Savaşa Felsefeyle Bakmak / Mucize Özünal

Savaşa Felsefeyle Bakmak / Mucize Özünal

13 Eylül 2017 - 1093 kez okundu.





Heraklitos, “Savaş her şeyin babasıdır kimini köle kimini kral yapar.” diyor.

O zaman felsefenin sorusuyla soralım: Savaş nedir? 

Kısaca yanıtlarsak, savaş bir tarafın öteki tarafa iradesini kabul ettirmesidir.  

Atik yunanda ünlü oyun yazarı AristofanesBarış adlı eserinde diyor ki, “Bu gemiler bu limanda oldukça, tapınaklar da orada durdukça savaşlar bitmez."

Neden?

Çünkü hazineler tapınaklarda saklanıyor ve gemiler o hazineyi korumak için var. Bu öngörü kısa bir zaman sonra gümüş madenleri için çıkan Atina-Pers savaşlarıyla doğrulandı.

Platon, savaşın teklerin hayatında olduğu gibi toplum hayatında da kötülüklerin kaynağı olan şeyden kaynaklandığını söylüyor: Aç gözlülükten!

Platon, savaşın nedenini böyle açıklarken orduyu bir saldırı, şiddet unsuru olarak değil koruyucu bir unsur olarak tanımlayıp kurgulamaktadır.

Qui desiderat pacem Praeparet bellum! “Barış istiyorsan savaşa hazır ol" sözündeki önlem önerisi de koruyucu orduyu amaçlamaktadır.

Barışın olduğu yerde şiddet vardır, dayatma vardır. Hegemonya arzusu “haklı savaş“ söylemini yaratır. Bunun arkasında toprak talebi, yahut din savaşları, yahut ideolojik nedenler varmış gibi gösterilse de hepsinin temel nedeni ekonomiktir.

Turuvadaki Agamemnon, bütün yağmacılar gibi ihtiraslarının kölesi bir yağmacıdır. İmparatorlukların savaşları klasik orduların savaşlarıdır. Amerikan iç savaşı, Kırım savaşı, modern savaşlar, Birinci Dünya Savaşına kadar durum budur.

Savaş devletin tekelindeki şiddettir.

Genel olarak çoğunluğun iradesini arkasına alır. Demokrasi cahil çoğunluğun azınlık üzerindeki hakimiyetidir diyen Aristoteles'i de burada analım. Savaşın amacı boyun eğdirme, aracı şiddet, ama ölümüne şiddettir.

Savaşta adalet var mıdır varsa bu nasıl bir adalettir? Üniformalı adamı belli kurallara bağlı olarak öldürebilirsin. Esirlere de kurallara uygun davranacaksın. Geri kalan ise sadece insandır. Savaş dilinde ise homo saccara, kutsal insan artık insan değildir. Ona her şeyi yapabilirsin.Bunun için savaşı sözde haklı savaş olarak ilan edebilirsin. (...)

O zaman haklı savaş nedir? Siyaset felsefesi,  baskıya,sömürüye, emperyalizime karşı savaş haklı savaştır diyor.  “Vatan tehlikeye düşmedikçe savaş bir cinayettir."

Bu sözüyle yaşamı cephelerde geçmiş, zaferler kazanmış komutan nereden neye bakıyor? Savaşa insandan ve insan olarak bakan bir askerin tanımıdır bu. Çünkü, bir Roma komutanı Publius Syrus'un dediği gibi,  “Başkasının emriyle ölen iki kere ölür."

Günümüz dünyasına gelince, Kantın Ebedi barış hayali ebedi savaş hali oldu.Kısaca geçen yüzyılın başını şöyle bir anımsayalım:

-1899 Bokser Ayaklanması. Yabancıları Çinden çıkarmak için.

-1905 Rus devrimi

-1910 Meksika devrimi

-1917 Sovyet devrimi

-1914 Avusturyanın Sırbistanı işgali.

-1918  Çanakkale ve Türklerin Kurtuluş savaşı

-1917 Kızıl ordu ve Beyaz ordu savaşı

-1918 Irlanda kurtuluş savaşı sonu

-1923Rus iç savaşı tam olarak bitiyor v e S S C B kuruluyor

-1927 Çin iç savaşı Nasyonal sosyalist parti ile CKP arasında

-1929 Borsanın çöküşü büyük kriz

-1936 İspanyada iç savaş .Polanyanın Nazilerce işgali.

-1941 Pearl Harboor

- 6.Haziran 1944 Normandia çıkartması

- 1945 Atom bombası.

Daha yüz yılı yarılamadık .Ve bunlar ilk anımsadıklarımız. “Ebedi Barış" hayal olmuştur. Liberal devletler kendilerini uygar olarak takdim ederek ötekilere haddini bildireceklerdir. Batılılar 1815 -1914 arasındaki zamana barış zamanı derler.

Çünkü onara göre Fransa İngiltere Rusya arasında savaş yoksa barış var demektir. Onlar için sömürge saldırı savaşları savaş değildir. Medeniyet götürme eylemidir! İkinci savaştan sonra liberaller yani yayılmacı devletler savaşı kendi ülkeleri dışına sürme gayreti içine düştüler. Bunlara da savaş değil haddini bildirme dediler.

Günümüzde kapitalizm artık  sömürgeciliğin ve yayılmacılığın temeli olarak görülmektedir. Yugoslavya daki vahşetle birlikte artık savaşın devletlerin tekelinden çıktığını, ölümüne şiddet kullanma erkinin çok uluslu şirketlerin eline geçtiğini görmekteyiz.

Ulus devletlerin ufalanması, çocuk askerler, insansız hava araçları bu olguya eşlik etmekte.

Yeni savaşın temel amacı yıkım yapmaktır.

Ve bu yıkımı en az maliyetle yapmak.!

Artık şirketlerin elindeki bu şiddet kullanma tekeli askerlerden daha çok sivillerin öldürülmesine odaklanmıştır. Verilen rakamlar on askere karşı ortalama doksan sivilin katledildiğidir. Az maliyetle büyük yıkım stratejisi meşru liberal bir devlet olan Yugoslavya da kapitalizmin krizini aşma yöntemi olarak kullanıldı. Uygulandı. Eski sosyalist geleneklerin kısmen devam ettiği Yugoslavya'daki bu saldırıya Habermas gibi kimi filozoflar “Medeniyet savaşı" dediler!

Bunu söyleyenlerden bazıları sonradan öz eleştirilerini yaptılar. Fukuyama gibi. Kimileri de Habermas gibi yapmadı. Yugoslavların meşru devleti barbar olarak görüldü. Artık sözde haklı neden  söylemi de ortadan kalktı.Medeniyet savaşı artık olanı yok etme saldırısı olarak görülmektedir.Terör örgütü yaratmak medeniyet (!) savaşının ana aracıdır.

Terör örgütlerine şirinlik yapmak hiçbir zaman bu günkü kadar tehlikeli olmadı. Ruanda Afganistan Irak Somali Haiti Bosna gibi ülkelerde yaratılan terör milisleri artık hiçbir savaş kuralının, savaş hukukun uygulanamayacağı savaş alanları değil, terör alanları oldu.

Etikle savaşa karşı durulmaz diyenler de var, dünyanın çeşitli ülkelerinde ABD üsleri oldukça adalet yoktur diyenler de.

Medeniyet savaşı adı altındaki Pax Amerikanoya karşı bu gün Suriyedeki terörize edilmiş eylemler anti emperyalist özellikte değildir.

Tam bağımsızlık savaşları uluslaşmanın göstergesidir. Buralarda ise  ırkçı mezhepci dinci sürüler vardır. Irçılıkla mezezhepcilikle örgütlenmiş bu paralı askerlerin ele geçirdiği bölgelerde şiddet değil vahşet var.
Dünya kapitalizminin niteliği sürekli istikrarsızlık sürekli krizdir. Sürekli istikrarsızlık, sürekli kriz dünya kapitalizminin derdine derman olarak ileri sürülmüşken mültecilik, bu ucuz yıkımla krizi aşma hesaplarını bozmuş görülüyor. (Zor oyunu bozar!)

Günümüz savaşları küresel kapitalizmin az maliyetle savaşlarıdır. Yığınların yağma amacıyla boğazlaşmasında dost düşman ilişkisi bittiğinden, düşmanın hakkı hukuku yoktur. Yerle bir etmenin maliyeti az, imarın karı çoktur. Artık bu dünyaya hakim olan gladyo mafya düzenidir.
 
SAVAŞ ÜZERİNE BİLİNÇLENME ve TARİH

Savaş üzerine bilinçlenme insanı tarihle karşılaştırır. İ Ö 6500-5500 yıllara tarihlenen Konya yöresinde Çatalhöyük kazılarında çıkarılan yüzlerce iskeletin hiç birinde şiddete dayalı ölüm belirtisine rastlanmamıştır. 

Burada barışçıl bir yaşam sürdürüldüğü düşünülmektedir. Bu antropolojik bulgular, budunbilim verileri toplum yapısında kadının değil, annenin oynadığı temel eylemin etkili olduğunu düşündürmektedir. 
Dinsel güncel yaşamda analık kültünün belirleyici olması bize savaşın bir zorunluluk olmadığını göstermektedir. Savaş bilinçli bir seçimdir.  

Savaş yapay bir olgudur. Vietnam savaşı sırasında Johonson “Vietnam savaşı Amerikan halkına refah getirecektir.” demişti. getirdiği şey, Amerika'nın yoksul çocuklarının cesetleriyle büyük ekonomik yıkım oldu.  Her zaman olduğu gibi savaş zenginleri daha zengin yoksulları daha yoksul yaptı.
 
FELSEFENİN SORUSU: SAVAŞ NEDİR?

Şimdi felsefenin sorusunu bur kez daha soralım. Savaş nedir?

Bu soruya verilecek yanıt tektir: Savaş bir araçtır. Bu aracı olumlu olarak da olumsuz olarak da kullanabilirsiniz. Cehaletle savaş gericilikle savaşta savaş insanlık değer ve ideallerini gerçekleştirmeye yönelmiş bir araçtır. Savaşın bizatihi amaç olarak tanımlanması olanaksızdır. İnsana insanlığa evrensel insan değerlerine karşıdır. Aracı amaç haline getirdiğiniz zaman amaç ortadan kalkar. İnancın her türünü sermaye yaptığınızda inancın ortadan kalkması gibi

Uygar yaşam, savaşı ortadan kaldırmak için oluşturulmuştur. Tomhas Hobbes'in Rousseau'nun Toplumsal Sözleşme kavramları buna dayanmaktadır. Çünkü doğal durum savaştır. Savaşta tek tek özgün nitelik olan varlıklar nicelik durumuna indirgenmektedir. 

Günümüzde  mahşerin dört atlısı politika, ekonomi, teknoloji  ve savaştır. Bunlar bilimi eğitimi dini ahlaki kısaca insan için değerli olan ne varsa onları kendi amaçları için araçlaştırarak kullanmaktadırlar.
Peki insan niçin savaşmaktadır?  
 
İnsanın niçin savaştığının yanıtı onun biyolojik doğasında değil toplumsal doğasında aranmalıdır.

Şurası açıktır: Toplumsal doğa biyolojik doğa gibi kalıtsal değildir. Savaş ve saldırganlığı dikkatle ayırmak gerekir. Saldırganlık organik canlıların davranış tarzıdır. İnsan toplumsal bir varlık olarak hep yapıp etmeler içindedir. İnsan yapıp etmelerinden belli olur. İnsanın eylemi düşünmeye dayalı bir etkinliktir.

Düşünme ile başlar amaçla sonuçlanır. Bu nedenle toplumsal bir öldürme eylemi olan savaş saldırganlıkla açıklanamaz. Saldırganlık organik bir davranış tarzıdır. (Bir CİA görevlisinin Ortadoğuda savaşanlara verdiği adı anımsayalım: Bioslar... Yalnızca bu bile ortada savaş değil tasarlanıp planlanmış cinayetin varlığını  doğrular.)

İdeolojik açıklamalar, yani tarımsal gelişmenin, değiştokuş, mülkiyet gibi ekonomik olgularla savaşı açıklamalarında sınıf çelişkisinin insanın doğayla olan savaşımı sonunda birbiriyle savaşmaya yöneldiğini söylemekte, insanın kendi türüne karşı savaşının nedenini mülkiyet ilişkilerinde görmektedirler. Kuşkusuz bunlarda gerçeklik payı vardır.

Ama gerçeği bütünsel olarak açıklamada başka bilgilere de gereksinim vardır.
 
FELSEFİ BİLGİNİN AMACI

Felsefi bilginin amacı değişen dünya koşulları arasında değişmeyenin bilgisine ulaşmaktır. Bunun aracı da kavramsallaştırmadır. Bu noktada ekonomiden sosyolojiden psikolojiden ayrılır. Ama ona hizmet etmekten de geri durmaz. Onların bilimlerin ihtiyacı olan kavramları felsefe oluşturur onlara sunar.

Onun için  bütün bilimler felsefenin kızlarıdır. Onların çeyizlerini felsefe hazırlar.

Doğru bilgiye ancak doğru düşünce ile ulaşılabilir. Hakikat keşfedilecek bir şey değildir. Hakikat bilgidir. Hakikati bilgi ile değerlendirmek gerekir. Görece değildir hakikat. Yani herkesin hakikati kendine göre değildir.

Sürekli Barış ideali antik dönemden beri filozofların ilgisini çekmiştir. Kuşkusuz  burada ilk akla gelen 1795 yılında Emanuel Kant'ın yayınladığı Sürekli Barış Üstüne Felsefi Bir Deneme metnidir.

Bu metnin ayrıntılarına girmeden önce giriş paragrafını ki bu tümce bir sayfadır, anmak isterim.

Bu uzun tümcede Kant özetle şöyle diyor: “Politikacılar siyaset felsefesi kuramcılarını bilgiçler olarak görür, onların kuramsal görüşlerinde kendi görüşlerine aykırılıklar görürler vee bu felsefece düşünüşleri devlete karşı işlenmiş suç sayarlarsa kendilerini karalarlar."

Bundan anlıyoruz ki Kant bir tehlikeyi göze alarak yazmaktadır. Burada konumuz bağlamında alıntılarla yetineceğiz.

Kant  birici bölümde devletler arasında sürekli barışın ön koşullarını ortaya koyuyor .Bu koşullar şunlar:

* İçinde gizli bir savaş nedeni bulunan hiçbir antlaşmayı imzalama. (Bizim Nato antlaşmasını düşünün) Kant da sanki bunu düşünmüş gibi devletlere şunu öneriyor. Ortak olmayan bir düşmana karşı kullanılmak üzere devletler askerlerini bir başka devletin buyruğuna vermemeli.

* Sürekli ordular zamanla bütünüyle ortadan kalkmalıdır. (Burada da önemli bir şeye işaret ediyor paralı askerliğin insanlıkla bağdaşmayacağını söylüyor.)

*  Devlet, hem içte hem dışta borçlanmamalıdır.

* Hiçbir devlet başka bir devletin anayasasına, hükümetine zor kullanarak karışmamalıdır.

* Hiçbir devlet savaş süresinde barışı engelleyecek yollara baş vurmamalıdır. Kant bu bölümde böylece günümüzdeki imha savaşlarını barışı engelleyen eylemlerin içinde sayıyor.

* Her devletin sivil anayasası cumhuriyetçi olmalıdır. Yazıldığı tarihte 1795  de cumhuriyetçi olmanın tehlikelerini anımsayınız.

Kant sürekli barış konusunda ahlakla politika arasında karşıtlığa da son bölümde yer veriyor. Burada politikayı uygulamalı hukuk, hukukun da ahlakla uyum içinde olmasını söyledikten sonra, politikanın “Yılanlar gibi sakıngan ihtiyatlı“ Ahlakın da “kumrular gibi saf" olduğunu, dürüstlüğün en yetkin politik eylem olduğunu söylüyor. (Yani bizimkileri ve dünyadaki politikacıları tanımlıyor!)

*Devletler arası hukukta kimi hukukçuların adalet için değil politikacılar için hukuk ürettiğin söylüyor. 
Politikacılar için hukuk üretenlerin yaptıkları şunlardır:

- Önce yap sonra mazeret bul, olmadı özür dile.

- Ne yapmışsan inkar et.

- Böl yönet ayır buyur

"Hukuku çiğneyen bu hukukçulara karşı politika, etik önünde yani insan ve değerleri önünde dize gelmelidir. Çünkü politika ahlakla birleştiği zaman parlak bir ışık olacaktır." diyor Kant.

Burada Kant aslında Aristoteles'e bir saygı duruşunda bulunuyor.  

Evet savaş bir amaç değil araçtır.

Ve  Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün değdi gibi “Anavatan tehlikeye düşmedikçe savaş bir cinayettir...“
 
Mucize Özünal
GERCEKEDEBİYAT.COM