada (basit bir meta olmadığından) şiir, resim, müzik gibi sanat ürünlerinin değeri yer almaz. Oysa ne yapıyor tenkitçim? Şiir hakkında yazdıklarımı basit tüketim mallarının "halis" olanı ile eşitlemeye çalışıyor. Halis peynirin kullanım değerinin önde olduğunu belirtiyor. Böylece, kapitalist pazar ilişkileri ile beliren ve sanatın, zanaatten sanata doğru evrimleşmesinde değiş değerinin önem ve öncelik taşıdığı tezimi yanlışlamaya çalışıyor. Ve burada kafam iyice karışıyor. Peyniri yedik tükettik. Pek halismiş, dedik. Peki sonra? Artık peynir yok. Bitti. Oysa Bach kulaklarımızda çalmaya devam ediyor, Renoir'ın çizgileri gözlerimizin önünden geçiyor, Nazım'ın dizeleri hala zihnimizde canlanıyor. Onlar tükenmiyor bir türlü. Çünkü tenkitçim gene yukarıda verdiğim kaynakları okumuş olsa sanatsal tüketimin basit meta tüketiminden farklı bir süreç olduğunu bilir ve elmalarla armutları dans ettirmezdi.

Tahir Abacı

Yazıda açıkça belirttiğimi sanıyordum, ama sayın Abacı, ya yazdıklarımı anlamamış, ya da anlamak istememiş. Marksist estetik bir yana, hiçbir estetikte yeri olmayan yepyeni bir kavram üretmiş olması nedeniyle tebriki hak ediyor doğrusu. Demek ki güzellik konularını tartışırken Tahir Abacı'nın yarattığı "halislik" meselesini tüm dünya felsefecilerinin bundan böyle dikkate alacağını sanıyorum.

Sanat konularını tartışırken, bundan böyle halis beyaz peyniri, ya da halis reçeli de konuşacağız. Sayın Abacı'nın anlaması için konuyu biraz daha açayım.

SANATÇI ZANAATÇI

Şimdi bir zanaatkarın piyasaya sunacağı peynir (ya da herhangi bir meta) ile kendisi için üreteceği ürün arasındaki fark ve kendisi için üreteceği ürünün "halis" olacağı meselesi sanat sosyolojisinin ya da estetikin konusu değildir. Üretilen ürün tüketildiğinde yok olacağı için zaten sanatın konusu olamaz. Sanat ürünü ile sıradan meta arasındaki en basit fark budur zaten. Sanatsal ürün tükedildikçe yok olma yerine üretilmeyi sürdürür, yani sanat tüketicisinin zihninde zenginleşmeye ve yücelmeye devam eder. Arnold Hauser'i okumuş olsa sayın tenkitçim bu konuyu bilirdi zaten. Kapitalizm sanatı da metaya dönüştürmeyi başarmıştır. Ne var ki ister el yapımı ister seri üretim olsun her metanın bir piyasa değeri vardır. Kapitalizm öncesinde de ürünün değiş değeri (sayın Abacı bu terimi beğenmemiş. Neyi nasıl yazacağımı kendisinden öğrenecek değilim. Ekonomi ile ilgili bir bilimsel bir metinde rastladığım "değiş değeri" söyleyişi hoşuma gittiğinden zaman zaman yazılarımda kullanıyorum. Değişim değerini de kullanıyorum rastlantısal olarak, nasıl zaman zaman zenaatkar, ya da zanaatkar diyorsam.) vardır kuşkusuz. Ne var ki burada bizim sözünü ettiğimiz konu hangi dönemde bir ürünün kullanım değerinin önde, hangi dönemde geride olduğu meselesi. Antika kavramı ile konuyu daha anlaşılır kılmaya çalışmıştım, ama Abacı yine direnç göstermiş. Yazının o bölümünü alta alınıtılıyorum:

"Belki antika kavramı ile ne demek istediğimi daha açık anlatabilirim. Ming döneminden kalma bir kâse modern insan için antika değeri taşır. Değiş değeri çok yüksek olan bu kâse yapıldığı yıllarda içine çorba koymak dışında bir işleve sahip değildir oysa, yani kullanım değeri öndedir. Ne var ki servet ödenen o kâsede bugün kimse artık çorba içmez."

Kuşkusuz o kâseyi yapan usta, Abacı'nın deyimiyle söyleyeyim bari, "halis" bir ürün koymuştur ortaya. Ne var ki yazı boyunca defalarca dile getirdiğim "yapım anı"ndaki amaç ve o ürünü satın alanın amacıdır kullanım değeri ve değiş değeri arasındaki farkı yaratan. Gerek zanaatkar gerekse müşterisi o kâseyi sergileme amacıyla değil içinde çorba içilmesi için yapmış ve kullanmıştır. Sayın Abacı'nın üzerinde durduğu "halislik" konusuna yakın bir kavramdan söz etmiyor değilim. Çünkü biraz altta ne demişim?

"...nasıl eski olan her şey antika değilse, eski zamanlarda resim yapmış, müzik bestelemiş herkes de sanatçı değildir. Modern bakış açımızla bizim değer verdiklerimiz zamanın tozları arasından sıyrılıp gelmişlerdir."

Kuşkusuz bizim sanat olarak kabul ettiğimiz bu yapıtlar "halis" oldukları için değil "güzel" oldukları için, tüketim yoluyla üremeyi sürdürdükleri için ölümsüzleşmişlerdir. Ne var ki bizim tartıştığımız konu bu değil. Giotto da, Boticelli de sanatçıdır, ama bizim bakış açımızla sanatçıdır, yaşadıkları günlerde değil. Verdiği örneklerden Tahir Abacı'nın sıradan bir meta ile sanatsal ürün arasındaki farkı yok saydığı anlaşılıyor. Yoksa neden yoğurt, reçel, salça örnekleriyle başlayıp yazısını konuyla hiç ilgisi olmayan bir alana çekerek, yapısalcılık ve göstergebilime saldırarak bitirsin ki? Abacı üstelik bu son iki kavrama ideolojik bir yük yükleyerek bunları düşünsel gericilik olarak niteliyor. Bilimsel yöntemlerin inanç sitemleri ile bu noktada neden ve nasıl ilişkilendirildiğini ben pek anlayamadım. Bu eklektik tavra uyma zorunluluğu hissederek aynı tartışma sürecini güdeyim bari. Şimdi bilimsel tavrın ideoloji içermediğini söylemiyorum, çünkü içerir de, 20 yüzyılda marksizme en büyük katkıyı yapmış olan Althuser'in yapılsalcı olduğunu anımsatırım kendisine. Althuser yapısalcı olmakla kalmamış, Marx'ın bile yapısalcı olduğunu öne sürmüştür. Kuşkusuz bu başka bir tartışma noktası.

Veysel Çolak

Abacı kendinden menkul çıkarsaması ile 80'lerde yapısalcılığın ülkemizde moda olmasından hareketle 80'lerde şiir yazanların da aynı "kirlenme"yi paylaştıkları gibisinden bir metafora ulaşmaya çalışıyor. Çok yorucu ve çok yüzeysel bir bakış açısı bu. Bu dönemde "parlatılan" şairlerin kitaplarının artık satmadığına da hükmederek yazısını bağlıyor. Kendisine iki noktayı anımsatmak isterim: Birincisi daha 80'lerden başlayarak postmodernizmi eleştirenlerden biri de şu satırların yazarıdır. Bunu sığ entelektüellerimizin düşünceden düşünceye bir moda merakıyla sıçramalarından duyduğum rahatsızlık nedeniyle yazmıştım. İkinci nokta yine bu satırların yazarının şiir kitaplarının 6.-7. baskıya ulaştığı gerçeğidir. Üstelik tribünlere oynamadan, şiir dışı ölçütlere başvurmadan.

Aslında Abacı'nın yazı boyunca öne çıkarmaya çalıştığı düşünce kullanım değerinin daha önemli olduğu konusu; böylelikle benim tezime karşı bir tez geliştirdiğini düşünüyor. Ne var ki benim böyle bir derdim yok. Olmadı da. Kullanım değeri mi daha önemlidir, ya da değiş değeri mi diye bir tartışma açmış değilim. Söylediğim şu biçimde özetlenebilir: sanat ancak kapitalist pazar ilişkileri sonucunda kullanım değerinin yerini değiş değerinin almasıyla sanatlaşmıştır ve sanat türleri içinde bir tek şiirin, ister kapitalizm öncesi, isterse sonrası olsun, pazar ile ilişkisi yoktur. Bunu anlamak bu kadar mı zor?

NE DEMİŞİM

Ne demişim? Bir Rönesans prensinin ısmarladığı tablo ile bir otoritenin, bir partinin zorladığı yazma biçimi benzerdir, çünkü sanat yapıtı kullanılmak amacı gütmez. Kullanım değeri zanaat için önemlidir. Yine eski yazılarımın çoğunda belirttiğim üzere "angaje" sanata hep karşı oldum, ama sanatçının, şairin kendini bir ideolojiye angaje etmesine karşı olmadım. Çünkü her insanın bir inanç sistemine sahip olduğunu bilmeyecek kadar cahil değilim. Bu inanç, bu ideoloji yaptığı sanata kuşkusuz yansıyabilir, yansımayabilir de. Abacı'nın, yazısının sonlarında sıraladığı yazar ve şair adlarını bu biçimde okumak gerekir. Kimi adların yaşadığı dönemde henüz parti edebiyatı kavramı, sanata Stalinist bakış ortaya çıkmamıştı. Ne London, ne Mayakovski ne Ehrenburg ne Gorki emirle yapıt vermemişler, yalnızca inanç sistemlerini ortaya koymuşlardır. Nazım'ın gerek Stalin gerekse TKP ile ilişkileri malumdur. Ayrıca Stalin döneminde parti üyesi olmayan yazar ve şairlerin yapıtlarının basılmadığını da sayın tenkitçime bir kez daha anımsatırım. Kuşkusuz ona Ahmatova, Pasternak, Mandelştam'dan da söz edebilirim. Pasternak'ın, Jivago'yu nasıl yurt dışına kaçırtarak ilk kez İtalya'da yayınlanmasını sağladığından da. Benzer örnekleri besteciler, ressamlar ve öteki sanatçılar açısından da verebiliriz. 80'lerde bize saldıran kalemler üstte çizdiğim edebiyat anlayışını zorluyorlardı ve yine sosyalist düşünceye inanmış olan bizleri yalnızca bir sanat anlayışı farkı nedeniyle döneklikle ve daha ağır sıfatlarla suçluyorlardı.

Aslında Abacı'yı anlıyorum. O tüm bunları 80'lerde yazılmaya başlayan şiire kıyısından saldırmaya çalıştığı için yapıyor. Yoksa neden yazısını, biraz üstte yansıtmaya çalıştığım postmodernite, yapısalcılık ve göstergebilim gibi birbirinden ilişiksiz alanlara saldırarak bağlasın?

Bakın sayın Abacı 80 şiirini tartışmak istiyorsanız benim artık buna zamanım yok. 30-35 yıl önce tartışıldı bunlar. O zamanlar neredeydiniz kuzum? Size rahatsızlık veren şey, 80 şiiri hakkında zamanın büyük ölçüde kararını vermiş olmasından mı kaynaklanıyor? Ha bu arada, ben 70 şiirini toptan reddetmiş de değilim. Kuşkusuz eleştiriler kötü örneklere bakılarak yapıldı ve kuşkusuz severek okuduğum Metin Altıok vardı, Ahmet Telli vardı, Veysel Çolak, Gültekin Emre vardı. Başkaları da var. Ne ki, 60 ve 70'lerin birçok şairi saldırı kendilerine yapılmış gibi yazınızda vülger olarak nitelendirdiklerinizin üstüne kol kanat gerdiler. Bu arada o kötü örnekleri biz eleştirirken, ender de olsa daha ağır saldırılar kendi içinden de geliyordu. 70 sonlarının Türkiye Yazıları dergisi yalnızca bir örnektir.

Vülger bulsanız da, yazınızı edebiyatta aslolan emektir diye sonlandırmışsınız. Bu daha çok yazan daha iyidir gibi bir yanılgıya götürür bizi ve Ümit Yaşar'ı Orhan Veli'den, Hugo'yu Rimbaud'dan daha önemli şairler yapar. Edebiyatta, şiirde ve sanatta emek değil aslolan yetenektir. Sanat, çocuklar arasında yapılan yarışmalarda olduğu gibi, tüm katılımcılara madalya verilen bir alan değildir. İyi olanlar kalır, kötüler silinir gider.

Tuğrul Tanyol

GERCEKEDEBİYAT.COM

Tanyol'un tartışmaya neden olan yazısı...