Savaşa sürükleniyoruz... Ne yapmalı / Ahmet Yıldız

Savaşa sürükleniyoruz... Ne yapmalı / Ahmet Yıldız

04 Ekim 2012 - 5337 kez okundu.

2003’de ülkemizi ziyaret eden ünlü ABD’li “darbe finansörü” “spekülatör” George Soros, -ki fena halde “darbe karşıtı!” olan Birikim yazarlarının da yönetici olduğu Açık Toplum Vakfı ve TESEV’in de finansörüdür- kendisinden Türkiye ile Arjantin’i karşılaştırmasını isteyenlere şu yanıtı vermişti: “Türkiye’nin Arjantin’den tek farkı stratejik pozisyonudur. Bu stratejik pozisyonuna bağlı olarak, Türkiye'nin en iyi ihracat ürünü de ordudur.” demişti.

 

*

 

Biz o yıllarda buna gülüp geçmiştik.

 

Yarı sömürge filan bir ülkeydik, üstelik bir “kriz”den yeni çıkmıştık, doğruydu, ama örneğin, % 45’in üzerinde ağırlıkta bir kamu iktisadımız vardı. 

 

TELECOM’umuz, TEKEL’imiz, ETİ maden şirketimiz, limanlarımız, kağıt fabrikalarımız, şeker fabrikalarımız, tarımımız, iyi kötü bir eğitim sistemimiz, bir hukuk sistemimiz, I. Dünya Savaşı’na boşu boşuna katılmak aptallığı gibi bir tarihsel bilincimiz filan vardı!

 

Yani üzerine bir şeyler inşa edeceğimiz bir altyapı kurmayı başarmıştık.

 

*

 

Şimdi Irak, Libya, Suriye gibi emperyalizmin açık işgal saldırısı altında var olma savaşı veren binlerce yıllık komşularımıza karşı değişen politikalarımıza baktığımızda görüyoruz ki bu adamlar boşuna konuşmuyorlar.

 

Kore’ye Türk askeri gönderildiği yıllarda da ABD Dışişleri Bakanı Dulles, Türk askerinin kendilerine maliyetinin “23 sent” olduğunu söylediğini çok çabuk unutmuştuk.

 

Emperyalizm, bir zamanların romantik devrimcilik dönemindeki gibi Laos’da, Vietnam’da, Latin Amerika’da filan değil. Füzesiyle, uçağıyla, tankıyla, topuyla, gazeteleriyle, satılık yazarlarıyla burnumuzun dibinde haltlar çeviriyor.

 

*

 

Soros konuştuktan sonra:

 

Önce Irak’la savaşmak için “Tezkere” getirdiler meclise, olmadı.

 

Bu kez askerin başına çuval geçirdiler.

 

Abra kadabrayla iktidar olmuş siyasal iktidarın yöneticileri, “Büyük devletler yapar böyle şeyler!”, “ Ne nota vermesi? Müzik notası mı bu?” dediler.

 

Aynı kişiler, önce TELECOM’u sattılar.

 

Peşinden TEKEL; tütün fabrikaları ve işçi aileleri toz oldu!

 

Peşinden maden arama ruhsatlarının tümü yabancıların eline geçti.

 

Kocaeli SEKA fabrikasını paramparça ettiler, yerine park yaptılar!

 

Şeker fabrikalarını, aklınıza gelecek irili ufaklı binlerce işletmeyi,  bu yoksul halkın dişiyle tırnağıyla biriktirdiği ne var ne yok piranha gibi yuttular.

 

Sekiz yıl içinde kamu iktisadı % 14’e düştü! (Bize, kapitalistin devleti, özeli olmaz, kapitalizm kapitalizmdir, sınırlar kalktı, diye vaaz veren Almanya, Fransa vs.'nin hala % 48-50 civarında!)

 

2002’de kredi kartlıların toplam 12 milyar lira olan kredi borcu 2012’de 320 milyar liraya çıktı!

 

Eğitim sistemimiz imam hatipleşti!

 

Yargı sizlere ömür!

 

Yabancı vakıflar, ajanlar Güneydoğu’da, Suriye sınırında cirit atıyor.

 

Aydın, duyarlı insanlarımıza ve gençlere yönelik tv ve gazeteleri Türkçe isimli yabancı vakıf yöneticileri yönetiyor. En önemli edebiyat dergimizin bile başyazarı şaibeli bir isim.

 

Böylece, dünyada, ülkede olup bitenlere duyarsız, üstelik çok şey bildiğini sanan ama hiç bir şey bilmeyen "andorid" kafalar yetiştirildi.

 

*

 

Ülkeyi yöneten bütün kurumları karanlık amaçlarına yönlendirmek için kıskaca aldılar.

 

Büyük bir hızla sömürge ekonomisi ve sömürge hukukuna “tabi” bir ülke olduk.

 

*

 

Sekiz yılda, Türkiye'nin kendi gücüyle hareket edebilecek tüm ekonomik/demokratik omurgası darmadağın edildi.

 

Şimdi ise “ihraç malı”mıza geldi sıra.

 

Siyasal iktidara, dünya egemenleri, -bir milletvekilinin TV’de söylediği tümcelerle- “Kocaman ülkeyi dikensiz gül bahçesi yaptık, verdik; yedin içtin; hadi artık bizim dediğimizi yap. Suriye’ye gir!” diye akla gelmeyecek baskılar yapıyorlar.

 

Öyle ki, salt “Suriye’nin savunma sistemini test etmek için” Suriye sınırında bir uçağımızın telsiz haberleşmesini kestiler; düşürttüler.

 

Bizi savaş tehlikesinin ortasına attılar.

 

*

 

Savaş istemiyoruz, gibi beylik laflar için değil bu yazı.

 

“Biz şair ve yazarlar ne yapalım,  yani?” sorusuna yanıt için de değil.

 

Nasıl bir dünyada, nasıl bir bölgede, nasıl bir zaman diliminde yaşadığımızı yazar ve şairlerimize anımsatmak yalnızca.

 

Bilinçli olmak; neler olup bittiğini bilmiyorsak sorular sorup öğrenmeye çalışmak; gerçek diye sunulan kalıp gerçekleri sorgulamak...

 

Lütfen. “Zeitgeist!”

 

Şimdilik!

 

Çünkü zamanın(ın) ötesini -üstelik- sezgileriyle görebilmek, biz yazar ve şairlerin işi...

 

Cahillik ve duyarsızlık bizi sanatçı olmaktan giderek uzaklaştırıyor.

 

 

 Ahmet Yıldız

 

Gerçekedebiyat.com