Semih Gümüş'ten Ankara için akıl almaz çirkin sözler...

Semih Gümüş'ten Ankara için akıl almaz çirkin sözler...

07 Ağustos 2017 - 4882 kez okundu.





Yayıma yeni başlayan Ankara Keçisi gazetesinin Temmuz 2017 4. sayısında, Eleştirmen Semih Gümüş'ün Hazal Battaloğlu’yla yaptığı söyleşide başta Ankara’yla ilgili olmak üzere, haydi diplomatik dil kullanalım, çok “talihsiz”, “amacını aşan”, aymazca sözler ediyor.

Neler demiyor ki Semih Gümüş

İnsanlara kaçışı salık veriyor. Kaçmak, ortalığı, toprağı, yurdu gericiliğe, faşizme bırakmak “anlaşılır” ve “haklı bir istek”miş, “denemeye değer”miş:

Kendisinin İstanbul'a göçünün nedeni siyasalmış, bu nedenle İstanbul’a göçmüş ve İstanbul onu kurtarmış. Bugün Ankara “kupkuru” bir “şehir”miş!

“Göçün asıl nedeni siyasaldı. 12 Eylül’ün öncesini bütün sıcaklığıyla yaşamı bir kuşak, geçen yıllarda çektikleri yetmezmiş gibi, bir de sert bir faşist rejimin terörü, hapishaneleri ve işkencesi karşısında kaldı. İstanbul sığınacağımız yerdi. 12 Eylül’den sonra yaşanan Ankara’dan İstanbul’a göç, bana kalırsa tarihsel önemdedir. Üstünde bu düzeyde durulmadı. Ya da yeterince durulmadı. Bizim âdeta bütün hayatımız Ankara’da geçmişti, öyle büyük bir göç oldu ki, bugün Ankara ile ilişkimiz neredeyse kalmadı. Önceleri bir sürgün gibiydi, sonra tam anlamıyla bir göçe dönüştü. Bu arada yazarları ve şairleri de bu göçe katıldı. Ankara, bizim 1981’de Yarın dergisini yayımlamaya başladığımız yıl ve hemen ertesinde bir edebiyat şehri olarak da yaşıyordu. Çok ama çok önemli şairler ve yazarlar vardı orada, kendi kuşağımızdan yazar ve şairlerle de hep birlikteydik. Sonra herkes aynı göçe katıldı ve bugün Ankara kupkuru bir şehir.”

Ankara kupkuru falan değil!

12 Eylül 1980 faşizmini Ankara’yla özdeşleştirmek niye? Ankara faşizmle uyumlu olduğundan mı, "İkinci Cumhuriyetçi"lerin Ankara'dan çıkmadığından mı? İstanbul'un liboşlarının desteğiyle, son yirmi yıldır daha da azgınlaşan gerici saldırıya hâlâ kararlılıkla direndiğinden mi?

Gümüş’ün sözleri bununla da kalmıyor. “Ankara’nın ihaneti” gibi anlaşılmaz bir saçma tümce kuruyor.

Şu tümcesine katılırım: Yazarlığında Ankara’nın izi olmadığı kesindir, doğrudur!

“Çoktandır İstanbulluyum. Ankara’nın ihaneti ve kupkuru kalışı, onunla bütün ilişkimi bitirdi. Kendimi kültür olarak da İstanbullu sayıyorum. Yazarlığımda Ankaralılığımın bir izi olduğunu sanmıyorum. Düşünsel ve ruhsal olarak benim için bitmiş bir şehir Ankara.”

Semih Gümüş için Ankara bitince Ankara bitmiş oluyor demek ki! Bu ne özseverlik böyle!

Bir de Sevgi Soysal’dan söz etmiş ki Sevgi Soysal duysaydı, Gümüş’ün sanat ve bilimdışı, dayanaksız yargıları için nasıl tepki gösterirdi? Öngörmek güç değil…

Şu incilere bakar mısınız:

“Sizin hemen anlatabileceğiniz bir Ankara edebiyatı var mı? Biraz belirsiz, sis içinde gibi. Bazı romanlara konu olduğu kadar. Benim aklıma önce Sevgi Soysal gelir. Gençlik yıllarımızın aşkıdır Sevgi Soysal. Onu hatırlayınca bile gülümsüyordur yüzüm. Onun dışında Ankara edebiyatı değil de Ankara edebiyatçıları vardı, onlar da göç edip dağıldı.”

Ankara(da) edebiyatı yokmuş!

Böylesi bir yanlış sözü dillendirmek ancak Gümüş türü “eleştirmen”likle olanaklı. Orhan Veli Kanık, Melih Cevdet Anday, Cahit Külebi, Muzaffer İlhan Erdost, Enver Gökçe, Mehmet Kemal, Oğuz Tansel, Cahit Sıtkı Tarancı, Remzi İnanç, Ayla Kutlu, Ahmet Arif, Ali Yüce, Talip Apaydın, Mahmut Makal, Emin Özdemir, İlhan Berk, Ceyhun Atuf Kansu, Sevgi Soysal, Adnan Azar, Ahmet Telli, Ali Cengizkan, Işık Kansu, Ahmet Yıldız, Celal İlhan, İnci Gürbüzatik, Münevver Oğan…


 

Hangisini sayalım, yalnızca adlar kitaplar tutar.

Gümüş, Yarın dergisinden önce Ankara’da dergi yayımlanmamış gibi konuşuyor.

Yaprak dergisi Ankara’da çıkmadı mı?

Varlı dergisi bile ilkin Ankara'da yayınlanmadı mı?

Garip Akımını (Birinci Yeni) duymamış olamaz. Muzaffer Erdost’unadını verdiği ve kuramını, şiir düşününü belirlediği “İkinci Yeni Akımı” hangi kentimizde doğdu ve gelişti? Ankara değil mi? İkinci Yeni başlığıyla Son Havadis gazetesinin sanat sayfasında Erdost’un ilk yazısının ardından Pazar Postası’nda kuramsal yazıları gelişerek sürer. Giderek Cemal Süreya, Turgut Uyar, İlhan Berk, Tevfik Akdağ, Ali Püsküllüoğlu… adları Ankara’yla birlikte anılır.Püsküllüoğlu’nu anmışken, Türkiye’ye de Türkçeyi Ankara öğretir; öğrenmek istediği oranda doğallıkla İstanbul’a da… Ülkü, Papirüs, Türk Dili, Çağdaş Türk Dili, a, Damar, Bilim ve Sanat gibi dergiler yazınımıza damgasını vurmuş, yazarlar yetiştirmiş dergilerdir, Ankaralıdır. Ankara daha birçok başarıyı en baştan, kurulurken sağlamış, Türk Devriminin kentidir.

Eklemeliyim, aynı zamanda, yıllardır etkin durumdaki Ankara Aydınlığı Girişimi adlı ekin dayanışması sözcüsü olarak da vurguluyorum: Yazarı, ustayı konuk ederek, onun tanıklığında sanatı, yapıtları üzerine çalışmalar sunmak yöntemini İstanbul’a Ankara öğretmiştir. Evet, Ankara ile İstanbul’u yarıştırmak saçmalığını benimsemesem de bu kadar kesin belirtiyorum.

Ankara’dan pek anlayamadığımız “tuhaf” ilişkilerine katılmak amacıylabir başka yaşam biçimini seçmiş olabilirsin ama bu “yorgun siyasi”tavırları, Ankara’ya kara çalmalar niye?

Evet, kararlılıkla kınıyorum. Gümüş’ün bu sözleri kayda geçmiştir bir kez; ibret olsun!

Ne Elif Şafak, Orhan Pamuk övücüsü Semih Gümüş, ne bir başka kişi “Dağları, denizleri yarattım” çokbilmişliğiyle ahkâm kesmesin, Ankara ve Ankaralılarla ilgili hüküm vermesin.

Buna hakları da güçleri de yoktur. Ankara Türk Devriminin yoktan var edilmiş başkentidir, güzelim simgesidir.

Ankara’yı anlamak onları aşar.  “Yetmez ama evetçileri” hepten aşar!..


(Günay Güner'in yazısının tamamı için  www.ankarakecisi.com)